Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dün CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup konuşmasını dinlerken metin yazarı ekibini uyarması gerektiği duygusuna kapıldım. Sebebi basit; konuşması büyük oranda teorik doğruları içerse de fazlasıyla didaktik kaçıyor.

Bu didaktiklik uzadıkça da konuşmanın etki gücü azalıyor.

Mesela “Gelişmiş ülke tanımı nedir? Gelişmiş ülke küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden ülkedir. Ne kadar çok toplum alt ayrıntılarda yeni kadrolar oluşturursa o ülke gelişmiştir” gibi uzun ve teorik giriş cümlelerinden bahsediyorum.

Ben Kemal Bey’in danışmanı olsam konuşma metinlerini en az 3’te 1 oranında azaltır ve çarpıcı bölümleri çoğaltırdım.

Bana göre dünkü konuşmasında en çok etki uyandıracak bölüm emeklilerin bayram ikramiyesinin Ramazan ve Kurban Bayramı'nda 1500 TL'ye çıkarılması çağrısıydı.

Kendisi de hatırlattı; bu ikramiye meselesi sahiden de 7 Haziran seçimlerinde CHP’nin en akılda kalan vaadiydi. 1 Kasım’a giderken AK Parti de sahiplenmek zorunda kalmıştı.

Bu tip somut öneriler ciddi etki yaratabilir ama uzun ve öğüt dolu bir konuşmanın arasında kaybolup gidiyor.

Laf açılmışken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın metin yazarlarının da son dönemde fazlasıyla tekrara düştüğünü, aynı kalıp cümleleri pek çok konuşmaya yapıştırarak heyecanı azalttıklarını söylemeliyim.

Etkili, monotonluktan uzak ve ilgi çekici konuşma metinleri konusunda en büyük tebriği Devlet Bahçeli’nin ekibi hak ediyor.

Meral Akşener’in son dönemdeki grup konuşmaları da gayet başarılı...

Şatafat, haksız kazanç, rant dağıtma, kolay yoldan zenginleşme... Her iktidarın en büyük sınavıdır bunlar... 

AK Parti de bununla sınanıyor; devlet harcamaları, lüks makam araçları, birden fazla gelir kaynağı olan siyasetçiler ve bürokratlar kıyasıya eleştiriliyordu. 

Geçmişte “Bizim halk zenginleşmeye karşı değildir, siyasetçinin de varlıklısını sever” diye düşünülüyordu.

Şimdi durum farklı; pandeminin yarattığı durgunluk ve yüksek enflasyon halkın tahammül eşiğini azalttı.

Muhalefetin israf eleştirileri daha fazla yankı uyandırmaya başladı.

İşte tam da böyle bir atmosferde patladı Kürşat Ayvatoğlu olayı ve yozlaşmanın sembolü gibi görüldü.

Elbette tek bir örnek üzerinden bütün AK Parti camiası suçlanamaz fakat iktidarın bu küçük örneğin yarattığı büyük etkiden ciddi dersler çıkarması lazım.

Ayvatoğlu’nun anında işten uzaklaştırılması, gözaltına alınması, Hamza Dağ ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun şeffaf açıklamalar yapması çok doğru adımlardı. Özellikle Dağ’ın “Bize oy verenlerden helallik istiyorum” demesi kıymetlidir.

Şimdi bunu ileri taşıyarak siyaset üzerinden haksız kazanç elde edildiği fikrini akıllardan silecek ciddi adımlar atmaları gerekiyor.

Kastamonu’dan başlamak üzere zincirin tüm halkaları tek tek araştırılmalı ve üstüne gidildiği kamuoyu ile paylaşılmalı...

Bu arada toplum vicdanında rahatsızlık yaratan bir başka mesele de yönetim kurulu üyelikleri üzerinden birden fazla gelir elde eden siyasetçi ve bürokratların durumu... Yönetim kurulu ve mütevelli heyeti üyeliklerinin bir tür 'siyasi ödül' olarak dağıtıldığı sır değil. Fakat geçmişte görmezden gelinen ya da tolere edilen bu sistemin de artık iktidarın imajını zedelediğini görmeliler.

Meclis Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop’un Habertürk TV’de Olaylar ve Görüşler programında yaptığı bir yorum 1 haftadır tartışılıyor.

Meclis Başkanı’nın sözleri bağlamından koparılarak “Cumhurbaşkanı isterse Montrö’yü feshedebilir” noktasına çekildi.

Peki gerçek diyalog neydi?

Prof. Şentop, uluslararası sözleşmelerle ilgili Meclis’in çıkardığı kanunları Cumhurbaşkanı’nın onaylama veya feshetme yetkisinin 1963’ten beri var olduğunu anlatıyordu. Bunun üzerine Muharrem Sarıkaya şu soruyu sordu:

“Bir gün bir Cumhurbaşkanı gelip 'Ben Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çekildim' veya 'BM İnsan Hakları Sözleşmesi’ni feshettim' derse, teknik olarak yapabilir mi? Ya da 'Montrö’yü tanımıyorum, feshettim' derse...”

Şentop, tam olarak şu karşılığı verdi:

“Yapabilir. Bunu sadece bizim Cumhurbaşkanımız veya eski sistemde Bakanlar Kurulu değil, Almanya da yapabilir, ABD de yapabilir, Fransa da yapabilir. Ama mantıkta mümkün ile muhtemel arasında bir fark vardır. Buna da bir örnek verir Osmanlı mantıkçıları; mümkün, muhtemel. Marmara Denizi’nden ayran yapabilmek mümkün müdür? Mümkündür; yeterli yoğurt bulursanız Marmara Denizi’ni de karıştırırsanız bu aklen mümkün olabilir. İmkân ise gerçeklerden hareketle bir işin olabilirliği üzerinedir. Bu muhtemel değildir.”

Yani Şentop Cumhurbaşkanı’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni feshetme ihtimalinin Marmara Denizi'nden ayran yapmak kadar uzak bir ihtimal olduğunu söylüyor.

Fakat haber kulaktan kulağa yayılırken iş geldi dayandı sanki Şentop “Cumhurbaşkanı Montrö’den çekilebilir” demiş gibi aksettirildi.

Oysa Şentop’un ağzından Montrö kelimesi dahi çıkmamıştı.

Tıpkı “LGBT’yi özendiriyor” denilerek feshedilen İstanbul Sözleşmesi’nde LGBT kelimesinin dahi geçmiyor olması gibi...

Gerçeklerin değil algıların hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Gün geliyor algılar üzerinden yürüttüğünüz siyaset bumerang gibi dönüp sizi vuruyor.

Salgın başlayalı neredeyse 1.5 yıl oldu; diken üstünde yaşamaktan, aşırı tedbirler almaktan sıkıldık...

"Aşı geliyor nasıl olsa" düşüncesiyle rehavete kapıldık...

Ekonomik kaygılar hastalık korkusunun önüne geçti...

Kongreler, kurultaylar, organizasyonlar... Siyasetçiler teşkilat motivasyonunu salgından daha hayati gördü...

“Maske varsa bir şey olmaz” ve “Nasıl olsa antikorluyum” en tehlikeli iki bahane oldu...

"Vaka çok ama ölüm az, hasta ediyor ama öldürmüyor" fikri ağır bastı...

Mutasyonlu virüslerin çıkması “Ne yaparsak boş” düşüncesini çoğalttı...

Yani lafın kısası korku eşiğini aştık...

Bundan böyle yasaklar artsa da...

Kırmızı haritalar her yanımızı sarsa da...

Vaka sayıları daha yükselse de...

Toplumsal refleksin pek değişmeyeceğini, tek çarenin yaygın aşılama ve sürü bağışıklığı olacağına inanıyorum.

Kimi vatandaşlarımız soruyor: “Yüzde 50 kapasite ve mesafe kuralına uyularak açılan restoran ve kafeler ramazanda kapatılıyorsa camilerde teravih namazı kılınması neden yasaklanmıyor? Oruç tutmayan vatandaşlar için bir dayatma değil midir bu?”

Bakın burada mesele kesinlikle dindarlık ya da din karşıtlığı değil.

Eğer ki camiler kapatılıp restoranlar açılsaydı bu sefer de camilerin açık kalmasını isteyenlerin aynı soruyu sorma hakkı olurdu.

Pandemi gibi siyaset üstü bir meselede kurallar konulurken toplumun her kesiminin hassasiyetleri dikkate alınmalı, hayat tarzı dayatması gibi anlaşılacak adımlardan uzak durulmalı...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00