Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İsviçre’de büyük bir okulun, dünyanın en eski okullarından Le Rosey’nin onursal başkanısınız. Le Rosey’nin tarihçesi 1880’lere kadar uzanıyor. Şimdiye kadar okuldan kaç öğrenci mezun oldu?

1880’den bu yana 10 binden fazla öğrencimiz mezun oldu. Bugün 450 öğrencimiz var. Le Rosey yavaş yavaş büyüdü. 1880’de üç öğrenci ile başladık. O zaman bile uluslararası özelliği vardı. Bu üç öğrencinin biri İsviçreli, biri İtalyan, biri de Almandı…

O zaman bile çok kültürlüydü…

Evet, sonra tedrici olarak büyüdü. II. Dünya savaşına kadar yaklaşık 100 öğrenci vardı. Sonra 200, 300 oldu. Benim Rosey’nin (Roze’nin) başına geçtiğim 1980 yılında okulun 300 öğrencisi vardı. Şimdi 450.

Peki, yaş aralığı nedir?

8-18 yaş arası.

Mezunlarınız arasında çok tanıdık isimler de var. Belçika Kralı, İran Şahı, Mısır Kralı gibi…

İnternete bakacak olursanız, Rosey’li birkaç ünlü isim bulursunuz. Ama biz hiç mezunlarımızdan bahsetmeyiz. Onlar isterse, biz Rosey’liyiz derler.

Önemli olan iyi eğitim vermek diyorsunuz.

Aynen öyle. Rosey’den çok büyük aileler geçti. Bizim görevimiz, hayatlarında çok büyük sorumluluklar üstlenecek bireyleri aramıza alarak onlara bu önemli sorumlulukları taşıyabilmeleri için gerekli eğitimi vermek.


“GENÇLERİ HAFİFE ALMAYIN”

Pandemi süreci herkes için zor oldu, ama eğitim dünyası için ayrıca zordu. Sizce pandemi bize eğitimin yeniden şekillendirilmesi konusunda ne öğretti? Örneğin, “eğitimde binaların önemi azaldı” diyebilir miyiz?

Öncelikle pandemi bize, inanılmaz bir hızla uyum sağlamayı öğretti. Birkaç haftada yerinde eğitimden uzaktan eğitime geçmemiz gerekti. Öğrencilerimize davranış şeklimizi, onlara bilgiyi ne şekilde ulaştıracağımızı ve bu bilgilerin kontrolünü ne şekilde yapacağımızı tamamen yeniden icat etmemiz gerekti. Şanslıyız ki İsviçre’deki okulumuzda, öğrencilerimizi sadece iki ay okulda göremedik; geçen yıl nisan ve mayıs aylarında. Haziran ayında bazıları aramıza katıldı, eylül ayında ise hepsi okulumuza döndü. Sanırım pandemiden, eğitim konusunda çıkaracağımız ilk ders şu: Akıllı, derin ve gerçek tek eğitim sınıfta yapılan eğitimdir. Bir ekranın karşısında tek başına öğrenilmez. Başkaları ile birlikte ve başkalarının karşısında bir şeyler öğrenebiliriz.

Sadece öğretmenler ile birlikte değil, diğer öğrencilerle de birlikte olmak gerekir…

Evet, kesinlikle. Birçok genç için çok zor oldu bu durum. Ben de çok kaygı duyuyorum onlar için. Derslere giremeyen gençler tabii ki sosyalleşme yetilerini kaybediyorlar ama aynı zamanda öğrendikleri de muğlak kalıyor, eğitime ilgileri azalıyor. Umarım en kısa zamanda, esas olan yerinde eğitime tekrar dönülebilir. Yani binalar, eğitimde bir süre daha kullanılacak.

Bazı sosyologlar, “bir kuşak koronavirüs pandemisi sebebiyle tamamen kaybedildi” diyor. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?

Gençlerin direnç kabiliyetini hafife almamak lâzım. Tabii ki şimdi acı çekiyorlar, ama eminim ki eninde sonunda gerçekleşecek olan normalleşme onların tekrar güçlerini toplamalarını sağlayacak. Gençlerin adaptasyon ve direnç kabiliyeti eğitimin esas unsurlarındandır zaten. Biz de bunu hedeflemeliyiz ve bunun için gereken her şeyi yapacağız. Dünyanın tüm eğitimcileri gençleri tekrar aralarında görmek için gereken her şeyi yapıyor, biliyorum. Hızlıca gençleri tekrar bu insani ortama, fikir alışverişine, tartışmalara, çok önemli olan ortak yaşama dâhil etmek gerekiyor.

Tabii ki okul gençlere, çocuklara, başkalarıyla birlikte yaşamayı da öğretiyor. Hatta belki öğrettiği en önemli şey bu. Sosyalleşme imkânı veriyor, başkasını ve karşı cinsi tanımasını da sağlıyor. Bu bağlamda, pandemi sürecindeki uzaktan eğitim, çocukları sosyallikten ya da bazı önemli duygulardan uzaklaştırıyor diyebilir miyiz?

Tartışmasız.

Peki bu telafi edilebilir mi? Daha sonra gençlere tüm bunlar tekrar öğretilebilir mi?

Evet. Biraz önce söylediğim gibi, gençlerin kaybettiklerini kazanma kabiliyeti çok büyük. Bunu telafi edecekler. Ama tabii, okulun en önemli görevlerinden biri, bir toplum oluşturmak. İnsanların birbirini tanıdığı, anladığı, dinlediği ve sevdiği bir toplum. Bunu da ekrandan yapmak çok zor. Yine de ekranlar gençler arasında bir bağ sağladı ve zaten bugünün gençliği ekrandan temaslara, arkadaşlıklara çok alışık. Onlar için, belki bu şok, daha az ekrana alışık olan bizler için olduğundan daha az travmatik. Gençler için şok daha hafif. Ama pandeminin olumlu tarafına bakarsak; sadece ekran karşısında olunduğu zaman ekranların ne kadar sıkıcı olabileceğini de anlamış oldu gençler.

Tabii bugün birden çok ekran var aslında gençlerin dünyasında…

50 ekran bile olsa, sadece ekran olunca, insan tebessümünün yerine geçmiyor.

Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Kürşad Oğuz, Philippe Albert Gudin'le eğitimin geleceğini konuştu.
Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Kürşad Oğuz, Philippe Albert Gudin'le eğitimin geleceğini konuştu.

“ÖĞRETMENİN YERİNE GEÇEMEZ”

Eğitimde teknolojinin rolünden bahsetmemiz lâzım şimdi. Ne düşünüyorsunuz? Eğitimi iyileştirecek mi, zararı olacak mı?

Teknoloji zaten çok büyük ölçüde eğitime girdi. Bugün 20 sene önceki gibi değil eğitim verme şekilleri. Öğretmenlerin elindeki araçlar son derece ileri seviyede, çok etkin. Son yıllarda eğitici eğitimleri de hızlandı. Öğretmenler de mütemadiyen dünyadaki olanaklar konusunda bilgilerini tazelemek zorundalar. Eğitimde, bilgilerin çok önemli bir unsur olduğu kesin ama bilgilerin ne şekilde kullanıldığı da gitgide önem kazanan bir konu. Ve bugün artık öğretmenler bu araçları oluşturmayı, kullanmayı; öğrencilerine dersleri, ödevlerini, düzeltmeleri ekranlar, elektronik sistemler vasıtasıyla aktarmayı öğrendiler. Bugün artık okul toplumla uyum içinde. Bence en önemli soru şu: Yapay zekâ gelince ne olacak?

Ben de bunu sormak istiyordum. Ne olacak?

Bilgileri aktarmak ve bunların kontrolünü yapabilmek için belli bir zekâ düzeyine gelinmesi gerekiyor. Bence hiçbir zaman bir öğretmenin, birlikte çalışmanın, fikir alışverişi yapmanın, birlikte eleştirmenin yerine geçmeyecek.

Zira insan konuştuğunda duygular da beraberinde geliyor…

Aynen öyle, duygular yolu ile bilgiyi aktarmak bambaşka. Duygular vasıtasıyla, mantık yürüterek yaptığımızdan çok daha fazlasını aktarıyoruz. Yine de ekran başında matematik dersinde bir çocuğu düşünelim ve dünyanın en parlak yapay zekâ öğretmenine sahip diyelim. Tabii ki yapay zekâ tarafından verilen dersler en üst düzeyde, istisnai dersler olacak.

Evet.

Her çocuğun farklı bir öğrenme şekli var ve tahtada bir şey anlatan matematik öğretmeni, çoğu zaman, tek bir şekilde sorunun cevabını anlatacaktır. Bir çocuk anlamadı diyelim. Öğretmen, biraz farklı bir şekilde tekrar anlatacaktır. Ama her bir öğrenci için 10, 20 kez tekrarlayamaz. Sınıftaki belli bir ortalamayı göz önünde bulundurmalı ve müfredata devam etmelidir. Oysa bir çocuk tek başına bir ekran ya da sanal bir öğretmenin karşısında olduğunda, kendi hızında ilerleyecek ve zafiyetlerini, kuvvetli taraflarını tamamen tanıyacak bir aygıt ile sorunun sonuna kadar gidebilecektir. Öğrenip öğrenmediği de kontrol edilecektir. Konuyu tamamladıktan sonra da, çocuk dışarı futbol oynamaya çıkacaktır. Bazı çocuklar matematikte çok yetenekli ve iyidir ve 5 dakika içinde dışarı çıkacaklar. Bazıları içinse yarım saat gerekecektir belki. Süre önemli değil. Elbette bir an, bilgi aktarılmış olacaktır. Sonrasında öğretmen devreye girecek, çocukları tekrar bir araya getirecek ve bu bilgiyi kullanacaktır. Mesela yapay zekâ sayesinde Pisagor kuramını öğrendiler ve sistemi anladılarsa, öğretmen bir GPS’in nasıl çalıştığını, neler yapılabileceğini anlatacaktır onlara. Bir araya gelindiğinde, matematik kuramı üzerine fikir alışverişi, tartışma, ortak analiz yapılabilecektir. Bence yapay zekânın eğitim sektöründe çok büyük bir geleceği var. Ciddi bir ilerleme sağlayacak ama elbette öğretmenin yerine geçmeyecek. Sadece öğretmenlerin çok daha parlak, etkin ve öğrencileri ile daha da çok ilişki içinde olmasını sağlayacak.

Yapay zekâ aslında en iyi öğretmenlerin ortak zekâsı olarak karşımıza çıkacak…

Aynen öyle. Parlak bir eğitimde, her şeyin sentezini yapacak yapay zekâ. Ama tek başına yeterli olmayacak. Eğitimin çok önemli bir unsuru olacak ama bu unsur ille de okulda olmalı diye bir şey yok. Okulda başka şeyler yapılacak. Okul farklı bir sisteme doğru evrilecek.

“PLATON BİLE GENÇLERE ‘DEJENERE’ DEMİŞ”

Teknolojiden, internetten bahsettiğimizde örneğin oğlumla benim aramızda dünya kadar mesafe var. Aynı mesafe öğretmen ve öğrenciler arasında da mevcut. Bu çerçevede, kuşaklar arasındaki, yani öğretmenler ve öğrenciler arasındaki uçurum artmıyor mu? Çünkü biz yaştakilerin teknolojiyi ya da interneti öğrenme biçimimiz yeterli değil. Ama gençler bu konuda müthiş.

Aslında bu farkı abartmamak lâzım. Tabii ki çocuklarımız gibi bu olanakları kullanamıyoruz ama tüm kuşaklarda bu farklılıklar oldu. Eskiler ile yeniler arası farklar dünyanın başlangıcından beri söz konusu. Platon, “Zamane gençleri ne kadar dejenere” diye yazmış kendi döneminde mesela. Tüm insanlık tarihinde, kuşaklar arası çatışma hep oldu. Her dönem eskilerle yeniler çatıştı. Bugün, belki felsefi konular ya da otorite üzerinde değil, dijital dünya üzerinde yaşanıyor bu; ama geçmişteki krizlerden de daha vahim değil ve kuşaklar bence bunu anlayacaklar. Yani kuşaklar arasında ekstra bir çatışma görmüyorum ben.

Ahlâk, etik diye bir şey de var. Kanımca, iyi veya ahlâklı bir insan olmak günümüzde en önemli ve en aranılan şey. Bu da gitgide zorlaşıyor gibi. Sizce bunlar öğretilebilir şeyler mi? Bu konuda çocuğa yaklaşım nasıl olmalı? Etik ya da ahlâk öğretilebilir mi? Siz bu konularda ne yapıyorsunuz?

Tabii ki etik ve ahlâk öğretilir ama daha önemlisi bunlar davranışlarla gösterilir ve yaşanır. Bence 24 saat çocukların bir arada olduğu yatılı bir okul burada çok önemli bir avantaj sağlıyor. Tüm gün boyunca verilen, etik veya ahlâkı da içeren eğitimle; şuna izin var buna izin yok diyen yaşam kuralları arasında bir tutarlılık oluyor. Böylece kırmızı çizgilerin olma sebebi; birlikte yaşam yani insan topluluğunun nasıl inşa edildiği anlatılıyor. Burada en önemlisi, davranışlarla nasıl yaşanılacağının gösterilmesi. Le Rosey’nin sloganı ACTUS VIRTUS. “Sadece davranışlar istenilenin göstergesidir” anlamına geliyor. Dünyanın tüm etik kurallarını öğrenmiş olabilirsiniz ama eğer davranışlarınız bunu yansıtmıyorsa, hiçbir işe yaramaz. Etik, gitgide daha önemli hale geliyor bu doğru. Özellikle de çevre ve sürdürülebilirlik konusunda. Bunlar artık o kadar önemli ki… Ama bence bugünün gençleri bu konularda bizden çok önde. Bize “Dikkat, bakın gezegene neler yaptınız, bu bizim vizyonumuz değil, biz bu gezegeni kendi çocuklarımız için korumak istiyoruz” diyorlar ve işte burada yeni bir etik ortaya çıkmaya başladı. Plastik şişelerimi ayrıştırmadığım zaman, çocuklarım beni azarlıyor. Bizden öndeler bu konuda.

Birleşmiş Milletler’de konuşan 16 yaşındaki İsveçli Greta’yı hatırlayalım. Onlardan öğreniyoruz artık.

Kesinlikle. Evet, o genç kız bizim bilinçlerimize seslendi. Bizim kuşağımız için çevre hiç kaygı duyulan bir konu olmadı. Bugün gençler içinse tam tersi. Haklılar da. Gezegeni yok etmiyoruz belki, dünya bize yeter; ama bu gezegendeki yaşamı yok ediyoruz. Sorun burada. Yani bugün etik, kuşaklar tarafından paylaşılan bir etik. Biz onlara nispeten klasik anlamda etik ve ahlâk bilgisi öğretiyoruz: Neler yapılabilir, neler yapılamaz ve nedenlerini öğretiyoruz. Neden yalan söylenmez? Neden başkasının eşyası çalınmaz? Neden diğerlerine ve farklılıklara saygı göstermek gerekir? Farklı bireylerden, farklı fikirlerden, farklı din ve renklerden nasıl bir toplum inşa edilir? Karşılıklı saygının, farklılıkların aslında bizi ayırmak yerine zenginleştirdiğini anlatıyoruz. Tabii ki aynı fikirde olmayıp tartışabiliriz ama herkes diğerinden bir şeyler öğrenebilir büyürken. Bugünün etiğinin temelinde, bence birlikte olumlu şekilde büyümeyi öğrenmek var.

“VERDİĞİM İLK DERS CESARET”

Sizin Le Rosey’de önemli bulduğunuz, öğrencilerinize öğrettiğiniz değerler neler?

Tam bu bahsettiğim şey: Farklılıklardan zenginlik doğar. Rosey’nin önemli sloganlarından biri de bu: Karşındakini daha iyi anlamak ve daha çok sevmek için daha iyi tanıman lazım. Bu o kadar doğru ki, her gün deneyimliyoruz. Bizde genç Araplar ve genç İsrailliler aynı odayı paylaşıyor. Köken, kültür, dünya vizyonu olarak birbirinden çok farklı bireylerin birbirleri ile yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Bizim için en önemli etik derslerden biri bu.

Le Rosey’de, ideal bir dünyada yaşıyorsunuz bence. Ama dünya genelinde pek mümkün görünmüyor.

Belki cennet değil ama bu ideal için çabalayan bir dünya kurduk.

Gerçekleşen bir ütopya diyelim.

Kesinlikle öyle. Ütopyanın gerçek tanımı.

Peki sizce, dünyanın geleceği için, bu bağlamda hangi değerlere ihtiyacımız var?

Sanırım en önemlisi cesaret. Öğrencilerime verdiğim ilk derslerde onlara şöyle diyorum: Çocukluğunuzda ebeveynleriniz size evet demeyi öğretti, ben size hayır demeyi öğreteceğim. Bu bence daha önemli ve çoğu zaman hayır demeyi öğrenmek ve öğretmek daha zor. Ben, “Bunu kabul etmiyorum, bunu açıkça söylüyorum ve bunu yapmıyorum” diyebilmeyi öğretiyorum. Çocuklarımıza aktarmamız gereken en önemli şeylerden biri, eğitimde cesaret. Bir de saygı. Karşındakini tanımayı, saygı göstermeyi öğrenmek ve biraz önce de bahsettiğimiz gibi, farklılıklara saygı göstermek. “Benim gibi düşünmüyor, benim yaşadıklarımı yaşamıyor, olayları benim gibi anlamıyor, aynı ahlâka sahip değil ama ben ona saygı duyuyorum” diyebilmek önemli. Bir de yaşama saygı bugün çok daha önemli hale geldi. Gezegendeki yaşama, çevreye saygı öne çıktı. Bizim de 21. yüzyılın ikinci yarısı için mücadelemiz bu zaten.

“İDOLLERDEN UZAK DURUN”

Amin Maalouf bana, “Eğer bir toplumda kaçakçı öğretmenden daha çok model alınıyorsa, o toplum hastadır” demişti. Son dönemde öğretmenin önemi azaldı mı? Dünyanın geleceğinde rolleri nedir? Ya da gençler kısa yoldan ünlü ve zengin olmayı tercih mi ediyor?

Bunlar birbiri ile çelişen şeyler değil aslında. Tabii ki tüm gençler başarılı, ünlü olmak, para kazanmak istiyor. Bu gayet normal. Nitekim bugün onların önlerine çıkarılan modeller de bu şekilde. Ama öğretmenlerini küçümsediklerini zannetmiyorum. Tam tersine, öğretmenlerine çok saygı duyuyorlar ve öğretmenliğin zor, talepkâr bir meslek olduğunun farkına varıyorlar. Biraz önce de söylediğim gibi, onlardan da model olmaları isteniyor çünkü. Yani ille sosyal alanda değil, insani, etik alanlarda da. Eskiden köy öğretmeni önemli bir şahsiyetti tabii. Bugün artık öğretmenlerin toplumdaki yeri aynı değil ama ben yine de çocukların hayatında öğretmenlerin hâlâ çok merkezi bir önemi var diye düşünüyorum. Öğretmen hâlâ önemli bir referans çocuklar için. Tüm ekranlarda veya Netflix’te gördüğümüz eşkıyalara rağmen.

Sadece o değil, futbolcular, pop yıldızları da var. Artık bu insanlar model oluyor.

Benim hep öğretmeye çalıştığım bir şey var, bu da aslında İsviçre’nin bir özelliği: İdollerden, başkalarına nasıl olunması gerektiğini öğretenlerden, başkalarına guruluk yapmak isteyenlerden nefret etmek, bunu hiçbir zaman kabul etmemek. Biliyorsunuz, İsviçre’de bizim cumhurbaşkanımız yok, başbakanımız yok. Bizde yedi kişiden oluşan bir hükümet var. Kimse onları tanımıyor. Kimse kimin başkan olduğunu bilmiyor. Yani biliyoruz ama pek önemi yok. İktidar bir heyet içinde paylaşıldığı için, tek bir kişinin iktidarı elinde bulundurması kabul edilemez bizde. Bunu başka şeylere de uyarlayabilirsiniz: Mesela bir gurunun elinde tüm gücü bulundurmasına… Ben Le Rosey’de o şekilde konuşlandıramam kendimi. Kabul edilecek bir şey değil çünkü. Kesinlikle gençlere, üzerlerinde hakimiyet kurulmasını reddetmeyi öğretmek lâzım. Akılcı ve mümkün olan şeyleri öğrenmeliler. Bir futbolcu veya bir eşkıya olmak da isteyebilirler, neden olmasın? Bunda sorun yok. Ama kendileri olmalılar. Kendi inandıkları şeye, kendi vizyonlarına göre birey olmalılar.

Yani gençler kendi kendilerinin idolü olmalılar.

Aynen öyle. Bu da eğitimin ulvi amaçlarından biri. Kendin olmak, kendine dönüşmek…

“Z KUŞAĞI GELENEĞE DAHA BAĞLI”

Jean-Jacques Rousseau, İsviçre’den ayrıldıktan sonra, Fransız Devrimi’ne ilham verdi. Zamane gençlerinde, yeni bir dünya yaratabilmek yönünde bir enerji var mı sizce?

Siyasete çok büyük ilgi duyduklarını düşünmüyorum. Ama tartışmaları çok seviyorlar. Biz de çok münazara var mesela. Etik ya da günlük yaşam konularında tartışmaya bayılıyorlar. Bir gün politikaya kadar götürür mü onları, pek emin değilim.

Sizce gençlerin siyasete ilgisi artıyor mu azalıyor mu?

Bence biraz azalıyor. Ama belki bazı şeyler ilgilerini çekecek ve onları politikaya itecek; mesela çevre politikaları, kalkınma modelleri. Koronavirüsle mücadele biçimi ilgilerini çok çekti mesela. İyi ve doğru yöntem bu muydu diye çok düşündüler. Sokağa çıkma yasağı doğru yöntem miydi? Bu konuda çok münazara oldu bizde.

Hayata ilişkin politika yapıyorlar yani.

Kesinlikle öyle diyebiliriz. Eskinin siyaset biçimine tutkuyla ilgi göstermiyorlar.

Sağ-sol ayrımı değil mesele onlar için…

Evet aynen. Bunlar onlar için geride kaldı.

Sizce Z kuşağının temel özellikleri neler?

Bugünün ergenleri, öncekilere göre daha kaygılı muhtemelen. Abi ve ablalarına göre geleneksel değerlere daha çok bağlılar. Belli bir gelecek kaygıları var. Zira çok sarstık onları. Gelecek yok dedik. Bu virüs ile onları çok korkuttuk. Onları çok daha kırılgan yapan çok şey yaptık bence. Bugün tereddütlerini öne çıkaran bir karakter kazandılar. Bizim vermemiz gereken mücadele, onlara tekrar kendilerine güvenmelerini sağlamak. “Geleceği inşa edebilirsiniz, edeceksiniz, gelecek yok olmadı” demek lâzım onlara.

“VATANDAŞLIK VE CİNSİYET KOTAMIZ VAR”

Bildiğim kadarıyla 65 ülkeden öğrenciniz var? Belki de daha çok...

Evet, aşağı yukarı 60-70 ülke arası.

Çok kültürlülük aslında bir zenginlik. Ben öyle düşünüyorum. Ama tam tersine, dini ya da milli kimlikleri yoğun şekilde öne çıkarmanın dünyayı tehdit ettiğini düşünenler de var. Başka bir deyişle çok kültürlülük bir zenginlik ama aynı zamanda bir çatışma unsuru. Siz ne düşünüyorsunuz? Farklı ülkelerden çok sayıda öğrenciniz var. Gençler arasında sorunlar, tartışmalar oluyor mu?

Son 30-40 yılda, siyasi sebeplere bağlı çok az gerginliğe şahit oldum. Demek istediğim, uluslararası gerginlikler okulumuzu pek etkilemiyor. Bunların ötesine geçmiş durumdalar. Çünkü birlikte yaşayarak, birlikte o küçük toplumu, kardeşliği inşa ederek, tüm bu farklılıklarla zenginleştiklerini anladılar. İsviçre’nin bir özelliği de gerçek bir kültürünün olmaması. İsviçre aslında bir millet değil; birlikte yaşamaya karar vermiş çok farklı bireyler arasındaki bir toplumsal sözleşme. Şaşırtıcı ve eşi benzeri olmayan bir ülke. Kendi dili yok: Fransızcayı, Almancayı, İtalyancayı kendine göre yorumluyor. Farklılıklara ve farklı olana çok açık İsviçreliler. Dünyada uluslararası bir okula gittiğiniz zaman, genellikle öğrencilerin yarısı o ülkenin vatandaşıdır. Bizim bir kota politikamız var; buna göre hiçbir ülkenin vatandaşlarının oranı yüzde 10’u geçemez.

Demek kotalarınız var…

İsviçreliler için de geçerli bu. En fazla yüzde 10 İsviçreli olabilir. Avrupalılar için de geçerli.

Araplar, Müslümanlar, Hıristiyanlar için de geçerli mi bu kota?

Dinler için değil, vatandaşlıklar için geçerli. Ya da vatandaşlık grupları için. Mesela; bizim için tüm Rusça konuşanlar, tüm Ortadoğulular aynı grupta. Mümkün olduğunca ortamın çok kültürlü kalmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bunun için de, baskın bir millet olmamalı: “Burada İngiltere’deyiz, çoğunluğuz, bizim topraklarımızdayız, İngilizler karar verir” denilmesin diye. Böyle bir zihniyet, böyle bir irade yok. Böylece insanlar arasındaki ilişkiler de çok özgür, çok açık olabiliyor. Yerel, kültürel baskı veya baskın bir dilin olduğu bir ülkedeki yaşama kıyasla daha basit insan ilişkileri yaşayabiliyorsunuz. Tabii herhangi bir ülkede bunu istemeniz de meşrudur, o ayrı. Evinizdesiniz ve bir şeyi empoze etmek isteyebilirsiniz…

Birleşmiş Milletler’den daha meşru bir yapınız varmış.

İdeal bir Birleşmiş Milletler.

Evet ideal. Çünkü G5, G7 gibi büyüklerin grupları yok okulunuzda.

G80 var bizde. Aralarında da hiyerarşi yok.

Cinsiyet kotası var mı?

Kız-erkek sayısı da tam tamına eşit. Yarı yarıya.

“EĞİTİR VE EKMEK VERİRSENİZ, ÜLKESİNDE KALIR”

Bu bağlamda Kenya’da Masai Mara’daki kampınızın önemi ve işlevi nedir? Orada öğrencilerinize farklı bir kültür tanıtıyorsunuz.

Bu kampı Klimanjaro Dağı ve Chyulu Tepesi arasına inşa ettik. Masai Mara’nın içinde muhteşem bir bölge. Sadece bizim öğrencilerimize değil, herkese açık. Yani sadece Rosey’den değil, dünyanın her yerinden gençler geliyor. Türkiye’den de. Buradaki fikir, tüm dünyadan gelen bu gençlere istisnai bir ülkeyi, çok özel bir kültürü tanıtmak ve tam olarak bir çevre koruma hedefinin ne olduğunu anlatmak. Yani saha gerçekliğinde bu ne anlama geliyor? Tamamen otonom, kendi enerjisini üreten, kendi su kaynağını kullanan, atık sularını arıtan, arıtılan suların vahşi hayvanlar için kullanıldığı sorumlu bir eko-turizm yaratmak ne demek? Masai kültüründe önemli olan nedir? Filler ve aslanlarla yaşamak neden önemli? Neden bu insanları korumak lazım? Neden sis ormanlarını muhafaza etmek önemli? Kampta gençler, bu kültürün içinden insanlarla birlikte bunu günbegün yaşayarak anlıyorlar. Bu çok ilginç çünkü kişisel bir muhafaza projesi de yaratıyorlar. Çok geleneksel bir kültürden bizlerin yaşadığı ilerlemiş, sofistike kültürlere nasıl geçildiğini anlıyorlar. Hem doğaya saygı hem kalkınma nasıl olur, temel değerlere nasıl geri dönebiliriz, onu görüyorlar. Turizm ile Masai kültürünü, hayvanlara ve ormanlara saygıyla dolu geleneksel günlük hayatı nasıl bağdaştırabiliriz? Bunların hepsi nasıl bir arada gerçekleşebilir? Bunu görüyorlar.

Kampa gelen öğrenciler aynı zamanda burada çalışıyor yani…

Ormanda, hayvanların ortasında yürüyüş yapıyorlar, Masaili çiftçilerle çalışıyorlar. Dişleri için filleri öldürenlere karşı mücadele edenlerle çalışıyorlar. Tüm zirai faaliyetlerin sonlandırıldığı ve tekrar yeşillendirilecek alanlarda fidan dikiyorlar. Organik tarım çiftliklerinde çalışıyorlar. Masaili çocuklarla birlikte ders yaparak, kendi bakışlarını paylaşıyorlar. Aslanların hayat tarzını, nasıl hayatta kaldıklarını anlamak için onları izlemeyi öğreniyorlar. Yani her gün bu şekilde çalışıyorlar.

Doğu’dan Batı’ya göçün yoğun yaşandığı bir dönemdeyiz. Bu bağlamda, okulunuzda olduğu gibi farklı ülke insanları ile tanışmanın önemi nedir? Göçten vazgeçirmek yerine teşvik mi etmeliyiz? Bugünün en önemli sorunu göç. Ama dünya için bir şans da olabilir.

Avrupa’da pek çok ülke tarih boyunca düzenli olarak meydana gelen istilalar sonucu oluştu. Bizim ülkemiz İsviçre de sürekli olarak göçmenlerin gelmesiyle ortaya çıktı. Bu göçmenler olmasaydı İsviçre olmazdı. Amerika Birleşik Devletleri de aynı.

Neredeyse her ülke böyle.

Evet. Ama aynı zamanda, kitlesel olarak yapıldıkları veya insanların yaşadığı tehlikelerden dolayı, bazı göçler çok da tehlikeli oluyor. Hayatlarını riske atarak Akdeniz’i geçenlerinki mesela. 20 yıl önce, Mali’de bir okul kurduk: Rosey Abantara. Bamako’da yoksul bir banliyöde bu okul. Rosey’liler bu okulu kurmak için çok çalıştı. Bugün 1500 öğrencisi var.

Malili çocuklar için mi?

Hepsi Bamako’nun, o bölgenin çocukları. Hem eğitim veriyoruz hem de meslek öğretiyoruz; elektrikçi, bilgisayarcı, tesisatçı, inşaatçı, duvar ustası gibi. Buradaki amaç, bu çocuklarda kendi ülkelerinin kalkınmasına ve inşasına katılma isteği uyandırmak. Kendi yurtlarında bir şey yapmalarını sağlamak. Akdeniz’in diğer kıyısına gitme isteği yerine, kendi ülkelerinde, kendi sistemleri içinde bir ekosistem oluşturmalarını sağlamak. Bence kontrolsüz göçe verilebilecek cevaplardan bir tanesi eğitim. İnsanları ne kadar eğitirseniz, ne kadar kendi topraklarında kalmaya, geçim kaynağı sağlamaya, akıllı bir şey inşa etmeye yardım ederseniz, o kadar azalır göç.

Kendi ülkesinde geçimini sağlayabiliyorsa, parasını kazanıyorsa kimse gitmek istemez.

Tabii, insanların çoğu ülkesinde kalmak ister. Gitmek isteyen, gitmesi gerekenler de yönetilebilir. Ama bir anda büyük insan kitleleri, açlık ve sefalet yüzünden yollara düşerse, o zaman bambaşka bir soruna dönüşür bu.

Mali’deki, Chyulu’daki gibi okulları sosyal sorumluluk çerçevesinde yapıyorsunuz değil mi?

Evet

Bundan bir şey kazanmıyorsunuz yani?

Kesinlikle hayır.

“EĞİTİMİN TEMELİ, PAYLAŞMAYI BİLMEK”

Birkaç ay önce konuştuğum Fransız sosyolog Alain Touraine, Dekartçı akıl-insanın yerine duygu-insanın bugün ön plana çıktığını söylemişti. Rosey’deki ya da diğer gençleri düşündüğünüzde, ne dersiniz bu konuda?

Çok teknikleşmiş bir dünyadan duygular da nasibini alıyor tabii ki. Ekranlar karşısında saatlerce çalışınca, bir sürü hobi yine ekranlar karşısında yaşanınca, birtakım arkadaşlıklar ekranlarda başlayınca ya da devam ettirilince, duygunun yeri ne olacak? Bu durumda duygular nasıl işleyecek?

Kolay değil.

Gerçek derinliği olmayan, üstünkörü duygusal ilişkilerin ortaya çıkmasına sebep oluyor bu durum, ama kanımca mantık da yok olmuyor. Mantık bizim verdiğimiz eğitimlerin kalbinde. Biz Latin kökenli Frankofonlar, nispeten Dekartçı kalmaya devam ediyoruz. Bence mantıklı, somut ve gerçek bir silsileye bağlı düşünce ve bunun daha kolay aktarılmasını ya da anlaşılmasını sağlayan duygu arasında bir denge olmalı. Bugün, gerçekten de sanal ilişkiler, duyguyu biraz yapay ya da zor hale getiriyor. Bunu daha akılcı hale sokmak lazım; kartezyen anlamda yani…

Sizce dünyada bireysellik mi artıyor, cemaatleşme mi?

Gitgide artan bireysellikle mücadele etmek için gruplar var. Bireyselliğin bugün önemli bir kavram olduğu kesin.

Bu iyi bir şey mi?

Bilmiyorum. Bence bireysellik, kişiye saygı duyulmasını beraberinde getirdiği surette olumlu bir şey. Gitgide daha çok insan, bir gruba aitken olabileceğinden daha saygın hale geliyor. Ama bu muhtemelen birçok bireyde yalnızlaşma duygusunu da getiriyor. Başka bir gruba bağlanarak bu yalnızlaşma duygusu ile mücadele ediyorlar. Sanal olabilir, WhatsApp grupları olabilir…

Bu biraz da tehlikeli aynı zamanda.

Dini ya da siyasi ya da sosyal bir grup da olabilir. Her şeyde olduğu gibi bunda da denge olmalı. Biz eğitim sürecimizde, gençlerde “teksin, eşsizsin, ilginçsin” fikirlerini pekiştirmeliyiz. “Başkalarına hayır yapmak, önce kendinle başlar” denir ya… Bu ilk önce kendini düşünme, kendine iyi davranma demek. Ama aynı zamanda, sosyal ilişkilerin öne çıkması ve çekilmez bir bencilliğin önüne geçmek için bir gruba aidiyet de önemli.

Burada kilit kelime bencillik. Bunu sonlandırmak için, başkaları ile yaşamak lazım.

Açık gönüllü ve paylaşımcı olmayı öğrenmek lazım. Küçük bir çocuğun kardeşi olması bunun ilk örneği. Kardeşi olan çocuk birdenbire tek olmadığını ve paylaşımcı olması gerektiğini anlar. Bu, eğitimin temeli; paylaşmayı bilmek.


“HEIDI VE PETER OLMAYI YEĞLERDİM”

Çocukluğumun kitaplarından birine gelelim, Heidi.

Güzel okumalar yapmışsınız.

Alpler’de yaşayan kız çocuğunun hikâyesi çok çekiciydi tabii… Kitapta Heidi ve Peter birlikte dağlarda oynarlar, doğadan ve büyükbabadan çok şey öğrenirler. Klara ise Bayan Rottenmeier’den teorik ve sıkıcı dersler alır. Çocuklar arasında bir zıtlık vardır. Hangisi daha iyi sizce öğrenmek için? Siz Peter ve Heidi mi olmak isterdiniz, Klara mı?

Ben Peter ya da Heidi olmayı tercih ederim. Bence sınıfın dışına çıkarak çok şey öğreniyoruz. Biraz önce Chyulu’dan bahsettik. Afrika’nın doğasını yaşayarak çocukların öğrendikleri şeyler çok önemli. Ya da evinin dibindeki ormanda, nehirde, gölde, okyanusta… Doğadan bir şey öğrenmek paha biçilemez. Sanattan bahsetmedik ama duyuların doğaya dönük olarak açık olması sanatsal bir eğitimin bir parçası aslında. Teorik eğitim tabii ki şart. Bir beyni şekillendirmek, zekâyı keskin hale getirmek, onu beslemek lazım. Ama denge olmalı. Sadece Heidi tarzı olursa çok şey eksik kalır. Sadece Klara tarzı bir eğitim de beyni zorlar. Akıl teorik bir şeye dönüşür, hayat hakkında vizyonu olmaz. Denge çok önemli.

Bugünün eğitim dünyasında Bayan Rottenmeier gibi disiplinli, kuralcı ve ceza veren öğretmenlere yer var mı?

Hayır. Bugünün dünyasında sadece öğretmenin konuştuğu yer yer geleneksel eğitim tarzları olabilir. Ama bugünün eğitimcisi devamlı çocuklarla fikir alışverişine izin vermeli.

Çocuklara dokunmalı…

Çocukları sayan, anlamalarını sağlayan ve onları dinleyen bir eğitimci olmalı. Çocukları dinlemeyen eğitimci yolunu kaybeder.

2015 PISA verilerine göre, Avrupa’nın en iyi matematikçileri İsviçre’de. Türkiye bu sıralamada çok geride. Matematik bilgisi olmadan yaşamak, ilerlemek mümkün mü? Çocuklara, gençlere bu konuda ne önerirsiniz?

Temel bilim eğitimi esastır. Ama bir üniversite ya da kişisel gelişimin olmazsa olmazı değildir. Edebiyatçılar, sözelciler var. Siyasal Bilimlerde okuyanların ille de matematiğe ihtiyacı yok. Burada da bir denge lazım. Hiç matematik eğitimi almamak da kısıtlayıcı olur; bazı entelektüel yetilerin, kıvraklığın kazanılması mümkün olmaz.

Nitekim, matematik sadece matematik değil. Mantık da aynı zamanda.

Kesinlikle. Rakamlar ve bilim dünyasının anlaşılması demek matematik. Bu olmadan fiziği, biyolojiyi ya da termo-nükleeri anlamak mümkün değil. Ama yapılması gereken sadece tek bir eğitim konusuna yer vermemek. İyi bir matematikçi okumayı bilmeli, iyi bir edebiyatçı da temel matematik bilgilerine sahip olmalı. İkisinin arasındaki bağ da sanat olabilir.


“OKUL, YETENEĞİN KEŞFİNİ SAĞLAMALI”

Bu bağlamda iki tür yaklaşım var. Bazı eğitim yöntemleri öğrenciyi zayıf olduğu alanda eğitme üzerine yoğunlaşıyor mesela matematikte zayıfsa bu konuya… Bazı eğitim yöntemleri ise öğrencinin zaten kuvvetli olduğu alanlarda daha da iyi olmasını amaçlıyor. Sizin tercihiniz ne? Avrupa modeli daha çok çocukların iyi olduğu alana odaklanıyor sanırım.

Okulun en önemli görevlerinden biri çocuklara yeteneklerini keşfettirmek. Bazı alanlarda tabii ki daha duyarlı oluyorlar, gerçek bir yetenekleri oluyor. Okul bu yeteneği çocuğun keşfetmesini ve geliştirmesini sağlamalı. Matematik, futbol, dil olabilir… Alan ne olursa olsun, mükemmeliyet için sonuna kadar gitmek ve azami olarak bu yeteneği geliştirmek bence çok önemli. Bu yapılmazsa çok yazık olur. Bir çocuğa müzik zevkini tattırmak dediğimizde, bununla kendini geliştirmesini ve belki de bir gün bunu bir tutku ya da bir mesleğe dönüştürmesini kastediyoruz. Geleneksel okulda müzik, her şeyin gerisinde kalır. Matematik ve dil derslerinin arasında unutulur. Oysa keşfedilecek yetenekler yelpazesinin mümkün olduğunca geniş olması gerekiyor. Bazı öğrencilerimden hep çok etkilendim. İnanılmaz futbolcular çıktı aralarından mesela. Ayaklarındaki topu takım arkadaşlarına gönderişlerini izliyordum. İnanılmaz bir doğrulukla topun güzergâhını, koşmakta olan takım arkadaşının ayağına ulaşacağı noktayı ve anı tam tamına hesaplayabiliyorlardı.

Bu iyi bir fizik bilgisi gerektirir.

Eğer bu çocuğun içgüdüsel ama çok temel bir matematiksel mantık yürüttüğünü anlamasını sağlarsak, neden futbolda bir dâhi olup matematikte kötü olsun? Mutlaka tüm bu yeteneklerin birlikte gelişmesini sağlamak lâzım.

Bunun için Le Rosey’de ne yapıyorsunuz peki? Mesela bir öğrencinin matematikte veya sporda iyi olduğunu nasıl tespit ediyorsunuz?

Onlara entelektüel, fiziksel, sanatsal çok çeşitli faaliyetler yaptırıyoruz. Her alanda. Hem öğrenciler hem de öğretmenleri zamanla “Tamam, burada bir yetenek var” diyebiliyorlar. Tabii çocukların da “Bunu seviyorum, beni iyi hissettiriyor, beni ileri götürüyor” demesi lazım. Bunu büyük bir ciddiyetle yapmak lazım.

Siz onları bu yöne yönlendiriyor musunuz?

Evet. Burada önemli nokta, yetenek keşfedildikten sonra her şeye ağırlık verilmemesi. Bir zaman gelmeli ve “Ben bu yönde, bu hedefe doğru ilerleyeceğim” diyebilmeli öğrenci. Bunu ciddi ve azimli şekilde yapmak lazım.

“ÇOCUĞU OKUMAYA ZORLAMAK YANLIŞ DEĞİL”

Sanat ve edebiyata gelelim. Nabokov, James Joyce, Patricia Highsmith… Dünya edebiyatının bu ustaları İsviçre’de yaşamışlar. Eğitimde ve tabii hayatta edebiyatın ve sanatın önemi nedir?

Tabii günümüz çocuklarının hayatında kitaplar dışında o kadar çok ilgi çekici şey var ki… Oysa biz 10 yaşındayken, en büyük tutkumuz okumaktı. Bugün yapabilecekleri çok daha fazla şey var. Artık çocuklar için okumak, başka bir sürü şeyden biri ve en önemlisi değil. Zamane çocukları bizlerden çok çok daha az kitap okuyor.

Peki ne yapmak lazım?

Onlara zorunlu okumalar vermek mi lazım? Biz bunu yapıyoruz.

Yani, “Şu kitabı, şu klasiği okuyacaksın mı” diyorsunuz?

Uykuya yatmadan önce bizdeki en küçüklerin belli bir süre okuma yapması gerekiyor. Örneğin yarım saat. Yatağa bir kitapla giriyorlar. Zaten uzmanlar, uykuya dalmadan önce ekran karşısında olmayı önermiyor. Biz bunu da sağlamış oluyoruz. Temel olarak okumak çok önemli. Okuma ile yazma da gelişiyor, kelime haznesi genişliyor, dili daha iyi konuşuyorsunuz, hayal gücü gelişiyor. Bir film sizi gördüğünüz görüntülere hapsediyor; kitap ise sizin her şeyi hayal etmenizi, kendi imgelerinizi, kendi müziğinizi oluşturmanızı sağlıyor. Yaratıcılığın geliştirilmesi için okumak çok önemli, ihmal etmemek lazım. Ki bugün gitgide yaratıcı ve hayal gücü gelişmiş bireylere ihtiyacımız daha da artıyor. Çocukları daha çok zorlamak gerekiyor kitap okumaları için.

Ebeveynlere, çocuklarının kitap okumalarında ısrarcı olmalarını mı tavsiye ediyorsunuz?

Biz mümkün olduğunca bu konuda ısrarlı davranıyoruz. Ama tabii okul dışında bunu kontrol etmemiz çok kolay değil. Hele her köşede bir sürü ekran olunca.

Çok zor evet.

Ekran daha konforlu, daha kolay tabii. Hamburger, ev yemeğine karşı gibi. Ev yemeğinde bir şey yaratmış oluyorsunuz. Hamburgerde ise her şey hazır. Ama okuyunca siz bir şey yaratıyorsunuz.

Dünyadaki eğitimli birey sayısı artıyor ama batıl inanç da artıyor. Mesela, aşı karşıtı kampanyaları düşünün. Bu bir çelişki değil mi?

Bence de bir çelişki. Eğitim insanlara sahte haberleri ayırt edebilmeyi öğretmeli. Bugün o kadar çok birbiriyle çelişen bilgi kaynağı var ki, doğru fikir sahibi olmak gitgide zorlaşıyor. Mesela, Covid’e karşı aşılanmak lazım mı? Zeki, yetkin kişilerden her türlü görüşü duyuyorsunuz. Doğru fikir sahibi olmak zorlaşıyor. Ama ne kadar eğitimliyseniz, ne kadar çok farklı bilgi kaynağını karşılaştırırsanız kendi fikrinizi oluşturabilir, sorularınıza cevap bulabilirsiniz.

Türkiye bildiğiniz bir ülke mi?

Biraz.

Peki o zaman Türk ebeveynlere eğitim konusunda ne tavsiye edersiniz?

Çocuğu tanımadan tavsiyede bulunmak çok zor. Esas olan, söz konusu çocuğun zihin yapısını anlamak, güçlü ve zayıf taraflarını bilmek. Çok sosyal biri mi? Başkaları ile kolayca kaynaşıyor mu? Yoksa daha çok içine kapanık, başkaları ile ilişki kurmakta zorlanan biri mi? Çok parlak, okuyan, çok iyi bir hafızası olan biri mi? Yoksa sürekli zorluk çeken, disleksik biri mi? Her şey çocuğa ve ebeveynlere bağlı. Ebeveynlerin eğitimden beklentileri neler? Dünya görüşleri ne? Yani tek bir cevap yok. Ama genel olarak şunu tavsiye edebilirim: Çocuklarınızı dinleyin, onları anlayın ve sonrasında hem sizin beklentilerinize hem de çocuğunuzun duygu durumuna en uygun eğitim kurumunu seçin. Eğer özel eğitim kurumu seçme imkânınız varsa, bir sürü okul gezin, okullardakilerle görüşün, konuşun. Beklentilerinize, dileklerinize, çocuğunuzun gelişimine en yararlı yeri mutlaka bulacaksınız.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!