Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


1996’da yayınlanan “The End of The World” (Dünyanın Sonu) kitabıyla varoluşsal risk çalışmaları alanının kurulmasına yardımcı olan Kanadalı filozof John Leslie’ye göre, önümüzdeki beş yüzyıl içinde insanların soyunun tükenme ihtimali yüzde 30’dur. Son yayınlanan yazısında, merhum Stephen Hawking de insan türü için bir yok oluş süresi belirlemişti: “Öyle ya da böyle, önümüzdeki 1000 yıl içinde bir nükleer savaş veya çevresel felâketin dünyayı sakat bırakması kaçınılmaz.” 2008’de Oxford Üniversitesi İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’nün –varoluşsal riskleri incelemek için oluşturuldu- düzenlediği sempozyumda bir grup uzman, 2100 yılına ulaşamadan insanlığın soyunun tükenmesi olasılığının yüzde 19 olduğu sonucuna ulaştı. Bu, yirmi ikinci yüzyıla ulaşma şansımızın beşte dört olduğu anlamına geliyor.
2003’te yayımlanan kitabında, İngiliz Kraliyet Astronomu ve Cambridge Üniversitesi Varoluşsal Risk Araştırma Merkezi (CSER) kurucu ortağı olan Martin Rees daha da ileri gitti. Ona göre, insanlığın başarılı bir şekilde bu yüzyılı atlatabilme şansı yazı turayla belirlenebilir –yani yarı yarıya. Rees şöyle diyor: “Sadece birkaç kişi, hatta bir birey, yanlışlıkla veya kasten, çok geniş bir şekilde yayılabilen, hatta küresel olarak bile hissedilebilecek bir felâkete neden olabilir. Küresel köyümüzün birkaç delisinin de olacağını düşünüyorum.”

KIYAMET GÜNLERİ (Bryan Walsh / Çev: Ahmet Can Ay /Profil)
KIYAMET GÜNLERİ (Bryan Walsh / Çev: Ahmet Can Ay /Profil)


VAROLUŞSAL RİSKLER VE TEDBİRLER


Ne kadar tehlikedeyiz? Yok oluşumuza ne sebep olacak? Kendimizi ve geleceğimizi nasıl kurtarabiliriz? 15 yıllık bilim muhabiri ve Time editörü Bryan Walsh, 2017 yılında dergiden ayrılmış ve bu sorular üzerine çalışmaya başlamış. Dünyanın karşılaştığı mevcut tehditler hakkında insanları bilgilendiren ve bu tehditlere nasıl karşı koyabileceğimizi sorgulayan bir kitap yazmak istemiş. Konuları araştırmış, alanlarının uzmanlarıyla konuşmuş. “Okuyacağınız sayfalarda, sizi varoluşsal riskle tanıştıracak bir tur düzenleyeceğim ve hayatta kalmak için bir yol çizeceğim” diyor. Peki ne yapıyor “Kıyamet Günleri”nde yazarımız? Anlatalım.
- Uzaydan gelen meteor ve kuyruklu yıldız tehlikesini değerlendirip, astronomlarla birlikte bu gezegendeki geleceğimizi karartabilecek dünyaya yakın nesnelerin avına çıkıyor.
- Çok tehlikeli olmalarına rağmen hak ettikleri ilgiyi görmeyen, Amerika’nın ilk milli parkının altında yatan da dahil, tüm süper volkanların bu gezegende yaşamı nasıl tekrar tekrar altüst ettiğinden bahsediyor.
- İnsan kökenli varoluşsal riskin ortaya çıkış yerini, korkunç bir güzelliğin doğduğu New Mexico’daki Trinity test alanını ziyaret ediyor.
- Hızla ilerleyen küresel ısınmayı durdurmakta başarısız olan iklim değişikliği konferanslarının iç yüzünü ortaya koyuyor, günümüzün geleceğe ne borçlu olduğunu sorguluyor.
- Yirmi birinci yüzyılın ilk küresel salgın hastalığına dair anılarını ve birbirine bağlanan dünyamızda basit bir virüsün neden bir felâkete yol açabildiğini anlatıyor.
- Sentetik biyoloji ile hayatı baştan yaratan bilim insanlarının omuzlarının üstünden bakıyor ve süper zeki yapay zekânın (AI) yükselişinin hoş karşılanması gereken bir şey mi, korkulması gereken bir şey mi, yoksa sadece inanılmaması gereken bir şey mi olduğunu soruyor.
- Dünya dışı uygarlıkları arıyor ve şimdiye kadar sessiz kalmış kozmosta kendi kaderimize dair hiçbir ipucu var mı, bulmaya çalışıyor.
- Felâket önünde sonunda geldiğinde türümüzün, kurtuluşa imkân vermeyen şeylere inat nasıl hayatta kalabileceğini açıklıyor.


EN AZ BEŞ KEZ YOK OLDUK


Walsh’ın anlattığına bakılırsa, dünyanın 4.5 milyar yıllık tarihi boyunca yaşam, kitlesel dalgalarla en az beş kez neredeyse tamamen yok oldu ve bu yok oluş genellikle gezegendeki bütün yaşama bir nokta koyan büyük bir doğal felâketle gerçekleşti: Meteor çarpmaları, süper volkan patlamaları, hatta uzaydan gelen gama ışıkları… Mesela 66 milyon yıl önce, 10 kilometre çapında bir meteorun çarpmasıyla gerçekleşen dinozorların ölümü bir kitlesel yok oluş olayıydı. Dünyada yaşamış olan türlerin yüzde 99’unun soyu tükendi. Bazıları yeni türlere evrildi ancak çoğu sadece yok oldu.
Aynı kader bizi de bekliyor olabilir, hatta bu çok yakında olabilir. Zaten buna inananların sayısı da hiç az değil. Reuters’ın 2012’de yirmiden fazla ülkede yaptığı ankete cevap verenlerin yüzde 15’i dünyanın sonunu göreceğine inanıyor. 2015’te Amerika, Britanya, Kanada ve Avustralya’yı kapsayan bir ankette katılımcıların çoğunluğu, yaşam tarzımızı kökünden değiştirecek bir tehdidin gelecek yüzyıl içinde gelme olasılığının yüzde 50 ve üzeri olduğunu; dörtte biriyse, aynı zaman dilimi içinde insanlığın bütünüyle yok olma olasılığının yüzde 50 ve üzeri olduğunu söylüyor. Çoğu Amerikalı, yaşamın, günümüze kıyasla 50 yıl önce –bir nükleer savaşın her an gerçekleşme olasılığının olduğu o zamanlarda- daha iyi olduğuna inanıyor. 2018’de, bir BM bilim panelinde, küresel felâketin önlenmesi adına karbon salınımlarının azaltılması için dünyanın yalnızca 12 yılı kaldığı duyuruldu. Felâkete inanç o kadar baskın ki, Netflix’deki dizilerin neredeyse yarısı ve son dönem çekilen filmlerin en çok izlenenleri dünyanın sonunu anlatıyor bize: The Walking Dead, Hunger Games, Avengers: Endgame…
Ancak ortada ironik bir durum da var: Varoluşsal panik -insanların çoğu için- koşulların tarihte hiç olmadığı kadar iyi olduğu bir dünyada yayılıyor. 2018’de, tarihte ilk kez, dünya nüfusunun yarısından fazlası “orta sınıf” veya “zengin” olarak nitelendirilecek duruma geldi. Son 25 yılda bebek ölümlerinde yüzde 50’den fazla düşüş görüldü. Silahlar daha ölümcül olmasına rağmen savaştan kaynaklanan ölüm oranı altı yüz yıl öncesine kıyasla daha az. “Bu miktarlar size çok anlamsız geliyorsa kendinize şu soruları sorun” diyor Walsh: “Küresel bir savaşın 60 milyondan fazla insanı öldürmesinin üzerinden çok zamanın geçmediği elli yıl öncesinde doğmayı tercih eder miydiniz? Antibiyotiklerin olmadığı, bir enfeksiyonun sizi öldürebileceği yüz yıl öncesinde? Ortalama insan ömrünün 30 yıl olduğu bin yıl önce? Hiç sanmıyorum…”

BULUNABİLİRLİK ÖNYARGISI


Walsh’a göre şimdinin kıymetini bilmiyorsak bu, geçmişi tam olarak anlamıyor ve geleceği günümüz gibi olacak sanıyor oluşumuzdan. Bunun psikolojideki adının “bulunabilirlik önyargısı” yani insanların, kendi tecrübelerine göre en çok görünür ve çarpıcı bulduklarından etkilenme yatkınlığı olduğunu söylüyor. Bulunabilirlik önyargısı, bir intihar saldırısı haberi görünce aşırı tepki vererek terörizm tehlikesine odaklanmamıza, gerçekte bu olayların azaldığını gösteren verileri görmezden gelmemize sebep olan şey. Dikkatimizi en çok çeken mevcut riskler, en çok umursadığımız riskler; bu yüzden yasal düzenlemelerimizin çoğu mantıkla değil krizlerle belirleniyor.
Bulunabilirlik önyargısının sebep olduğu miyopluk yüzünden, hep kötüye gidiyor görünen şeylere takılır ve ne kadar ilerleme kat ettiğimizi görmeyiz. Bu psikolojik önyargı, hiç tecrübe etmediğimiz çok büyük tehlikelere ve tehditlere gerekli tepkileri vermememize sebep olabilir. Çok azımız kendi hayatımızda gerçekten kayda değer derecede kötü felâketleri yaşadık. Hiçbirimiz, çarpmak üzere gezegenimize doğru gelen bir meteoru görmedi veya insanlığı yok etme tehlikesi olan bir hastalığın yayılışına şahit olmadı. Bu tehditlerin bizim için bulunabilirliği olmadığından, her ne kadar bilim ve istatistik bize aksini söylese de, onları gerçek olarak göremeyiz. Geleceğin geçmişten çok farklı olabileceğini anlayamayışımız, her şeyden önce insan psikolojisinin bir eksikliği.
Yazarımız, bu eksikliğin, türümüzün sonunu getirecek şey olabileceği düşüncesinde: “İşlerin ne kadar kötüye gidebileceğini bildiğimizi sanıyoruz, ancak insanoğlunun başına gelmiş olan en kötü felâketler –iki dünya savaşı, 14. yüzyılda yaklaşık 200 milyon insanı öldüren Kara Veba, en büyük hortumlar, en şiddetli depremler-, bu kitapta işleyeceğimiz, şu anda karşı karşıya olduğumuz risklere kıyasla ufak bir taşa ayağımızın takılması gibidir. Bu riskler, insanlığın bildiği en karanlık günlerden daha karanlık günleri getirebilir. Bunlara varoluşsal riskler denir, insan ırkının varlığını sonlandırabilecek risklerdir…” Ve bu sadece bizimle ilgili bir konu değil. Oğullarımız, kızlarımız, yeğenlerimiz ve onlardan sonra gelecek –ama insanlık hikâyemiz şimdi sona ererse gelemeyecek daha doğmamış milyarlar hatta trilyonlarla ilgili…
Kıyamet Günleri, “tehlikenin farkında mısınız” diyen, ama aynı zamanda reçeteler de sunan bir çalışma. Dünyanın sonunu merak edenlere…
(Yayıncıya not: Kitabın çevirmeni Ahmet Can Ay mı, Ahmet Savaş Ay mı, karar verin…)


*

İKİ TAVSİYE


Yazlarını deniz kıyısında, aralarından birinin motelinde geçiren bir ailenin fertlerinin değişimine oda oda tanık oluyoruz. Truva Savaşı’nı Akhilleus, Odysseus ve Agamemnon gibi intikamcı erkeklerin ağzından değil de, Akhilleus’un köle aldığı kadının, Briseis’in bakışıyla okumak isterseniz, buyurun.

Şeref Motel (M. Caner Alper / Doğan)
Şeref Motel (M. Caner Alper / Doğan)

Kızların Suskunluğu (Pat Barker / İthaki)
Kızların Suskunluğu (Pat Barker / İthaki)

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!