Türkiye’deki kadın cinayetleri artık kanayan bir yara olmanın da ötesinde. Durumun vahametini anlatacak kelime kalmadı. Ama bazı sosyal çalışmalar, sebep ve sonuçları anlamamız bakımından önemli. Sayıları bir hayli az olan bu çalışmalardan biri yeni piyasaya çıktı: “Baba Anneyi Öldürdüğünde.” Şiddet sebebiyle yaşamını yitiren kadınların, bu ağır şiddetin hem mağduru hem de tanığı çocuklarına odaklanıyor Gamze Erükçü Akbaş.

“2017’de yayınlanan araştırmamızın sonuçlarına göre birlikte olduğu ya da boşandığı erkekler tarafından öldürülen kadınların yarısı, aynı zamanda bir anne. Her üç çocuktan biri, annesinin babası tarafından öldürüldüğü ana bire bir tanıklık ediyor. Annesinin babası tarafından boğularak, vurularak, bıçaklanarak, yakılarak öldürülmesine şahit olan çocuklar bunlar. 2000’li yıllardan sonra artan kadın cinayetleri düşünüldüğünde, Türkiye’de bu travmayı yaşayan on binlerce çocuk var” diyen sosyal hizmet uzmanı Akbaş Türkiye’nin farklı bölgelerinde gerçekleşmiş bu cinayetleri anlayabilmek içi saha çalışmaları gerçekleştirmiş. Altısı çocuk, on yedisi çocuklara bakım veren büyük abla, anneanne, teyze, dayı, yenge, amca gibi yetişkinlerle gerçekleştirdiği bu görüşmelerde kadın cinayetleri risk faktörleriyle ve cinayetten etkilenen 47 çocukla ilgili bilgi toplanmış. Yaptığı görüşmelerde kadınların evlilik öykülerine, çocukları ile ilişkilerine, partner şiddeti deneyimlerine ve cinayete giden süreçte neler yaşandığına; çocuklarınsa cinayet öncesinde ve sonrasında yaşadıklarına, bu durumla baş etme biçimlerine odaklanmış. Ben de kendisine birkaç soru sordum.

 

“KADIN CİNAYETİNİNİN BAHANESİ OLAMAZ”

Bu kadar görüşme ve incelemeden sonra sizin tespitiniz ne; kadın cinayetlerinin en temel sebebi ne sizce?

Kadın cinayetlerini ele alırken, bu cinayetleri istismarcı erkekler ve onların davranışlarıyla doğrudan ilişkili biçimde açıklayan etik bir duruş söz konusu olmalı. Bir kadın, erkek şiddeti sebebiyle yaşamını yitirdiğinde, cinayeti kadının davranışları ile açıklamaya dönük bazı eğilimlerin varlığı dikkat çekiyor. Oysa erkek şiddetini, şiddet uygulayan erkek değil de salt kadın üzerinden açıklamak kadını suçlamanın başka bir formu. Çünkü hiçbir kadın cinayetinin sebebi ya da bahanesi söz konusu olamaz. Aslında sorduğunuz sorunun birden fazla dinamiği var. Cinsiyet eşitsizliği, ya benimsin ya toprağın zihniyeti, namusun yalnızca kadın ile ilişkilendirilmesi yani çarpıtılmış namus algısı, erkeklik krizi ve erkeklerin duygularından kopuk yetiştirilmesi gibi birden fazla karanlık zeminden söz edebiliriz.

Çözüm olarak kimi eğitimden, kimi ekonomiden, kimi polisiye tedbirlerden bahsediyor. Kadın cinayetlerini durdurmanın, önüne geçmenin yolu var mı?  

Kadın cinayetleri kesinlikle önlenebilir cinayetler. Bunu önlemenin tüm yolları, bu tedbirlere karar veren kolluk kuvvetleri ve aile mahkemeleri tarafından aktif biçimde kullanılmalı. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında yer alan kadınlara yönelik koruyucu, erkeklere yönelik önleyici tedbirlerin nitelikli biçimde uygulanması gerekiyor. Bu tedbirlerden en sık kullanılanı, erkeklere uzaklaştırma kararı verilmesi. Fakat ısrarlı takipçi erkekler açısından uzaklaştırma kararı ihlalleri çok büyük bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bu karara uymayan erkeklere yönelik zorlama hapsinin caydırıcılığını artırmak durumundayız. Buna ek olarak, uygulamada kadının iş yerinin, kimlik bilgilerinin değiştirilmesi ya da erkeğin silahını kolluğa teslim etmesi gibi tedbir kararlarına daha az başvuruluyor. Bu tedbirler de göz ardı edilmemeli, çünkü kadınları şiddetten korumada oldukça değerli hepsi.

Çoğunlukla boşanma arifesindeki veya uzaklaştırma kararı ertesi işlenen cinayetler göze çarpıyor. Bir kadını onu öldürmeyi planlayan bir kocadan korumanın yolu ne?

Bu kısma kitapta da uzun uzun yer verdim. Salt ceza değil aynı zamanda davranış değişikliği yaratma çalışmaları temel alınmalı. Ceza ve rehabilitasyon dengesi önemli. Şiddet uygulayan erkeklere yönelik öfke kontrolü, mola tekniği, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik bilinç yükseltme çalışmaları, şiddetin yasal ve sosyal maliyeti gibi çeşitli eğitimleri çok kıymetli buluyorum. Bu eğitimlere katılmayan, eğitimlere katılmasına rağmen davranış değişikliği gerçekleştirmeyen erkekler yeniden yasal yaptırım ile karşı karşıya gelmeli. Ayrıca kitaptaki bazı olgularda erkeklerde tedavi edilememiş bazı ciddi alkol bağımlılığı gibi problemler de söz konusu. Bu noktada erken müdahale, yani kadınlar yaşamını yitirmeden önce gerçekleştirilecek her türlü olumlu adım hızlıca atılmalı.

“SEVMEK, YAŞAMAK, ÖLMEK İNSANCA OLMALI”

Siz de 2000’lerden sonra kadın cinayetlerinin arttığını söylüyorsunuz. Bir teze göre zaten hep çoktu ama şimdi medyaya daha çok yansıdığı için artmış gibi görüyoruz. Gerçekten arttı mı? Arttıysa 2000’lerde hangi koşullar değişti ki, sayı arttı?

Aslında toplum olarak değişiyor ve dönüşüyoruz. 2000’li yıllardan sonra boşanma oranlarındaki artış dikkat çekiyor. Kitapta da yer verdiğim gibi boşanma kadınların ve erkeklerin medeni hakkı iken maalesef ülkemizde krize dönüşüyor. Kadınların bir bölümü şiddet gördükleri bu hayattan boşanarak kurtulmaya çalışıyor. Fakat boşanmayı başarsa bile bu sefer de ısrarlı takipçi erkekler tarafından yeniden beraberliğe zorlanıyorlar. Açıkça ya benimsin ya toprağın zihniyeti kadınları öldürüyor. Bu bağımlılık ilişkisinin istismarcı erkekler tarafından sorgulanması gerekiyor. Ayrıca kadınlar eğitim ve çalışma gibi hakları kullanmak istiyor. Kadınlar; artık ev içi alana değil kamusal alana çıkmak, kendini var etmek istiyor. Kendilerinden beklenen geleneksel ev içi bakım ve temizlik rollerine rağmen; kendi hayatlarına dair karar almak ve farklı biçimlerde güçlenebilmek istiyorlar. Bu güçlenme süreci istismarcı erkekleri endişelendirebiliyor ya da onların iktidarını sarsabiliyor. İktidarının sarsıldığını düşünen istismarcı, şiddet yoluyla bu iktidarı sağlamlaştırmaya çalışıyor. “Bu cinayetler hep vardı ya da arttı mı” tartışmalarından ziyade, enerjimizi bugüne ve “kadınları nasıl koruyacağız” sorusuna odaklamak daha doğru. Edip Cansever’in dediği gibi, bu dünyada bir yerimiz varsa sevmek, yaşamak ve ölmek insanca olmalı.

Sizce medyada yapılan haberler kadın cinayetleri açısından bir duyarlılık yaratıyor mu, yoksa tam tersine bunları körüklüyor mu?

Az evvel bahsettiğim gibi, cinayeti kadının davranışları üzerinden açıklayan haberleştirmeleri asla doğru bulmuyorum, bu aynı zamanda basın etiğine de uygun değil. Örneğin “saçlarını sarıya boyattığı için öldürdü” ya da “eşine yemek yapmadığı için öldürüldü” gibi haberleştirmeleri asla doğru bulmuyorum. Haberler, kadını öldürmenin bir insan hakkı ihlali olduğu ve bunun en temel yaşam hakkına mal olduğu söylemine odaklanmalı. Ayrıca aşk ya da namus cinayetleri gibi kelimeler asla kullanılmamalı.

Gamze Erükçü Akbaş
Gamze Erükçü Akbaş


"KENDİ AİLELERİ DE YALNIZ BIRAKIYOR”

Gelelim çocuklara… Annesi öldürülmüş altısı çocuk, altısı yetişkin evlat ile görüştünüz. Ortak tepkileri ve vurguları neydi bu çocukların?

Çocuklara ulaşamadığım durumlarda onlara bakım veren yetişkinlerle görüştüm bu çalışmada. Toplam yirmi üç derinlemesine görüşme gerçekleştirerek annesini şiddet sebebiyle yitiren kırkı aşkın çocuğun yaşamını öğrendim. Bu çocuklara dair söyleyeceğim en temel şey, anneyi baba şiddeti sebebiyle yitirmenin çocuklar ve yetişkin evlatlar için unutulmayacak bir yaşantı oluşu. Aynı zamanda ölümü kabullenmenin zor olduğunu da ifade etmişti çoğu. Bazısı “keşke kalp krizi gibi bir şey olsaydı da eceliyle ölseydi” dedi görüşmemizde. Travmatik kayıplar yas sürecini daha zor hale getirebiliyor.

Anlatılan hikâyelerden, çoğunlukla ailelerin de öldürülen kızlarını cinayetler öncesi biraz yalnız bıraktıkları duygusuna kapıldım. Öldürülen kadınların yakınları, çoğunlukla ilgisiz davrandıklarından, bu cinayetleri engelleyebileceklerinden dem vuruyor. Ama son pişmanlık fayda etmiyor tabii. Bu duygularında samimiler mi sizce?

Evet, bazı olgularda kadınları kendi kök ailesi de yalnız bırakabiliyor. Bunun sebebi, içinde ağır şiddet olsa da bu beraberliğin devam etmesi gerektiğine ilişkin “kutsal aile” söylemi. “Aile içinde olan aile içinde kalır, aile kutsaldır, yuvanı dağıtma, boşandığında her şey daha iyi olmayacak” gibi olumsuz davranış ve yönlendirmeler, kadınların kök ailelerinin yaklaşımını açıklıyor. Şiddet uygulayan erkeğe hak verme de bunların içinde. Geç kalınmışlık ve buna bağlı suçluluk duygusu hissedebiliyor bazısı cinayet sonrası.

Annelerinin babaları tarafından öldürülmesi, geride kalan çocukların hayatına nasıl yansıyor? Bu çocukların üçte birinin annesinin öldürülmesine bizzat tanık olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar nasıl travmalar yaratmış onlarda?

En ağırı bir çocuğun annesinin öldürüldüğü ana tanıklık etmesi. Bu çocukların psikiyatrik açıdan da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Cinayet anına tanıklık etmeyen çocuklar da oldukça etkileniyor olanlardan. O ana tanıklık etmese de annesini evde ölü bulan ya da yan odada olup annesinin öldürüldüğü anın çığlığını duyan çocuklar var. Çocukların neler yaşadığına kitapta yer verdim. Çocuklar, uygun, sağlıklı bir yetişkin bakım verenin desteği ve kitapta açıkladığım yas danışmanlığı, travma odaklı bilişsel davranışçı terapi gibi psiko-sosyal destek çalışmaları ile iyileşebilir elbette. Özellikle ölümün kabulü, yas süreci ve yeni yaşam düzenlemeleri gibi noktalarda çocukların asla yalnız bırakılmaması gerekiyor. Bu nedenle cinayet sonrası ilk bir yıl, hatta gereken durumlarda daha uzun süreli olarak çocukların takip edilmesi gerekiyor. Yaşananlar çok ağır fakat geride kalan çocukların iyileşemeyen, yaşam boyu sürecek travmanın mağdurları olarak anılmasını ve böyle muamele görmesini asla doğru bulmuyorum. Bazı travma çalışmaları dayanıklılık kavramına işaret ediyor ve bize şunu söylüyor: Travmalar bazen kişisel önceliklerimizin ve yaşamın anlamını bulabilmemizin yolu olabilir. Böylesi ağır bir travmadan nasıl anlam çıkabilecek diye de sorabilirsiniz. Zor olabilir ama bunu başaran çocuklar, evlatlar var. Annesini yitirdikten sonra en ufak bir şiddet olayına tahammülü olmayan ve şiddetle mücadele eden çocuklar tanıdım, yaşamını daha güçlü bir biçimde yeniden inşa eden çocuklar var. Eğitime önem veren, kardeşlerine olumlu örnek olan ve hayatlarında asla şiddet istemeyen çocuklar var. Çünkü şiddetin bir insanı ne denli etkileyebileceğini bizzat deneyimleyen çocuklar bunlar.

“BABANIZ İZİN VERMEZ YAVRUM”

Sizi en çok etkileyen kadın cinayeti ve geride kalan çocuk, hangisiydi ve neden? 

Her bir kadın cinayeti olgusu beni çok etkiledi aslında. Erkek şiddet sebebiyle yaşamını yitiren kadınların öyküsünü yazmam kolay olmadı. O öyküleri yazarken bazen gözyaşlarıma engel olamadım. Olgulara bir bütün olarak baktığımda aklıma ilk gelen, evli olduğu erkek tarafından uykusunda ateşe verildikten sonra hastaneye götürülen kadının öyküsü oldu. Çocukları “Anne tedavi için İstanbul’a gideceğiz, iyileşeceksin” dediğinde “Babanız izin vermez yavrum” diyen bir kadının öyküsü bu. Bu cümlelerden kadının hayat boyu yaşadığı baskı ve kısıtlanmayı tahmin etmek zor değil. Bu kadının evladı, en çok etkileyen çocuk oldu sanırım. Annesinin ateşler içinde olduğu halini gördüğünde evde yangın çıktığını zanneden, çevreden yardım isteyen bir çocuktu bu.

Cinayet sonrası akrabalarının yanında kalan çocuklar mı, devlet kurumlarında bakılan çocuklar mı travmalarını daha kolay atlatıyor? 

Buna dair bir şey söylemek güç. Çünkü önemli olan bakımın niteliği, aile yanında olup bazı olumsuz aktarımlara ve muamelelere maruz kalan çocuklar söz konusu olduğunda çocuğun duygusal gelişimi açısından sağlıklı bir ilerlemeden bahsedemeyiz. Aile yanına yerleştirmede en önemli unsur, çocuğun bağlanma özelliklerine bakabilmek. Çocukların anneleri hayattayken sağlıklı bağlandığı diğer yetişkinler (anneanne, teyze, hala gibi) yerleştirmede öncelikli olarak ele alınmalı. Tabii ki bu kişilerin çocuğa bakım vermeye alışık kişilerden oluşması ve kesinlikle çocuğa yönelik olumsuz bir aktarıma sahip olmaması gerekiyor. Yerleştirme konusunda yapılan değerlendirmenin olmazsa olmazı var: Çocuk katılımı. Çocuk katılımı yoluyla, yani çocuğun kimin yanında kalmak istediğine kendisinin karar vermesi yoluyla çocukların kendi hayatları üzerinde kontrol duygusunun artırılması gerekiyor. Eğer yerleştirme için uygun bakım veren yoksa, çocuklar koruyucu aile gibi toplum temelli bakım hizmetinden yararlandırılabilmeli. Bazı aileler çocukla nasıl iletişim kurması gerektiğini bilmiyor. Buna dair öneriler de yer alıyor kitapta. Aynı şekilde devlet kurumları için de geçerli söylediğim; bu kurumlarda çalışan personel çocukların neler yaşadığının farkında mı, çocuklara doğru biçimde yaklaşabiliyor mu, çocuklar sosyal hizmet uzmanı ya da psikolog gibi kişilerden psiko-sosyal destek alabiliyor mu buna bağlı.


*

 
İKİ TAVSİYE

Alfa, Polonyalı bilimkurgu ustasının iki kitabını yeniden basmış. İlkinde altı kişilik mürettebatın zorunlu iniş yaptığı “Aden” gezegeninin garabeti, ikincide 127 yıl sonra “Yıldızlardan Dönüş” yapan astronotun bulduğu dünyayı anlama çabası var. Toplumun küresel değişiminin kapsamlı bir analizini yapan Beck ise, farklı bir modernlikle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor.   

 

Aden (Stanislaw Lem / Alfa)

 

 


Risk Toplumu (
Ulrich Beck / İthaki) 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!