Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Bugün tam 33 gün oldu. 33 gündür evden sadece iki kez ayrıldım. Yüzüm gözüm kapalı, altı üstü ekmek almak için çıktığım, yaşamla ölüm arasında, hayatımın en uzun iki yolculuğu...
Marketten eve dönüş yolculuğumun, Odisseus’un Truva Savaşı sonrası İthaka’ya, evine, dönmek için çıktığı yolculuktan bile daha destansı olduğuna yemin edebilirim.
Topu topu 5 dakikalık o yolda zihnimden geçenlerin yanında Leopold Bloom’un kafasının içinde dönüp duran düşüncelerin incir çekirdeğini bile dolduramayacağını adım gibi biliyorum.
Şu ahir ömrümde 5 kıtanın kaldırımlarını adımlayan ayaklarım, hiçbir yerden eve dönmeye bu kadar can atmamıştır sanırım. Her yolculuğumun eninde sonunda bittiği yere, evime, dönmek hiçbir zaman bu kadar mutlu etmemiştir beni... Son alışverişten sonra, elimde birkaç kilo domates, salatalık, peynir, zeytin, ekmek dolu poşetlerle kapıdan girdiğim an önemli olanın çıkılan yolculuklar, gidilen yerler, değil dönülen yer olduğunu düşünüyordum. ‘Home where the heart is...’ diyen Elvis Presley kusura bakmasın şu karantina günlerinde ‘koca bir hayatı sığdırdığım’ evimin kalbimin olduğu yer değil de bilmem ne sokağı bilmem kaç numara gibi bir açık adresi olmasını tercih ediyorum.


DÜNYANIN EN GÜZEL GÖNÜLLÜ KARANTİNASI


Bundan 450 yıl önce şatosunun bir kulesindeki odaya kendisini kapatıp, 10 yıl boyunca orada kitaplarıyla baş başa kalarak, ‘gönüllü karantina’ların en muhteşemini yaşayan Montaigne gibi ben de bir aydır beni sarıp sarmalayan evimin içinde kendime bir ‘arka oda’ yarattım. Ara sıra çiftliğinin ya da bazı resmi görevlerinin gereği çıktığı kısa yolculuklardan sonra can havliyle kendisini attığı ‘arka odası’nda, kitaplarıyla dünyayı dolaşan “blogger’ların atası” Montaigne gibi ben de birkaç haftadır evimin içinde kendime oluşturduğum ‘arka odam’da uzun yolculuklara çıkarak geçiriyorum zamanımın çoğunu.
Gitmenin değil dönmenin vereceği mutlulukla, elimde telefonum, uzandığım yerden daha önce hiç gitmediğim, görmediğim yerlerde dere tepe geziyorum...
Bu plansız, programsız seyahatlerimden birinde, önceki akşam, yolum dünyanın en küçük ormanına düştü mesela.

 

EVRENİN SIRRI NÖTRİNOLARDA MI GİZLİ?


Kainatın tam merkezinde yer alan koltuğumda uzanmış, ışık hızına çok yakın bir hızda hareket eden, sıfıra yakın mini minnacık bir kütleye sahip, maddenin içinden bir hayalet gibi geçip giden ve saniyede 100 trilyondan fazlası vücudumuzda dolaşan nötrinoların evrenin nasıl oluştuğuna dair sırrı açıklayacak bilgiye sahip olabileceğiyle ilgili bir yazıyı okurken birden bu sırrı öğrenmeye olan hevesim beni terk etti!
Zaten hevesimle ilişkimiz hep pamuk ipliğine bağlı olmuştur. Yapmam için beni gaza getirdiği işlere başlamadan ya da tam işin ortasında başını alıp gitmesi ilk değil.
Bu sefer de öyle oldu; “Nötrinolar çok acayip evrenin nasıl var olduğunu mutlaka öğrenmelisin” diye kafamın etini yiyip daha ilk paragrafta nasıl oluştuğu beni zerre ilgilendirmeyen bu evrende bir başıma bırakıp gidiverdi işte!
Alice’in beyaz tavşanını peşinden bir deliğe yuvarlanması gibi ben de hevesimin ardı sıra elimdeki telefonun ekranı üzerinde parmaklarımı gezdirirken on binlerce kilometre ötede bir ormanın içine düştüm birden.
Altı üstü 33 ağaçtan oluşan ufacık bir orman!


AMERİKA’NIN EN KÜÇÜK MİLLİ ORMANI


Kendi gönüllü karantinamızda ‘bir ağaç gibi tek ve hür’ yaşayıp gittiğimiz şu günlerde Alaska açıklarındaki Adak Adası’nda dünyanın bütün ormanlarıyla arasına binlerce kilometrelik ‘sosyal mesafe’ koymuş kendi halinde 33 ağaç; uzaktan bir çalılık gibi görünen Amerikan’ın en küçük milli ormanı...
1943’te İkinci Dünya Savaşı’nda Japon donanmasına karşı adaya konuşlanan 6 bin kişilik bir birliği Noel zamanı neşelendirmek için dikilen ilk ağacın ardından 2 yılda 33 ağaçlık ‘dev’ bir ormana dönüşen ‘Adak Milli Ormanı...’
O kadar küçük ki önündeki tabelada “Şu an Adak Milli Ormanı’na giriyor ve de çıkıyorsunuz” yazıyor.
Tam evin salonunda sırt üstü uzanıp gezmelik bir orman!
33 gündür hayatımı o kadar küçülttüm ki mini minnacık Adak Ormanı bana Amazonlar kadar büyük ve geniş geldi.
Adak Ormanı’nda saatlerce yürüdüğüme yemin edebilirim ama parmaklarımı telefonun üzerinden çektiğimde sadece birkaç dakikanın geçmişti. Yeniden salondaydım.

 

HAYAT EVE SIĞIYOR DA NEREYE KADAR?


Bugünlerde her şey bana böyle geliyor, ‘yekpare geniş bir anda’ günler süren yolculuklara çıkmış gibi hissediyorum. Dönüp saate baktığımda zamanın kahkahalarıyla göz göze geliyorum.
Bu karantinanın, bu evden çıktığım bütün yolculuklarda dönüp eve gelmelerimin bende yarattığı yegane duygu; bütün hayatım böyle kıpırtısız, böyle ‘tek bir an gibi’ geçse ne yaparım?
Üç yanı çevrili sakin bir koya bağlı, tatlı tatlı sallanan küçük bir sandal gibi, evin beni sarıp sarmalayan güvenli kollarında, tehlikeden uzak, güven içinde kalmak mı istediğim?
33 ağaca dünyanın bütün ormanlarını sığdıran avuç içi kadar Adak Ormanı gibi 33 gündür koca bir hayatı sığdırdığım bu evde geçip gitse ömrüm geriye dönüp baktığımda yine de yaşadım diyebilir miyim?
33 gündür ‘hayat eve sığar’ deyip yolculuklardan hayallere, korkulardan umutlara elime ne geçtiyse içine doldurduğum evden, evimden, korkmadan ne zaman ayrılabileceğim bilmiyorum.
Seyahate çıkmanın en az düello etmek kadar riskli olduğu 1500’lerin sonlarında, 10 yıl boyunca ‘gönüllü karantina’da kaldığı kuledeki odasından çıktığında tam 17 ay sürecek önünü arkasını planlamadığı bir yolculuğa çıkan ve günlüğüne “Eğer sola doğru gitmek hoş değilse, sağa sapıyorum. Eğer ata binmek hoşuma gitmiyorsa orada duruyorum” Montaigne gibi uzaklara doğru itiyor beni arsız hevesim. Cüce ormanları evime getirmek değil evimi uçsuz bucaksız ormanlara götürmek istiyorum...

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!