Kimilerine göre beyni öldüren tütün, kimilerine göreyse tam tersine canlandırıyor, uyarıyor. Bir müddet günde üç paket sigara içmiş, yaklaşık 10 yıl önce tamamen bırakmış ve bugün dumanın d’sinden nefret eden biri olarak işin bilimsel kısmına girmeyeceğim. Ama edebiyat tarihine baktığımızda tütünün yaratıcı yazma sürecinde büyük payı olduğunu düşünen çok yazar var. Hatta yazarları tiryaki olmasaydı asla ortaya çıkamayacak eserlerden bile bahsedilebilir. Çok uzağa gitmeyeceğim, o daha sonra. Şimdi yakınlara bakalım.
Kasım 1990’da Paul Auster’a New York Times için bir Noel öyküsü yazması teklif edilir. Bu kadar saygın bir gazete için bir öykü uydurmak fikri Auster’ın çok hoşuna gider. Öte yandan daha önce hiç kısa öykü yazmamıştır ve aklına bir öykü gelip gelmeyeceğini bilmiyordur. “Bana birkaç gün izin verin, aklıma bir şey gelmezse sizi ararım” deyip telefonu kapatır. Gerisini o anlatsın: “Aradan birkaç gün geçti ve ben tam pes ediyordum ki bir kutu en sevdiğim sigarillodan açtım ve bunları hep satın aldığım Brooklyn’deki adamı hatırladım. Bunun üzerine New York’taki karşılaşmaları, insanın hiç tanımadığı ama her gün gördüğü insanları düşündüm. Ve yavaş yavaş kafamda bir öykü şekillenmeye başladı. Öykü kelimenin tam anlamıyla sigarillo kutusunun içinden çıkıverdi.”
Auster bu fikirden bir kısa öykü çıkarmakla kalmadı, senaryo haline de getirdi ve “Smoke” adıyla çekilen film kült oldu.
Teoloji eğitimini yarıda bırakarak gazetecilik ve editörlük yapan 65 yaşındaki Alman yazar Detlef Bluhm, tütünün tarihiyle ilgili çok keyif verici bir kitap yazdı. Tütün kim için ne anlama geliyordu, tarih boyunca hangi şekillere dönüştü? Amerika’da keşfedilip Avrupa’ya yayılma sürecinde neler yaşandı? Edebiyatta, polisiyede, kadın ve erkek fantezilerinde kendine nasıl bir yer buldu? İlaç olarak görüldüğü yüzyıldan zehir olarak görüldüğü yüzyıla kadar hangi coğrafyada başına ne geldi; kim onu nasıl kullandı? Bu ve benzeri soruları hayli ilginç bilgiler, alıntılar ve anekdotlarla renklendirerek harmanlanmış Bluhm ve ortaya gerçekten nefis bir kitap çıkmış.

TÜTÜN (Detlef Bluhm - Çev:Zehra Aksu Yılmazer / Kolektif)
TÜTÜN (Detlef Bluhm - Çev:Zehra Aksu Yılmazer / Kolektif)

BİR KİTABI İÇİNE ÇEKMEK

“Smoke”tan girdiysek, “Smoker”dan da bahsetmek gerek.
Paul Auster, Smoke’ta yazar Paul’e, tütün tutkusu yüzünden koca bir eseri yok eden edebiyat bilimci Mihail Bahtin’in öyküsünü anlattırır: “Yıl 1942. Adam Leningrad’da mahpus. Bu şehrin kuşatılması insanlık tarihinin en korkunç olaylarından biridir. Kuşatmada beş yüz bin insan ölür; Bahtin de bir eve kapanmış, her an öldürülebileceğini düşünmektedir. Bol miktarda tütünü vardır ama sigara kağıdı yoktur. Üzerinde on yıl çalıştığı elyazmasını alır, sayfaları tek tek yırtar ve sigaralarını sarar… Sonunda kitabını yavaş yavaş içip bitirir.”
Bluhm, tütün içebilmek için kitapları yakmanın bir başka biçimini çağrıştıran bir sözcüğün de, günümüzde “soluk soluğa okunan hafif kitap” anlamına gelen Almanca “Schmöker” sözcüğü olduğunu söylüyor. Bu kelime Kuzey Almanya diyalektindeki “smöken” sözcüğünden türetilmiş ve İngilizce “smoke” ile akraba. Bu basit bir etimolojik ilişki gibi görünse de daha derin bir arka planı var: 17. yüzyılda kağıt kıtlığından ötürü üniversite öğrencileri pipolarını eski ders notlarından ve işlerine yaramayan kitaplardan yırttıkları sayfalarla yakıyorlardı. İşte, artık ihtiyaç duyulmayan ve pipo zevkine feda edilen bu kitaplara da “schmöker” deniliyordu.

ALTINLA YAYILAN DUMAN

“Ve bu iki adanın, yani Santa Maria ile benim Fernandina adını verdiğim büyük adanın ortasındaki körfezde, kanoyla Santa Maria’dan Fernandina’ya giden bir adamla karşılaştım; yanında bir parça ekmek, su dolu bir kabak ve önce toz haline getirip sonra hamur yaptığı biraz kırmızı toprak ve birkaç kuru yaprak vardı… Bu onlar için çok lezzetli bir yemek olsa gerek, zira daha San Salvador’da bana bunlardan birkaç tane hediye etmişlerdi…”
Bir Avrupalı’nın tütün bitkisinden söz ettiği ilk metnin bu olduğunu söylüyor Bluhm. Kristof Kolomb’un seyir defterinden alınan bu satırlar 15 Ekim 1492 tarihli.
Avrupalıların tütünle ilk karşılaşmalarına bakıldığında, tütün tiryakiliğinin Avrupa’da çok yaygın bir zevk haline geleceği tahmin edilmiyordu. 1520-1524 arasındaki Meksika fetih seferinde Hernan Cortes tütün bitkilerini yaktırmış ve tütün içme âdetinin Hıristiyanlara değil, vahşilere göre olduğunu söylemişti. Tütünün Avrupalı kâşifi Kristof Kolomb da tütüne karşıydı. Ama Cortes ve diğer denizcilerin çaldığı altınlar, gözü kara binlerce maceracının Yeni Dünya’ya akın etmesine yol açtı. Bunun sonucunda Avrupa ve Amerika arasındaki gemi trafiği hızla gelişti; Avrupa’nın tüm itirazlarına rağmen de, tütün içme âdeti denizciler arasında büyük bir hızla yayıldı.
Kübalı yazar Fernando Ortiz bu dönemi şöyle yazar: “Tütün hummalı bir teşvikten ziyade, sinsi günahın alttan alta yürüttüğü propagandayla yayıldı. Soylulardan çok halkın eğlencesiydi. Halk arasında yaygınlaşması tamamen kendiliğinden oldu, işin içinde ticari kaygılar yoktu. Tütünü Avrupa limanlarında yaygınlaştıranlar denizcilerdir.” Evet, yüksek tabaka, soylular ve kilisenin kuşkuyla yaklaştığı, hatta Katolik dünyasında sapkınlık ya da şeytanlık olarak görülen tütün, uzunca bir süre sadece denizci, liman işçisi ve basit zanaatkarların tadını çıkardığı bir zevk olarak kaldı. Birbirinden çok farklı tüketim biçimleri vardı. Pipolarla ya da puro halinde tüttürülüyor, burna çekiliyor, çiğneniyor ve suyu çıkarılarak içiliyordu. 17. yüzyılda Avrupa’da “tüttürmek” kavramı yerleşene kadar “duman soğurmak” ve “duman içmek”ten bahsediliyordu.  

BAY NİKOTİNİ TAKDİMİMDİR

Avrupa’daki tütün alışkanlığının henüz ilk evresinde bile, tıp bu yeni bitkiyle yakından ilgilendi. Tıpla tütün arasındaki 500 yıllık köklü ilişkide önemli değişimler yaşandı. Başlangıçta bu ilişkiye büyük bir coşku ve şaşkınlık dolu bir hayranlık hâkimken bugün tıp daha ziyade tütün düşmanıdır.
Tütünün tıpla ilişkisinin, Fransa kraliçesi Catherine de Medicis’nin 1559’da Portekiz sarayına elçi olarak atadığı diplomat ve hekim Jean Nicot ile başladığı söylenebilir. 29 yaşındaki hırs küpü Nicot, sömürgelerden gelen her bilimsel haberi yoğun ilgiyle karşılıyordu. Damian de Goes adlı yakın arkadaşı ona bahçesindeki tütün bitkisini göstermiş, bu bitkide şifalı güçler olabileceğinden söz etmişti. Nicot, Fransız elçiliğinin bahçesine dikmek için arkadaşından birkaç bitki rica etti. Lizbon’da tütün bitkisiyle alâkalı tüm bilgileri topladıktan sonra dem-neylere başladı. Nicot’nun çağdaşı olan botanikçi Charles Etienne 1570’te bu deneyleri şöyle anlatır: “Oda hizmetçisinin bir arkadaşı burnunun kenarındaki yaranın bu bitki sayesinde iyileştiğini iddia ediyordu. Nicot çocuğu yanına çağırttı, ona bitkiyle bir on günlük tedavi daha uyguladı ve yaranın gerçekten de tamamen iyileştiğini gördü.”
Tedavini başarısından mutlu olan Nicot, Nisan 1560’ta Lorraine kardinaline bir mektup yazdı: “Hekimlerin çare bulamadığı fistüllere ve kedere çok iyi gelen, şifa gücü denenmiş bir yerli otu keşfettim.” Tütünün hem yaprakları hem de toz haliyle deneyler yapan Nicot bitkiyi Fransa’ya, hastalıklarını bildiği önemli şahsiyetlere ayrıntılı reçetelerle birlikte gönderdi. Rivayete göre aynı yıl Fransa kraliçesi Catherine de Medicis’nin bir hizmetçisi, Nicot’nun çıbanlarının üzerine tütün yaprakları sarması tavsiyesine uyarak mucizevi biçimde iyileşti. Bunun üzerine kraliçe hiç geçmeyen migreni için Nicot’ya başvurdu.
Nicot daha Lizbon’dayken, tütün yapraklarını toz haline getirmiş, burundan çekilen bu tozu baş ağrısı ilacı olarak kullanmış ve bunda başarılı olmuştu. O zamanlar baş ağrısından kasıt sadece fiziksel ağrı değildi. Psikolojik sıkıntılar, melankoli, depresyon da baş ağrısı sayılıyordu. Gerçekten de, tütünün hem sakinleştirici hem de uyarıcı etkisi bu tür gerilimleri hızla ortadan kaldırabilir; özellikle de okkalı bir tutam buruna çekildiğinde. Nitekim Nicot da kraliçesine kurutularak toz haline getirilmiş tütün yapraklarını burnuna çekmesini tavsiye etti, kraliçe hapşırdıkça rahatlayacaktı. Catherine de Medicis tavsiyeye uydu ve o kadar büyük bir rahatlama hissetti ki, buruna tütün çekilmesini hararetle savunur oldu.

BEYNİ SİYAH KABUKLA KAPLIYOR MU?

Botanikçi Chareles Etienne ile Jean Liebault 1570 tarihli bir tarım ve ziraat kitabında tütün bitkisine, Jean Nicot’dan yola çıkarak Nicotiana dediler. Böylece bitkinin bilimsel adı Nicotiana olarak kaldı. Tütünün içerdiği toksine de, ki ancak 19. yüzyılda keşfedilmiştir, nikotin adı verildi.
İyileştirici güç efsanesi git gide yayılan ve eczanelerde satılmaya başlayan tütünle ilgili ilk şayia 17. yüzyılda çıktı. Tütün içenlerin beyninin siyah bir kabukla kaplanıp kaplanmadığı tartışması daha başlangıçtı. Ardından tütün üreticilerinin büyük paralar kazandığın gören krallar ve imparatorlar bu bitkiye ağır vergiler koydu. Artık yavaş yavaş tütünün sağlığa zararları da vurgulanmaya başladı. Tıbbın tütüne bakışı 19. yüzyılda daha da olumsuzlaşmaya başlamış, 20. yüzyılda artık asla barışamayacakları bir raddeye varmıştı. Bugün tütün hem devletler için çok ciddi bir gelir kaynağı hem de sağlık sektörünün mücadele ettiği en temel “ürün.”  
Detlef Bluhm’un kitabı tütünün varoluştan tukaka edilişine uzanan süreçte yaşananları aktarmakla kalmıyor, bir zevk ve kültür aracı olarak edebiyat, sinema, sanat ve yaşamdaki yerine de odaklanıyor.
Keyifle okuyacaksınız.    

*


İKİ TAVSİYE

Pulitzer’li yazar, toplumsal eşitsizlikler ve şiddet karşısında kararlılığın gücünü vurguluyor. 1960’lar Amerika’sında sivil hak arama hareketlerinin ortasındayız; Meridian lisede hamile kaldığı için okulu bırakmak zorunda kalmıştır… Kültür tarihinin önemli isimlerinden Huizinga ise 1919 tarihli kitabında, 14 ve 15. yüzyılın Fransa ve Hollanda’sında yaşam, düşünce ve sanat formlarını anlatıyor    

 

Meridian (Alice Walker / Doğan)
Meridian (Alice Walker / Doğan)

 

 

 Ortaçağın Sonbaharı (Johan Huizinga / Alfa)
Ortaçağın Sonbaharı (Johan Huizinga / Alfa)

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!