Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        1990’ların ünlü video oyunu ‘Pers Prensi’ni sinemaya uyarlarken, yönetmenlik koltuğuna Mike Newell gibi tarihi İngiliz filmlerinden tanıdığımız bir isim oturtulmuş. Ancak belli ki ‘Karayip Korsanları’ gibi bir gişe simsarının zeki yapımcısı Bruckheimer, Newell’ın bilgisayar oyunu estetiğinden ve mitolojiden bihaber bir sinema insanı olduğunu unutmuş. Bu durum da zaten ister istemez temelini ‘büyülü hançer’ gibi bir mitolojik objeye yaslayan “Pers Prensi: Zamanın Kumları”nın dramatik bir boyutsuzluk ve görsel bir karmaşayla yüzleşmesini sağlıyor.

        Jerry Bruckheimer ismini herhangi bir afişte gördüğünüz zaman, o filmde bir ‘ticari zihin’ olduğunu anlarsınız. Hatırlatalım Bruckheimer, ‘Karayip Korsanları’ serisi, “Kaya” (“The Rock”, 1996), “Con Air” (1997), “Armageddon” (1997) ve “Pearl Harbor” (2001) gibi filmlerin yapımcısı. Bu parantezi kapattığımızda, “Pers Prensi: Zamanın Kumları”nın da ‘bir ticari zihin ürünü’ olduğunu söylemek mümkün.

        300”ün başarısından üreyen bir proje

        Bruckheimer, burada belli ki “300”ün (2006) patlamasını fırsat bilerek Persler ile ilgili bir hikaye arayışına girmiş. Bunun sonucunda da sinemaya 90’larda popüler olduktan sonra 2000’lerde varlığını sürdüren bir video oyununu uyarlamaya karar vermiş.

        Oyunun 2003 tarihli ‘Zamanın Kumları’ isimli en yenisinin hikayesinden bir film çıkarmış. Elbette son dönemde sürekli ‘dramatik’ eksikliği sebebiyle eleştirilen bilgisayar oyunu uyarlamalarının bu zaafını bildiğinden, kostümlü İngiliz filmleri (heritage film) ya da biyografilerin has ismi Mike Newell’ı yönetmenlik koltuğuna oturtmuş. Bilgisayar oyununun çakma öyküsünü en azından izlenir hale getirmek için de piyasada kaşarlanmış üç senarist tutmuş.

        Aslında bunların hepsini yaparken, iki şeyi atlamış. Birincisi “Pers Prensi”nin başarıya ulaşması için bilgisayar oyunu estetiğini sinemada canlandıracak bir yönetmenin şart olduğu, ikincisi ise hikayesinin özündeki ‘mitolojik potansiyeli’ kaldırabilecek bir başka yönetmenin daha gereklilik arz ettiği. Yani bu proje için ihtiyaç olan iki yönetmen prototipini de içeriye yerleştirmeyince ister istemez harala gürele yol alan, efektlerin havalarda uçuştuğu, karton karakterlerin aşık olup mizah yaptığı, sıradan hikayenin dönüşleri belirlenemediği için kabak tadı veren ve daha birçok şeyden mustarip bir film çıkmış.

        Zaten Newell’ın “Beowulf”, “Mumya 3” veya “Percy Jackson”ı izlemesi beklenemez

        Öncelikle “Pers Prensi”, son zamanda B sınıfının A tipinin içine girmesiyle birlikte aktif hale gelen ‘kılıç-büyü filmi’ (sword and sorcerery film) alt türünün bir ürünü. Bunu “Beowulf” (2007), “Mumya 3: Ejder İmparatorunun Mezarı” (“Mummy 3: Tomb of the Dragon Emperor”, 2008), “Percy Jackson ve Olimposlular: Şimşek Hırsızı” (“Percy Jackson & The Olympians: Lighting Thief”, 2010) ile “Titanların Savaşı” (“Clash of the Titans”, 2010) gibi en azından ayakları üzerine oturtan filmler de üretildi. Biraz da Neil Gaiman’ın 2007’de “Beowulf” ve “Yıldız Tozu” (“Stardust”, 2007) için yazdığı alana hakim senaryolarının katkısıyla...

        Ancak karşımızda bu alt türün hedeflerini kaldıramayacak bir yapıt duruyor maalesef. Birincisi filmin “Krallar Savaşıyor”daki (“Excalibur”, 1981) kadar net bir ‘büyülü obje’si (magical item) var. Ana hikayesi de bu mitolojik öğe üzerinden akıyor. Orada aynı alt türü benimseyen John Boorman, yenilikçi bir yönetmen olduğundan bu durumu çok iyi kullanmıştı. Ancak gelin görün ki Mike Newell’ın bu durumdan bihaber hali, yönetmenin kendisini efektlerin eline bırakmasını sağlamış.

        Mitolojik bir motiften yola çıkıp mitolojik olamamak da ayrı bir meziyet!

        Öyle ki buradaki ‘büyülü hançer’ motifi, aslında Pers Prensi’nin kötülere karşı mücadelesinde iki kimliğe bürünüp kandırmaca yapmasını sağlıyor. Ancak şu kadarını söyleyelim; Alfonso Cuaron’un ‘Harry Potter’ filminde (“Harry Potter ve Azkaban Tutsağı”) ortaya çıkan görünmezlik pelerininin kullanımını gördükten sonra bununkinin tam bir karmaşa ya da boyutsuzluk ürünü olduğunu itiraf edebiliriz.

        Sinemada efekt yönetimi bu kadar gelişmişken ve film için böylesine kilit bir obje varken, bunun üzerinde niye çalışılmadığını anlamak zor. Aslında çok da zor değil. Bunu yönetmenlik koltuğuna Mike Newell’ı oturtana sormak lazım.

        Dramatik çapsızlık, görsel karmaşayla da destekleniyor

        Zaten bu sayede de çizgi roman estetiği, çizgi film estetiği ve bilgisayar oyunu estetiği gibi farklı alanlara zıplayan, bunu da anlaşıldığı üzere efekt yönetmenine veya Jerry Bruckheimer’a bırakan bir yapıt var karşımızda. Elbette böylesi filmlerin ‘macera türü’nden gelmesi sebebiyle bir ‘görev’in (quest) izini sürüyoruz “Pers Prensi”nde.

        Ancak oraya ulaşana kadarki süreçte, Prens’in sevgilisi Tamina’yla öpüşmesi ve böylece nihai sonucun gelmesi için duacı oluyorsunuz. Üstelik onu canlandıran genç oyuncu Gemma Atherton’ın da bu duruma uyum sağladığı veya yetenekli gözüktüğü söylenemez. Zaten Tamina karakterinin de projeye kadın kitle de gelsin görüşüyle oraya yapıştırıldığı çok bariz ortada!

        Lafın özü, bir taraftan çizgi filmlerin slapstick komedi (fiziksel komedi) öğeleri, bir taraftan çizgi romanların o hafif yavaş çekimli geçişleri, diğer bir taraftan da bilgisayar oyununun çoktan seçmeli kapı meselesi “Pers Prensi: Zamanın Kumları”nın görsel yapısını bir efekt çorbasını dönüştürüyor.

        Belli ki ticari zihniyle eleştirsek de keyif veren ‘Karayip Korsanları’ kadar ayakları üzerine oturan bir blockbuster daha yaratamamış Bruckheimer burada. Kendisi bundan haberdar mıdır orasını bilemeyeceğiz. Ancak böyle filmlerin piyasadaki ‘kılıç-büyü filmi’ patlamasının yavaş yavaş rafa kalkmasına yarayacağından eminiz...

        FİLMİN NOTU: 3.8

        Künye:

        Pers Prensi (Prince of Persia: The Sands of Time)

        Yönetmen: Mike Newell

        Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Gemma Atherton, Ben Kingsley, Alfred Molina, Steve Touissant

        Süre: 110 Dk.

        Yapım Yılı: 2010

        EVLİLİK SORGULAMA GECESİ

        Esas çıkışlarını TV ekranında yapsalar da film piyasasına uyum sağlamakta zorlanmayan Tina Fey ile Steve Carell, burada sinema tarihinin en eğlenceli evli çiftlerinden birini çıkarıyorlar karşımıza. Senaryonun yan karakterler için gösterdiği özen ile yönetmenin tempoyu sürekli ayakta tutma becerisiyle kalkınan bir kara komedi “Çılgın Bir Gece”. İki oyuncunun uyum konusundaki kusursuzlukları ise, bu eserin devam filmi veya sinema ekranında tekrar bir araya gelecekleri yeni bir proje için göz kırpmalarını sağlıyor.

        Evliliklerinde sorun yaşayan orta yaşlı bir çift, bu durumu bertaraf etmek için artık her hafta düzenledikleri ‘rutin randevu gecesi’ni –yani filmin ismine tekabül eden ‘date night’ı- içkili, tutku dolu ve seks yaparak yaşamaya karar verirler. Ancak gelin görün ki bu birlikteliklerini sorgulama seansı, beklenmedik bir anda kara komedi koşuşturmacasına dönüşecektir.

        Bir komedi cümbüşü!

        Öyle ki “Pembe Panter” (“The Pink Panther”, 2006) ve “Müzede Bir Gece” (“Night at the Museum”, 2006) gibi son dönemin fark yaratan komedilerinin arkasındaki Shawn Levy ile Tina Fey ve Steve Carrell gibi alanda yeteneğini kanıtlamış isimlerin bir araya gelişi tam bir komedi cümbüşü çıkarır karşımıza.

        Zira burada esas kurulan evliliği sorgulama seansı gibi ilerleyen bir casusluk filmi iskeletidir. Bu da ‘Tripplehorn’ soyadlı çiftin rezervasyonunu alan Carrell-Fey ikilisinin, bu takma adın bütün sorumluluğunu üstlenmeleriyle gerçekleşir. Yani evli çift, bir anda peşlerine hem bütün polis teşkilatını, hem de mafyanın en tehlikeli adamını takarlar.

        Evliliğin varoluşunu deneme seansı

        Lafın özü bir ‘kara komedi koşuşturmacası’ hakimdir. Bu bağlamda da Levy aslında, yan karakterleri de çok iyi kullanarak ikilinin evliliğinin sorgulanmasını sağlar. Bu yolculuk aslında bir ‘evlilik varoluşu denemesi’ olarak geçer.

        Öyle ki karşılarına çıkan seksi bir adam, takma isimli bir başka adam, bir eşcinsel çift ve daha niceleri aradaki çekişmeyi alevlendirmek veya ihtirası hareket geçirmek için kullanılır. Üstelik yapıt, bunu yaparken ‘evlilik sorunsalı’ üzerine iğneleyici bir şeyler söylemesini de bilir. Bunu hem komedi iskeleti, hem de görsel yapı üzerinden yapması ise bir zeka ve bir çalışma ürünü olduğunu kanıtlar “Çılgın Bir Gece”nin.

        Zaten bu başarıda Tina Fey ile Steve Carell’ın ‘durum’ üzerinden komedi yaratma ve doğaçlama müdahaleleri yerli yerinde yapma becerileri ile iyi yazılan yan karakterler başrol oynar. Mark Wahlberg, James Franco, Ray Liotta, Mila Kunis ve Mark Ruffalo’nun yan rollerdeki üst düzey performanslarına da çok şey borçlu anlayacağınız “Çılgın Bir Gece”. Kimi zaman tesadüfler ve mantık boşlukları öne çıkıyormuş gibi gözükse de, aslında bunların hepsi dramatik yapının içine bu çılgın koşuşturmacanın ve sorgulama seansının yararına yerleştirilmişler.

        Yan karakterlerin profesyonelliği eğlence dozajını arttırıyor

        Levy’nin filmi; bir evlilik komedisi, durum komedisi veya kara komedi olarak anılabilir. Ancak daha çok; Carrell-Fey çiftinin kılık değiştirdikleri ikinci lokanta sekansı başta olmak üzere, Wahlberg’in fiziğinin kıskançlığı arttırdığı unutulmaz sahne, Liotta’nın polis tarafından suçlandığı sahne, Fey-Carell ikilisinin seksi dansı (ya da striptizi), Mila Kunis’in garip aksanı ile takma adı Whipit (yala beni anlamına geliyor) ve daha nice an ile hatırlanacak gibi duruyor.

        Herhalde kaliteli komedi dedikleri de böyle bir şey olmalı. Hem mesajını salgılamayı, hem tempoyu iyi ayarlamayı, hem üç boyutlu yan karakterleri kullanmayı, hem de merkezdeki tiplemelere yüzde yüz uyum salgılamayı becererek... Bunların hepsi birden kullanılınca pazılın bütün parçaları tamamlanıyor.

        Tabii filmin ‘tek cümlelik espriler’ini (one-liner) unuttuysak, bir ekleme de oradan yapalım. Jeanne Tripplehorn’a gönderme mahiyetindeki takma isim ve onun açılımları filmin tamamında kahkaha attıran bir başka önemli detay!

        FİLMİN NOTU: 6

        Künye:

        Çılgın Bir Gece (Date Night)

        Yönetmen: Shawn Levy

        Oyuncular: Steve Carrell, Tina Fey, Mark Wahlberg, Ray Liotta, James Franco, Mark Ruffalo, Mila Kunis

        Süre: 88 Dk.

        Yapım Yılı: 2010

        SOKAĞIN ÇIKMAZ OLMAMASI İÇİN BİR ÖNBÖLÜM ŞART!

        Korku sinemasının ustalarından Wes Craven imzalı “Elm Sokağı Kabusu”nun yeniden çevrimi “Elm Sokağında Kabus”, profesyonel efektler ile korkutma konusundan bihaber olan acemi yönetmen Samuel Bayer’ın gazabına uğramış. Zaten artık sektörün içinde ‘yeniden çevrim’den ziyade önbölüm eğiliminin hakim olduğu konusunda yapımcı Michael Bay’i uyarmak gerek. Aslında ‘Teksas Katliamı’na bir başlangıç bölümü ekledikten sonra bu seriye niye bunu uygun görmediğini anlamak ise güç değil. Öyle ki bu sayede zihninden geçen ‘para para daha çok para, daha da çok para...’ düşüncesini görebiliyoruz!

        1984 tarihli korku başyapıtı “Elm Sokağı Kabusu” (“A Nightmare on Elm Street”), ilk çekildiği yıldan tam 26 sene sonra orijinali aynı, Türkçesi biraz değişik isimli bir yeniden çevrime dönüştü. Aslında bu duruma şaşırmamak lazım. Öyle ki birçok korku filminin ‘yapmacık’ ve ‘yeni nesle uygun’ şekle şemale sokulmasına çok alıştık son zamanlarda.

        Ancak New Line’ın ‘Teksas Katliamı’ (Texas Chainsaw Massacre), ‘13. Cuma’ (Friday the 13th) ve ‘Elm Sokağı Kabusu’nun yani Leatherface, Jason Voorhees ve Freddy Krueger filmlerinin haklarını alıp karşımıza bir türlü gerekli projeyi çıkaramaması bir garip.

        Başarılı olmak için önbölüm üretin!

        Öyle ki Michael Bay’in yapımcılığını yaptığı iki ‘Teksas Katliamı’, iki ‘13. Cuma’, iki de ‘Elm Sokağı Kabusu’ filmi var şimdilik. Ancak bunlardan sadece ikisi, “Teksas Katliamı: Başlangıç” (“Texas Chainsaw Massacre: The Beginning”, 2006) ve “Freddy Jason’a Karşı” (“Freddy vs. Jason”, 2003) gerekli projeler.

        Bu eserlerin her ikisine bakınca da, ‘Bir gelenekten nasıl beslenilir?’ sorusuna cevap alabiliyoruz. İlkine değinmek gerekirse, öncelikle ‘yeniden çevrim’ geleneğinde olması gereken seriye yeni bir şeyler ekleme mantığını temsil ettiği söylenebilir. Üstelik bu geleneğin son yıllarda temsilcileri de arttı. 2007 tarihli Rob Zombie imzalı “Halloween”, “Karanlıklar Ülkesi: Lycanların Yükselişi” (“Underworld: Rise of the Lycans”, 2009), “Batman Başlıyor” (“Batman Begins”, 2006) ve “Teksas Katliamı: Başlangıç”, şimdilik örnek filmler. Gayet de başarılılar.

        Bu sebeple de New Line’ın Jason Voorhees ve Freddy Krueger’ın ‘Nasıl katil oldular?’ sorulu filmlerini üretmesi şart. Bu durumun ikinci şıkkına geçince ise aslında şirketin bu katillerin tamamının haklarını aldığı zaman ürettiği ilk projeyle yüzleşiyoruz. Katillerin çekişmesini öne çıkaran “Freddy Jason’a Karşı”nın devamının gelmesi de, ‘kült kitle’yi memnun edecek keyifli anlara gark olmamızı sağlayabilirdi.

        Temiz bir gişe filmi

        Ancak elimizdeki bu 26 yıl sonra çekilen ve klasik yeniden çevrim geleneklerine uyan yapıt, hem efektler açısından çok profesyonel kokuyor, hem de kurgu ve görüntü yönetimi konusunda kusursuz duruyor. 2.35:1 (sinemaskop görüntü formatı) oranına uyumuyla da temiz bir gişe filmi.

        Ama gelin görün ki, serinin bilinmediklerini aydınlatırken dahi, eklediği yeni şeyler ‘yapıştırma’ duruyor. Öyle ki Freddy’nin nasıl katil olduğu konusu, bu filmden önce sadece efsaneleştirilmişti. Burada ise onun ne sebeple ‘çocuk tacizcisi’ne dönüştüğünü bir flashbackle daha iyi öğreniyoruz. En azından öyle öğrenmemiz isteniyor. Ama esasen ana konusu bu olan bir film üretmek şart. Bu bağlamda da aslında Amerika’nın derinlerine inen politik meseleli bir eserle yüzleşebiliriz.

        Orijinalin ürkütücü tonu, yerini sömürücü efektlere bırakmış

        Ancak bu haliyle orijinalinin her cinayet sahnesini ‘stüdyo katkısı’ ile sömüren, genç sarışın güzel diye onun peşine düşen ve serinin ruhuna aykırı şeyler yapan bir filme dönüşüyor elimizdeki eser. Üstelik ‘kabus ile gerçek arasında kalmışlık’la geren ve ‘bilinçaltı’nın sorunsalını çözümleyen orijinal filmin, bu korkutuculuğundan ve zekasından da hiçbir iz taşıyamıyor.

        Bunların da ana sebebi projenin ilk filmini çeken Samuel Bayer’e teslim edilmiş olması. Böyle bir eserin yönetmenlik koltuğuna oturtulmadan önce video klipler çeken Bayer, belki stüdyoların içinde bir memur yönetmene dönüşecek ileride. Ancak burada seriye yorum katacak bir sinemacı şartmış.

        J.E.H. tercihini bile iyi kullanamamış

        Hadi bunları bıraktık, aslında proje aşamasında en uygun tercih, kanımca Freddy karakterine Robert Englund’un yerine yerleştirilen Jackie Earl Haley idi. “Tutku Oyunları”nın (“Little Children”, 2006) sapık katili rolüyle Oscar adayı olan bu tedirgin edici adam, nedense efektlerin dahi Freddy ruhuna uydurulamaması nedeniyle inandırıcı olamamış.

        Öyle ki ne o korkutucu dişleri, ne de gerçek yanıkları görebiliyoruz. Ya Haley, maske ile yapamamış, ya da makyaj efekti gerçek bir ‘kusmuk’u andırıyor. Bu da filmin korkutamama zaafını daha da baskın hale getiriyor ister istemez...

        Uzun lafın kısası, yeni nesle göre üretim yapmak isterken ilkinin bütün ruhunu yok eden yeniden çevrimlerden biri karşımızdaki. Kanımca Gore Verbinski’nin “Halka”sından (“The Ring”, 2001) beri en ahlaksız yeniden çevrimlerden ya da yeni üretim istismar filmlerinden biri “Elm Sokağında Kabus”.

        FİLMİN NOTU: 2.4

        Künye:

        Elm Sokağında Kabus (Nightmare on Elm Street)

        Yönetmen: Samuel Bayer

        Oyuncular: Jackie Earle Haley, Rooney Mara, Kyle Gallner, Katie Cassidy, Thomas Dekker

        Süre: 102 Dk.

        Yapım Yılı: 2009

        YÖNETMENİN ‘BAHTI’ DEĞİL, AMA GELECEĞİ ‘KARA’

        Kariyerinin önceki bölümünde hiç uzun metrajlı filmi bulunmayan Theron Patterson, belli ki daha önce d şahit olduğumuz o ‘sadece Türkiye’de film çeken’ yönetmenler arasına katılacak gibi gözüküyor. Öyle ki ülkemizin orta sınıfından bir baba ile oğlunun, ‘anne’nin ölümü sonrası yaşadıklarını ele alan bu karakter draması, absürd komedi potansiyelinden bihaber bir şekilde kara komedi olduğunu zannediyor. Böyle olunca da tek boyutlu karakterler, anlamsız flashbackler ve filmden bağımsız kurgu efektleriyle yüzleşiyoruz. Nihai sonuç ise farklı alanlara hakim olmayan İranlı dar görüşlü yönetmenlerin işlerine benzeyen acemi işi bir eser olmuş.

        Amerikalı Theron Patterson’ın senaryosuna, yönetimine, kurgusuna ve müziklerine imza attığı “Bahtı Kara”, beklersiniz ki auteur ruhu taşıyan bir film olsun. Ancak ucuza getirilen HD ile çekildiği için grenli duran, buradan da sözde gerçekçi bir dozaj aşılayan bir eser elimizdeki. Bu eğilimiyle de aslında akıllara “Köprüdekiler” (2009) ve “İki Dil Bir bavul” (2009) gibi el kamerası kullanımıyla minimalist sinemayı ‘belgesel estetiği’ne taşıyan sanat filmlerini getiriyor.

        Garip bir film

        Ancak belli ki Patterson, ya onların bu ‘inadına belgesel estetiği ve minimalizm’ duruşundan rahatsız ya da bu eğilimden bihaber. Bu sebeple de burada İstanbul’un gecekondu mahallelerinde yaşayan bir baba ile oğlunun hikayesini hem stilize hem de eğlenceli bir tonla anlatmaya soyunmuş. Babanın garip tiplemesi yaptığı sakarlıklarla ortaya çıkarken, oğlanın da okulunda kızlara karşı davranışları yadırganır noktalara gidiyor.

        Filmin başından sonuna kadar izleyiciye geçen bir ‘gariplik durumu’ var. Patterson, farklı bir ton tutturmak için gerilim yaratan müzik, bolca kurgu efekti ve abartılı karakterler kullanmış. Ancak başta Reha Özcan’ın canlandırdığı ana karakter Adnan olmak üzere, tiplemelerden hiçbiri birkaç an dışında seyirciye geçemiyor. Öyle ki yönetmen, burada aslında ‘minimalist absürd komedi’ geleneğini uygulayan Takeshi Kitano, Tsai Ming-Liang, Hiner Saleem ve Elia Suleiman gibi yönetmenlerin stilini benimsemeliymiş.

        Yönetmenin kafa karışıklığı ve acemiliği ana akışa siniyor

        Ancak sadece sinemaya hakim yönetmenlerin becerebildiği o ‘eldeki metne uygun üslup tutturma’yı ya da ‘biçim-içerik uyuşması’nı göremiyoruz burada. Bunun da sebebi Patterson’ın hem kafa karışıklığı, hem de sinema konusundaki amatör hali olmalı.

        Bir taraftan dengeli minimalist takılıp sosyal gerçekçi sinema geleneğini benimserken, bir diğer taraftan da stilize durarak karakterlerin öznel dünyalarını anlatmaya soyunuyor. Anlayacağınız bir belirsizlik ya da bir dağınıklık var. Yani el kamerasının Türkiye’de izlediği yolda, “Fırsat” (“Crude”, 2003) adlı ilk kullanıldığı dönemi getiriyor akıllara. Lafın özü bu iki eser de, ‘yönetmenlik sanatı’ diye bir şeyin varlığından habersiz.

        Öyle ki orada sonradan TV piyasasında kendine iş bulabilen Paxton Winters vardı yönetmenlik koltuğunda. Burada da Theron Patterson’ın geleceği ondan farklı olmayacak gibi gözüküyor. Zira o zamanlar el kamerasıyla çekilen sanat filmlerine hakim olan üslupsuzluk, “Bahtı Kara”nın ana akışına sinmiş.

        Farklı alanlara girince gülünç duruma düşen İran filmlerine benziyor

        Bu sebeple de film, bir türlü müzikler ve görüntülerle yansıtmak istediği ‘Türk ailesindeki gariplik’i anlatma arzusunda başarıya ulaşamamış. Çünkü tonunu tutturacak bir sinemacıya sahip değil ne yazık ki.

        Aynen bazı İran filmlerinin, korku, kara komedi gibi alanlara girmek isterken özlerindeki ‘el kamerası’, ‘demode sinema dili’ ve ‘dar bakış açısı’nı bir kenara bırakamayarak gülünç duruma düşmelerine benziyor “Bahtı Kara”nın hali. Böylece ‘grenli estetik’, camp (bilinçli bayağılık estetiği) bir görünüme bürünüyor.

        Patterson, projenin sadece kurgucusu veya müzisyeni olmalıymış

        Bu da kurgusunu başkasının, sinematografisini bir başkasının, yönetmenliğini ise yine başka birinin yaptığı bir görüntüler bütünü çıkarıyor karşımıza ister istemez. Öyle ki “Bahtı Kara”yı izlerken kendimizi zaman zaman kısa bir video klibin , zaman zaman ise dogma geleneğinin doğaçlama skeçlerinin içinde hissediyoruz.

        Lafın özü gerçek bir yönetmene ihtiyacı varmış bu projenin. Patterson’ı kurgucu veya müzisyen koltuğunda bırakarak... Zira en azından sonunu bağlayışıyla Türkiye’yle ilgili toplumsal bir duruşu olmasına karşın, bu haliyle ‘ona da şükür’ diyemiyoruz nedense!

        FİLMİN NOTU: 3.7

        Künye:

        Bahtı Kara

        Yönetmen: Theron Patterson

        Oyuncular: Reha Özcan, Yeşim Ceren Bozoğlu, Kamer Çelenk, Haktan Pak

        Süre: 92 Dk.

        Yapım Yılı: 2009

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Astro Boy: 5

        Aşk Çeşmesi (When in Rome): 2.2

        Aşkın Son Mevsimi (The Last Station): 3

        Aşkın Yaşı Yok (The Rebound): 4

        Bal: 6.2

        Beni Unutma (Remember Me): 4.2

        Beyaz Bant (The White Ribbon): 6.8

        Çok Filim Hareketler Bunlar: 5.7

        Eyyvah Eyvah: 4

        Ejderhanı Nasıl Eğitirsin (How To Train Your Dragon): 3.9

        Gözlerindeki Sır (Secret of Their Eyes): 6

        Hayata Çalım At (Looking for Eric): 3.4

        H II: Katliam (Halloween II): 6

        Iron Man 2: 5.6

        Kıyamet Melekleri (Legion): 5

        Kosmos: 6

        Labirent (Senritsu meikyû 3D): 4

        Min Dit: 5.4

        Ödül Peşinde (Bounty Hunter): 5

        [REC] 2: 8.5

        Robin Hood: 2.5

        Serseri Mayınlar (Mine Vaganti): 2.8

        Son Mevsim: Şavaklar: 5

        Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.): 5

        Takiye: Allah’ın Yolunda: 2

        Tek Başına Bir Adam (A Single Man): 6

        Vera’nın Şoförü (Voditel dlya Very): 3

        Yeşil Bölge (Green Zone): 6.4

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar