BİRKAÇ gündür yeni bir tartışma konumuz var: “Hangisi daha kötüdür; hırsızlık mı yoksa yolsuzluk mu?” Ulemadan bazısı, yolsuzluğun hırsızlık kadar kötü olmadığı görüşündeymiş...

Acaba?

Kuşkumun sebebi, iki kötülük arasındaki mahiyet farkının görme özürlüler tarafından bile görülecek kadar açık oluşu. Sonuçta, “hırsız” dediğimiz kişi, birinden veya birkaç kişiden para veya mal aşırır; “yolsuzluk” yapanın konumu sayesinde edindiği güçle elde ettiği kirli paranın maddi zararı ise bütün millete yayılır...

Fakir fukaraya, garip gurebaya, yetime ve öksüze de...

Emniyeti suiistimal eder yolsuzluk yapan, vatandaşların devlete saygısını zedeler...

Geçtiğimiz bir yılı dört bakanla ilgili “yolsuzluk” iddialarının merkezinde yer aldığı tartışmalarla geçirdik. Son bir yıla damgasını vuran AK Parti-Cemaat kavgasının temelinde de o iddialar yatıyor. Gün geçmiyor ki, yabancı gazetelerde, Türkiye’nin “yolsuzlukla malul” bir ülke olduğuna dair haberler çıkmasın...

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Türkiye’nin yolsuzluk skalasındaki yerinin 11 basamak birden tırmandığını duyuralı çok olmadı.

İktidarda dini hassasiyetleri yüksek bir kadronun yönlendirdiği bir parti olduğu için bu görüntü garipseniyor. Garipseyenler haklılar; çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara biraz da “Bunlar temiz” kanaati sayesinde geldi. O şöhretin lekelenmesi sadece AK Parti’ye değil, onu yöneten kadronun şahsında temsil edilen inanç sistemine de zarar veriyor.

Siyasi açıdan da konu her geçen gün daha önem kazanıyor; özellikle seçime şunun şurasında yedi ay gibi kısa bir zaman kalmışken...

Anavatan Partisi’nin geçmişte başına geleni biliyorsunuzdur, ama ben yine de hatırlatayım: İktidarının daha ilk yılında, en güvendiği bakanlardan birinin “rüşvet” aldığını, peşine bir danışmanını takarak, bizzat Turgut Özal ortaya çıkarmıştı. Ancak 1991 seçimlerine, ANAP, Yunanistan’da ortaya çıkarılmış Koskotas isimli bir bakanın yolsuzluklarından ilham alan muhalefetin “Koskotas dosyaları” yaygarası eşliğinde gitti.

Ve “Alternatifim yok” havalarındaki ANAP, kısa süre önce yapılan referandumda halkın yarısının “Siyasi yasakları devam etsin” yolunda oy kullandığı eski politikacılar karşısında seçimi kaybetti...

Yolsuzluk konusu bizim toplumun hassasiyet alanına girer...

Elbette AK Parti ANAP değil; ancak unutmayalım ki, 1991 seçimleri öncesinde muhalefetin miting meydanlarında salladığı sözde “Koskotas dosyaları”nın içleri boş çıkmıştı. Boş iddialar bile kamuoyunu etkilemeye yetiyor.

Siyasilerin aynı sıraları paylaştıkları arkadaşlarını Yüce Divan’a sevk etmekte zorlanmaları normal. Bu biraz da Yüce Divan isminin ürküntüsünden... Yüce Divan’a sevk edilmek “suçluluğun kesinleşmesi” gibi algılanıyor; oysa Yüce Divan siyasilerin yargılandıkları bir mahkeme, o kadar... Bugüne kadar Yüce Divan’a gidip de mahkûm olmayanların sayısı, mahkûm olanlardan fazla...

Meclis’in nihai kararı bakanların Yüce Divan’a gönderilmesi yönünde olursa, yargılanacak eski bakanların, beraat ederek üzerlerine düşürülmek istenen şaibelerden kurtulmaları da pekâlâ mümkündür. Onlar da bunu arzu ediyordur zaten.

Türkiye “temiz siyaset” beklentisiyle AK Parti’yi iktidara taşıdı. Son iki seçimde kullandığı oylar, AK Parti seçmeninin kirlilik iddialarına inanmadığını gösteriyor; ancak muhalefetin konuyu sürekli sıcak tutması ve iddialarla ilgili yargı yolunun bir türlü açılmaması, dış medya ve kamuoylarının da tartışmaya katılması, son zamanlarda bir tavır değişikliğine yol açmışa benziyor.

Meclis Komisyonu karar vermede zorlandı ve kararı ertelediyse, sebebi, bu yazının içinde var.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!