Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Röportaj yapmanın da yayınlamanın da bir raconu vardır. Gazetede “Yerim dar” deyip cevapları kafanıza göre kesip biçemezsiniz. Hele hele “Manşetim dikkat çeksin, tartışma çıksın” diye bir lafı cımbızlayıp başlığa taşımak, size güvenip röportaj veren insanın linç edilmesine sebep olmak, düpedüz ahlaksızlıktır. “Aman canım iç sayfada ne diyorsa açıkça yazdık” diyerek de olayı savuşturamazsınız çünkü bu ülkede sadece başlığa ve spota bakıp haberi anladığını zanneden, sonra da pervasızca hakaret yağdıran milyonlar var...

Habertürk çatısı altında 7 yıldır röportaj yapıyorum. İlk aylarda benim de “En çarpıcı başlığı atayım, gündem olsun gerisi mühim değil” diye düşündüğüm kısa bir dönem oldu. Bir keresinde röportaj yaptığım bir siyasetçi sözlerinden dolayı partisinden ihraç edilme noktasına geldi. Bir sanatçı ise 2013’te yaptığımız röportaj yüzünden bugün hâlâ linç ediliyor. Ne dedilerse olduğu gibi yazmıştım ama sonradan “Keşke yayın öncesi çıkacak metni görselerdi” dedim. O günden sonra da çok özel istisnalar hariç metinlerin son halini hep gönderdim. Bunun siyasi baskıyla ya da korkaklıkla ilgisi yok. Aslında bizim meslekte bu çok tartışmalı bir konudur. “Ağızdan bir kez çıktıysa tamam artık sorumlusu sen değilsin” diye düşünen meslektaşlarımız vardır. Bunu televizyon röportajları için kesinlikle kabul ederim ama gazete farklı. Eğer 1-2 saatlik röportaj yapıyorsanız illa ki vuruş sayısını tutturmak için bazı cümleleri kesmek zorunda kalırsınız. Bazen daha iyi anlaşılması için edit etmek, devrik cümleleri düzenlemek gerekir. İşte o noktadan sonra o röportajı yaptığınız kişiye -çıkarma yapmaması koşuluyla- göndermek farz olmuştur çünkü sonradan “Ama o cümleyi ben öyle kurmamıştım” deme hakkı vardır. Başlık elbette editoryal tercihtir ama onda da namuslu davranmak gerekir.

Bütün bunları Fazıl Say’ın dünkü haklı isyanına karşılık yazıyorum. Yeni çıkan kitabı Suya Yazılan’la ilgili Sözcü Gazetesi'ne bir röportaj vermiş. “Ben de bir dönem Türkiye’den kaçmayı düşündüm ama sonra doğru bildiklerimin mücadelesini vermek için kaldım” cümlesini “Türkiye’den kaçmayı düşündüm” şeklinde budayıp başlığa taşımışlar. “Röportaj yapmaktan oldum olası çekinmişimdir, çünkü bu çarpıcı manşet tutkusu, insanları hedef tahtasına koyuyor” diyor Say...

Bu durum ne Sözcü Gazetesi’ne has ne de sadece sevgili Fazıl Say’ın başına geliyor... Medyada her iki mahallede de cımbızlama hastalığı var. “Röportaj vermeye korkuyorum” isyanını o kadar çok ünlüden duyuyorum ki...

Belki o gün için yaptığınız haber çok okunuyor, çok tıklanıyor... Ama ya sonra? Hem röportaj veren insanı berbat bir pozisyonda bırakıyorsunuz hem de gazeteciliğe güveni iyice ayaklar altına alıyorsunuz. Yapmayın, inanın değmez...

Dün farklı sebeplerle iki doktora gittim, ikisinin de korona salgını konusunda anlattıkları inanılmaz çarpıcıydı.

Kulak burun boğaz doktorum covid şüpheli yabancı uyruklu bir hastayı muayene ederken yaşadığı eziyeti anlattı. 20’li yaşlarında genç bir kadın İstanbul’un göbeğindeki bir hastaneye gidiyor. Maskesi olmadan, ateşini ölçtürmeden, elini kolunu sallayarak KBB katına çıkıyor. Doktorun odasına giriyor ve kulak ağrısı çektiğini, bir haftadır koku almadığını, boğaz ağrısı olduğunu söylüyor. Doktor muayene sırasında “Yakınında covid pozitif olan biri var mı?” diye soruyor ve öğreniyor ki kızın erkek arkadaşı pozitif! Hemen korona testi yaptırması gerektiğini söylüyor, personeli mesafeyi korumaları için uyarıyor fakat genç kadın test yaptırmayı kabul etmiyor. Bağırıp çağırıyor. İkinci bir kulak muayenesi istiyor. En sonunda zorla hastaneden uzaklaştırıp Sağlık Bakanlığı’na şikâyet ediyorlar. Filyasyon ekipleri yabancı uyruklular ya da turistler için ne kadar sıkı takip yapıyor düşünmeden edemedim doğrusu...

Diğer doktorum ise ölüm rakamlarına dair şüphe etmekte haklı olduğumuzu ama bundan dolayı sadece Sağlık Bakanlığı’nı ya da doktorları suçlamanın yanlış olduğunu söyledi çünkü yakınlarının ölüm sebebine covid 19 yazılmasın istemeyen pek çok kişi varmış. Sevdikleri insanın ayrı mezarlıklara ve salgın prosedürüne göre gömülmesine gönlü razı gelmeyenler “Aman duyulmasın” diye doktorlardan bizzat rica ediyormuş.

Yaşlı bir yakınım “Korona olursam kimseye söylemeyin. Komşularım bir daha kapımı çalmaz, arkadaşlarım benden uzaklaşır” diyordu. Toplumun çok ciddi bir bölümü hastalığını kasten gizliyor ve bu yüzden salgınla baş edemiyoruz. 12 şehirde, karantina kurallarını ihlal edip dışarı çıkanlar yurtlara yerleştirilecekmiş. Mardin'de ise koronavirüs taşıyanlara ve temas ettikleri kişilere hasta bilekliği takılmasına karar verilmiş. Bu iki uygulama da tüm ülke çapına yayılmalı, hatta hasta bilekliği yerine GPS cihazlı bileklikler takılmalı mümkünse. Yoksa “Aman bana vebalı muamelesi yapılmasın” diyerek hastalığını gizleyip sokağa çıkanlar yüzünden hepimize virüs bulaşacak.

Bloomberg yazarı Bobby Gosh, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye’ye karşı esip gürlemesinin bir etkisinin kalmadığını, Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinde hiçbir etki yaratmadığını hatta yakında Yunanların ve Kıbrıslı Rumların bile Macron’un bu hallerinden sıkılabileceğini yazmış. Çok yerinde ama geç kalmış bir tespit de yapmış:Ankara Paris'le laf dalaşından keyif almaya bile başlayabilir!”

Geç kalmış bir tespit diyorum çünkü zaten uzun zamandır başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik olmak üzere Ankara, Macron’un fevri çıkışlarına cevap vermekten keyif alıyor. Konuşmalarında ona özel bir yer ayırıyorlar. Hatta sadece iktidar değil muhalefet de işin lezzetini fark etti; CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç “Macron haddini bilmelidir" demiş.

Gosh’un dediği gibi: "Macron için gerçeklikle karşılaşma vakti hızla yaklaşıyor.”

Belki de bunu fark etmiş olmalı ki dünkü açıklamasında "Türkiye ile iyi niyet çerçevesinde yeniden diyalog kurmak istiyoruz" diye çark etmiş.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00