Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Biontech’in kurucuları ve ortakları olan Özlem Türeci ve Uğur Şahin’le görüşeceğini açıklarken “Uğur Bey ve eşi" dedi.

Herkes haklı olarak kızdı.

Bu kadınlara karşı genel bir haksızlıktır.

Kadını küçük düşüren ve eşinin mütemmim cüzü olarak gören bir anlayıştır.

Kadının hiçbir özelliğinin olmadığı, sadece ve sadece eşinin makamı ya da konumu üzerinden değer kazandığı ve eşinin durumu dolayısıyla önemsendiği hallerde böyle bir söylem kullanmak dahi kabul edilemez bir durumken, Özlem Türeci gibi Almanya’da çeyrek asırdır bilimsel araştırmalar yapan, Almanya’nın en büyük tıp ödüllerini Özlem Türeci olarak kazanmış birinden “Uğur Bey’in eşi” diye bahsetmek biraz garip  olmuştur.

Üstelik de muhtemelen Biontceh’in tüm buluşlarında muhtemelen asıl başrolde olan Özlem Türeci olmalıdır.

Çünkü şirketin “CMO”su Özlem Türeci’dir.

CMO’dakı M ve O harfleri Malzeme Ofisinin değil, “Medical Officer”ın kısaltmasıdır.

Yani Biontech’in tıbbi tarafından Özlem Türeci sorumludur.

Birinin hanımı değil, bilim insanıdır

Belki de doğrusu Özlem Hanım ve eşi ile görüşülecek olmasıdır.

Düşmanlarımızı mutsuz etmenin en iyi yolunun başarmak olduğunu anladığımız zaman.

Türkiye sınırlarından içeri girmek isteyenler arasında sadece vatandaşlarına güçlük çıkaran tek ülkenin Türkiye olduğunu söylesem ne dersiniz?

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak yurt dışından elinizde pasaportunuzla Türkiye’ye gelin.

İster karadan, ister denizden, ister havadan fark etmez.

Sınır kapısına geldiğinizde bir polise pasaportunuzu uzatırsınız, pasaporta bakar, uzun uzun sayfalarını karıştırır, önündeki bilgisayara adınızı ve vatandaşlık numaranızı yazar, hakkınızda bir arama, bir tutuklama emri olup olmadığına, aranıp aranmadığınıza, asker kaçağı olup olmadığınıza bakar. (Eskiden vergi borcunuza da bakarlardı ama artık o kalktı.)

Sonra yüzünüzü bir süzer. Pasaporttaki fotoğrafla karşılaştırır.

Bir daha size ve pasaporta uzun uzun bakar.

Bu arada siz gergin bir biçimde bekler, görevlinin yüzüne bakarsınız.

Sonra eline mührü alır, sert bir biçimde pasaportun sayfasına basar ve pasaportu size uzatır.

Pasaportunuzu alır ve ülkenize girersiniz.

Tabii tüm bunlar Türk vatandaşları için geçerlidir.

Yok eğer Irak, Suriye, İran sınırlarından gelen Afganlı, Iraklı, Suriyeli, Afrika’nın herhangi bir ülkesi vatandaşı iseniz tüm bunların hiçbirini yaşamazsınız.

Sınırdan elinizi kolunuzu sallayarak girersiniz.

Türkiye’nin dört bir yanına dağılabilirsiniz, İstanbul’a kadar gelirsiniz, gittiğiniz yerde yurttaşlarınızı bulup onlarla bir getto kurabilirsiniz, orada Türkiye’nin değil yasalarınıza, kendi örfünüze göre yaşayabilirsiniz.

Bırakın rahatça ülkeye girmeyi girdikten sonra da kimse size soru sormaz.

Vergi ödemezsiniz, hesap vermezsiniz, hatta suça bulaşsanız bile size pek ses çıkaran olmaz.

Durum tam da budur.

Şimdi yine Afganistan’dan bir mülteci akını başlamış Türkiye’ye.

Her gün yüzlercesi, belki binlercesi İran üzerinden gelip Van’dan içeri giriyor.

Hadi Suriye, Irak komşumuz.

Afganistan dediğin Kabil’den gelseler 3 bin kilometre.

Şaka değil. İstanbul’dan Van’a olan mesafenin iki katı neredeyse.

Hadi sınıra yakın yerden gelsinler, Herat’tan geliyorlar desek 2 bin 100 kilometre.

Hadi diyelim ki, ülkelerindeki Taliban’dan kaçıyorlar.

Ulan arada koskoca İran var.

Hiçbiri İran’da kalmıyor.

Transit Türkiye.

Ülkende canın tehlikedeyse koşup, komşuna sığınırsın değil mi!

Ne işin var bu sıcakta 2000 kilometre daha yol tepiyorsun.

Çünkü İran enayi değil.

Tutar mı ülkesinde onca insanı.

Basar mı bağrına “Din kardeşim” diye.

Çünkü İran Devleti, “Geçeceksen gel” diyor alıyor sınırdan içeri, atıyor Türkiye’nin başına.

Biliyor ki, Türkiye’ye atom bombası atsa uzun vadede bu kadar zarar veremez.

Ha babam yolluyor herkesi.

7 milyon civarında mültecimiz vardı 8’e doğru gideriz inşallah.

Göç İdaresi Başkanı da televizyona çıkıp bu rezaleti “Ama gelenler kaliteli Afgan” diyerek savunmak zorunda kalıyor.

Suç onda değil ki, ne yapsın adamcağız.

Şimdi ben bunları söyledim diye faşist olacağım, bunu savunanlar ise vicdanlı.

Şuursuzca mülteci kabul etmeyen yüzlerce ülke vicdansız.

İyi de madem bu kadar vicdanınız var biraz da kendi vatandaşınıza karşı vicdanlı olun be kardeşim.

3 kuruşa çalışan Afgan’a, Suriyeli’ye işini kaptırdığı için aç kalan, çöpten beslenen kendi vatandaşınıza karşı.

Hakkını aramak isteyen öğrencinize, öğretim üyenize karşı vicdanlı olun.

Ele vicdanlı olduğunuz kadar eve vicdanlı olun.

NOT: Bu arada bayram tatili için ülkelerine giden Suriyeli mültecilerden bir ricam var.

Gelirken Şam’daki Semiramis’den tatlı getirin.

Fatih’te satarsınız.

Ben de gelir alırım.

Habertürk gazetesi 1 Mart 2009 günü yayına başladı.

Münevver Karabulut, 3 Mart 2009 günü testere ile kesilerek, Bahçeşehir’de bir villada öldürüldü, cesedi Etiler’de bir çöp tenekesine atıldı.

Katili Cem Garipoğlu kaçmıştı ve bir türlü bulunamıyordu.

Kimsenin de önemsediği yoktu.

Zengin çocuk, gariban bir kızı öldürmüştü.

Zengin uzun süre saklanacak, sonunda konu unutulacaktı.

Ama öyle olmadı. Habertürk gazetesi katil zanlısı Garipoğlu’nun yakalanması için ciddi bir kampanya yürüttü.

Cem Garipoğlu da 197 gün sonra yakalandı.

Mahkum oldu.

Birkaç yıl sonra da cezaevinde intihar etti. En azından biz öyle biliyoruz.

Bu cinayetin aydınlatılması ve katilin cezalandırılması için büyük çaba sarfeden biri olarak bu cinayet üzerine çok düşündüm.

Bir çocuğun, bir aileyi nasıl mahvettiğini, cani bir evladın bir soyadını nasıl lekelediğini anlamaya çalıştım.

Garipoğlu Ailesinin fertlerinin, Cem Garipoğlu yüzünden mağdur olduğunu zannettim yıllar boyunca.

Meğer durum tam tersi imiş.

Bu aile yapısı bir cani çıkarmış, onu anlıyorum şimdi.

Çünkü hiçbir normal aile oğullarının bir genç kızı üzerinde doğradığı, üzerinde hala kan lekeleri duran koltuğu değil 12 yıl 1 gün bile evinde saklamaz.

Hiçbir normal aile 12 yıl sonra kan lekeleri hala görülebilen o koltuğun üzerinde ailece mutluluk pozu vermez.

Hiçbir normal aile o koltuk üzerindeki bu pozu sosyal medyadan marifetmiş gibi paylaşmaz.

Aradan 12 yıl geçtikten sonra anlıyorum ki, Cem Garipoğlu ailesini mağdur etmemiş.

Cem Garipoğlu bu ailenin bir sonucu imiş.

Aile Cem Garipoğlu’nu üretmiş.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank Türkiye’nin uçan otomobil konusunda dünya lideri olacağını söyledi birkaç gün önce.

Ağzımı açıp tek kelime etmedim.

Çünkü hayal etmenin, hedef koymanın önemli olduğunu düşünürüm.

Gerçi ayağı yere basmayan hayallerle ilgili Namık Kemal’e atfedilen güzel bir cümle vardır ama ben yine de “Hayal”e inanırım.

Hatta “Sayın Bakan bu güzel bir hayal ve kulağa hoş gelen bir hedef ama biz daha yerde yürüyenini yapamadık. Tüm bunlar elbette olur fakat öncelikle bilime önem vermeliyiz, temel bilimleri yüceltmeliyiz ve hepsinden daha önemlisi de liyakat olmadan bu işler olmaz. Kanunların etrafından torpille aşarsınız ama Fizik kanunlarını torpille değiştiremezsiniz” diye yazacaktım ama vazgeçtim.

“Ulan ne münafık herif” demesinler diye.

Ama Prof. Dr. Naci Görür susmadı ve hiçbir kötü cümle söylemeden sadece “ARGE ve okuma alışkanlığı olmayan bir ülkede bu iş nasıl olacak” diye sordu.

Ben Naci Hocama tam olarak katılmadım açıkçası.

Liyakate önem verirseniz yine de olabilir.

Zor olur, dışa bağımlı olur ama olur.

İHA’larda olduğu gibi.

Bakan Varank ise Naci Görür’e “Çürümüş zihniyetin temsilcisi” diye hakaret ederek yanıt verdi.

Varank, kendisi ya da bakanlığı ile ilgili her türlü eleştiri hatta öneriye hakaretle karşılık veriyor.

Ben de bundan birkaç kez nasibimi aldım.

Oysa Sağlık Bakanı Koca’yı örnek alsa.

Eleştiriye karşı hakaretle bir yere varılmıyor ve kimse utandırılmıyor.

En iyi yanıt icraatla oluyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • yahyaozal 2 ay önce İyi ki varsınız
    CEVAPLA
  • mcw123 2 ay önce 10/10
    CEVAPLA
  • mcw123 2 ay önce 10/10
    CEVAPLA
0:00 / 0:00