Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

JAPONYA NASIL JAPONYA OLDU (Jonathan Clements / Çev: Cansen Mavituna / Metropolis Yayınları)

“Japonlar yapıyor abi” dönemini çoğunuz hatırlarsınız; ama bu dönemin artık bittiğinin muhtemelen farkında değilsiniz. Japon mucizesi uzunca bir süredir durgunlukla boğuşuyor ve onu örnek alan ülkeler tarafından çoktan geçildi bile. Bu kitap, pek üzerinde durulmayan bu dönemi, 70 yıl öncesinden başlayarak ele alıyor.
1980’li yılların Batı medyasında, Japonların bir zaman sonra dünyanın hâkimi haline gelip tüm Batılı şirketlere sahip olacağına dair analizler yer alırdı. Ancak böyle olmadı. Parlak başarılar yakalayan Japonya, hemen ardından bitmek bilmeyen bir durgunluğa girdi. Pek çok Japon markanın önemli sektörlerde liderliğini koruması sayesinde Japonya’nın sınırları dışında bu olumsuz durum pek göze çarpmadı. Ama Japonya’nın yumuşak gücünün dinamosu sayılan bilgisayar oyunları ve bunların oynandığı cihazların üretimi gibi sadece birkaç sektör, bu uzun durgunluk döneminde gelişmeye devam edebildi.
Japonya’nın 20. yüzyılın ikinci yarısında süratle elde ettiği güçlü konum, bugün komşusu Çin’in göz kamaştırıcı yükselişinin gölgesinde kalmış durumda. Üniversite öğrencilerinin bölüm tercihleri ve yüksek lisans araştırma fonları üzerinde çok daha fazla nüfuz sahibi olan Çin’in yanında Japonya artık eskisi kadar konuşulmuyor; hem basın hem de akademi için geçerli bir durum bu. Bunun yanında Asya Kaplanları’nın daha ufak çaplı olanları da Japon modelini takip ederek büyük başarılara imza attı. Mesela bir zamanlar Toshiba marka bilgisayarlar için çip, Sony marka televizyonlar için de ekran üreten Güney Koreli Samsung şirketi bugün kendi bilgisayar ve televizyonlarını üretip dünya çapında pazarlıyor.

Yıllardır içinden çıkamadığı durgunluktan kurtulabilmek için büyük çaba sarf eden Japonya, yetmezmiş gibi 2011 yılında art arda gelen felâketlerle sarsıldı: Tohoku Depremi, tsunami ve bunu takip eden nükleer kaza. Bugün daralan bir ekonomide düşük tüketim-yüksek tasarruf döngüsüyle karşı karşıya olan ülke, teşvik paketleri ve 2021’e ertelenen Tokyo Olimpiyatları’nın getireceği fırsatlara bel bağlamış durumda.

Uzakdoğu Asya tarihi ve kültürü üzerine çok sayıda çalışması bulunan Clements, Japonya’nın bu yüzünü anlatıyor bize. “Üniversitelerin tarih bölümlerinde Japonya tarihine ayrılan dersler farklı bir tarihlendirmeyi tercih ediyor; genelde asırlarca sürmüş izolasyonun ardından Japonya’nın dışa açıldığı 1850’li yıllarla başlayıp 1945 civarında son buluyor bu türden dersler” diyor yazar. Onun kitabıysa modern Japonya tarihini anlatırken II. Dünya Savaşı’ndan başlayıp günümüze kadar geliyor, yani insan ömrüne sığabilecek bir dönemi ve olayları aktarıyor. Sebebini de şöyle açıklıyor Clements: “Bu kitap ardı arkası kesilmeyen felâket ve skandallara odaklanarak, Japonya’nın 70 küsur yıllık hikâyesinin olumsuz taraflarını öne çıkarıyor gibi gelebilir size. Japon toplumundaki olumlu gelişmelere ve dönüm noktalarına elbette değiniyorum, fakat tarihi sürükleyen ve toplumları değişmeye iten şey, mevcut dengedeki bozulmalardır çoğu zaman.”

21. yüzyılın başlarında olup bitenler Japon Yeni’nin ve şirketlerinin gücüne gölge düşürse de, hâlâ güçlü bir ekonomiye ve büyük bir pazara sahip Japonya. Üstelik Çin veya Güney Kore gibi Japon modelini takip edip kalkınan Asya ülkelerinin geleceği hakkında, Japonya’nın bugününe bakarak, çok da hayırlı olmayan kehânetlerde bulunulabilir. Olumlu ya da olumsuz, iki açıdan da göreceksiniz Japonya’nın yakın tarihini…


*


İNGİLTERE’NİN KISA TARİHİ (Simon Jenkins / Çev: Uygur Kocabaşoğlu / İletişim Yayınları)

İngiltere’ye (England) başka bir açıdan yaklaşmak, en doğru açıdan yaklaşmak olacaktır. Bu vesileyle bir kelimenin daha sırrını çözmüş oluyoruz; şöyle ki:
Avrupa ana karasından gelen Germen kabileleri, Britanya Adaları’nın doğu kıyılarını istila ettiklerinde buranın yeni adını da beraberlerinde getirdiler. Yola çıktıkları Almanya ve Danimarka kıyılarının çizdiği “angle”den yani “açıdan” ilham alıp, buraya “anglü” adını taşıdılar. Onların kuzey-doğu kıyılarında yerleştikleri yerler önce Angle-land (Angle toprağı) ve daha sonra da England (İngiltere) şeklinde adlandırıldı. Yani İngiltere, karşı kıyıdan bakıldığı için İngiltere oldu. Yeni gelen istilacılar “eski Britonlar” denen sakinleri kısa sürede batıya ve kuzeye, Hadrian Seddi’nin ötesine, Galler yaylalarına ve İrlanda Denizi’ne sürerek, o zamandan bu yana kabaca aynı kalan İngiltere’nin sınırlarını oluşturdular.
Daha sonra bütün saldırılarda Anglo-Sakson kültürünü ve dilini korudular. Adanın ada olmaktan mütevellit güvenli coğrafyası ve ada halklarının denizci geçmişi sayesinde şaşırtıcı derecede dayanıklı çıktılar. Kısa sürede, kökenleri Sakson özerkliği ve merkezi otoritenin Norman geleneği arasındaki gerilimde yatan ortak bir dil, genel bir hukuk ve ortak bir yönetim sistemi oluşturdular. “Bu gerilim benim hikâyemin leitmotifidir” diyor İngiliz yazar Jenkins: “İngiltere, ‘İngiliz İmparatorluğu’nu kuracak olan Britanya Adaları’nın Kelt yarısı tarafından, akrabalık çekiciyle halkın rızasının, düzenli bir şekilde özellikle savunulan örsü arasında dövülmüş bir ulustur. Sonuç, Magna Carta, III. Henry’nin baronluk savaşları ve Köylülerin İsyanı’yla, Tudorların ve Stuartların dini ve siyasi devrimlerinde doruğa çıkan türden çatışmalar olmuştur. Bu devrimler, Avrupa’nın en istikrarlısı olduğunu kanıtlayan parlamenter bir demokrasiye tabi anayasal bir monarşide karar kılmıştır.”

Jenkins’i bir İngiliz milliyetçisi olarak tanımlasak yanlış olmaz. Kitabını münhasıran İngiltere hakkında yazdığını söylüyor. Galler, İskoçya ve İrlanda’yı kendi tarihleri olan ülkeler olarak görüyor ve onların varoluşlarının yarısından azını, “Büyük Britanya” birliğinin bileşeni olarak yaşadıklarını vurguluyor. Bu da onları Britanya’nın bilinen tarihi içinde ikincil bir yere oturtuyor Jenkins’e göre: “İngiltere; İskoç, Galli ve İrlandalı komşularından farklı görünmek için kendilerine İngiliz diyen, özünde farklı bir ülkedir. İngilizler kendilerini tanımlamada hiçbir zaman iyi olmamışlardır. İmparatorluk güven duygusunun olduğu çağda bu ihtiyacı hissetmemişlerdir. Bugün pek çoğu kendisini Avrupalı olarak görmekten hoşlanmaz ama kelt komşularına karşı kendilerini tanımlamakta da daha başarılı değillerdir. Galler’e, İskoçya’ya ve özel bir hunharlıkla İrlanda’ya karşı sindirme savaşları yürütmüşlerdir. 21. yüzyılın başında kendilerini kültürel olduğu kadar siyasal olarak da İrlanda’dan genelde kopmuş, İskoçya ve Galler’den yarı-kopmuş olarak bulmuşlardır. Birleşik Krallık’ın İngiliz bileşeni böylece garip bir anemik belirsizlik içinde kalmıştır. Bir parlamentosu ve kendine özgü farklı siyasal kurumları yoktur. Britanya’dan ayrı olarak İngiltere ya da İngilizlerden söz etmek çoğu kez birliğin ima ettiği kozmopolitliğe düşman hatta ırkçı bir şekilde ele alınmaktadır. St. George’un İngiliz bayrağı, hafif bir şovenlik ve yabancı düşmanlığı rengi taşımaktadır ve aşırı sağ tarafından benimsenmiştir. Bunu saçma buluyorum. İngiltere, kendini tanımlamaya ve bununla gurur duymaya hakkı olan bir ülkedir. Bu tanımlamanın, onun tarihinin anlatılmasıyla başlaması gerektiğine inanıyorum.”

İşte bu tarihi anlatmaya bu yüzden karar vermiş Jenkins. M.S 400’lü yıllardan başlayarak bu topraklarda tarihsel olarak neler yaşandığını, kimin kiminle kavga ettiğini ve bugüne nasıl gelindiğini aktarıyor kitabında. İngilizlerin isimlerinin nereden geldiğinden Viking istilasına, tarihin ilk anayasası Magna Carta’dan Yüz Yıl Savaşları’na, Yorklar ve Lancasterlar arasındaki Güller Savaşı neticesinde hâkimiyet kazanan Tudorlardan Winston Churchill’e, İç Savaş’tan Britanya İmparatorluğu’nun hâkimiyetini eski kolonisi Amerika’ya kaybedişine, “refah devleti”nden Thatcher’lı yıllara dek ülkenin politik, kültürel, sosyal ve ekonomik dönüşümünü ortaya koyuyor.
Yazar, tarihi düz bir kronolojiden ziyade sebep ve sonuçlar zincirinin halkaları olarak görüyor. Bu nedenle bugün İngiltere’nin bulunduğu yere nasıl geldiğini başarılı bir şekilde anlatıyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!