Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bugüne kadar Türkçede iki kitabı yayımlanmış Güney Koreli yazar Han Kang’ın üçüncü kitabı da yılın başında yayımlandı: “Beyaz Kitap.” Bitirir bitirmez bende bıraktığı izi başlıkta yazdım. Babası ve kardeşi de yazar olan 1970 doğumlu Han Kang, Uzakdoğuluların çoğunluğuna yerleşmiş, aslında eğlenirken bile hüzün veren o garip ruh halini bire bir yansıtıyor. Kitap beyaz falan değil, karaya çalan gri aslında. Ama her şeye rağmen umut ve yaşama isteği, beyaz noktalar halinde konmuş üstüne.
Biraz geçmişe dönersek, Güney Kore’nin en güneyi Suyu-ri’de büyüyen yazar, ülkenin en iyi üniversitelerinden Yonsei’de Kore Dili ve Edebiyatı okumuş. 1993’te bir edebiyat dergisinde şiirler yayımlamaya başlamış. 1994’te “Red Anchor” adlı kitabıyla bir edebiyat yarışması kazanınca da romancılığa başlamış. Onu üne kavuşturan ve dünya çapında ses getiren romanı “Vejetaryen.” Bir kadının et yemeyi bırakmasını ve bunun yıkıcı sonuçlarını anlattığı kitapla Man Booker Uluslararası Ödülü’ne aday gösterilen ilk Koreli yazar oldu Han Kang. Ve 2016 yılında bu ödülü alıp götürdü.
Ağaca dönüşmeye çalışan Yonğhe adlı karakteri üzerinden saplantıları ve farklı olma çabasını eleştirdiği bu kitabıyla tepki de gören yazarın bir başka ses getiren romanı ülkesinin tarihinin kanlı yüzüne ilişkindi.
1979 yılında Bak Coınğ Hi’ye düzenlenen suikastın ardından Kore halkı demokrasinin zarar görmemesi için mücadele eder. Ülkenin dört bir yanında gençlerin başını çektiği protestolar başlar; ordu iktidara el koyar. Askerler amaçlarının öğrenci ve işçi eylemlerini bastırmak olduğunu söylemektedir. Ama silahsız eylemcilere ateş açılır, işkenceler başlar, çok sayıda insan tutuklanır. Dokuz gün süren olaylar arkasında yüzlerce ölü bırakır.
Gwangju Ayaklanması adıyla tarihe geçen bu olayları “Human Acts” adıyla romanlaştırdı Han Kang. Türkçeye “Çocuk Geliyor” adıyla çevrildi. Yazarın, ölülerle yaşayan ölüler arasındaki ince çizgiden dünyaya baktığı bu romanı da büyük ilgi gördü.

BEYAZ KİTAP (Han Kang / Çev: Göksel Türközü / April Yayıncılık)
BEYAZ KİTAP (Han Kang / Çev: Göksel Türközü / April Yayıncılık)

“ÖLME, YALVARIRIM ÖLME”

Gelelim Beyaz Kitap’a. Booker’cılar yazarımızı çok sevmişler ki, 2018’de onu bu kitapla da finalist yaptılar. Kitap, daha öncekiler gibi Göksel Türközü tarafından Korece’den Türkçeye çevrildi. Şöyle başlıyor Han Kang Beyaz Kitap’ına:
“Beyaz şeylerle ilgili yazmaya karar verdiğim bahar, ilk yaptığım bir liste çıkarmak oldu. Kundak, Zıbın, Tuz, Kar, Buz, Ay, Pirinç, Dalga, Beyaz manolya, Beyaz kuş, Beyaz gülümseme, Beyaz kağıt, Beyaz köpek, Beyaz saçlar, Kefen… Her bir sözcüğü yazarken tuhaftır, çok sarsıldım. Bu kitabı mutlaka tamamlamak istediğimi ve yazım sürecinin bir şeyleri değiştireceğini hissettim. Yaraya sürülen beyaz merhem, üstüne sarılan beyaz sargı bezi gibi bir şeylerin gerekli olduğuna da.”
Han Kang, kısa bir süreliğine taşındığı yabancı bir ülkenin başkentinde yazar bütün bunları. Kastettiği ülke Polonya, başkent de Varşova’dır. Kitabın bütün sayfalarında yüzde 95’i Hitler tarafından yıkılan kentin acı ve ölümle dolu hikâyesini kendi geçmişindeki travmalarla birleştirir. Şehrin beyaz molozlarını, doğduktan iki saat sonra ölen ve annesinin “Ölme, yalvarırım ölme” diyerek anlattığı ablasıyla özdeşleştirir. Yüzü ay parçası gibi bu beyaz çocuk, sarıldığı ve kefeni de olan beyaz zıbın; beyaz sis, kar ve beyaz molozlarda hep onu aklına getirir. Çünkü aslında, ölen bir başkası yerine yaşamaktadır yazarımız…
“İlk bebeğini kaybettikten sonraki yıl, annem ikinci bebeğini doğurmuş, bir oğlan. Erken doğan ilk bebeğinden daha da erken doğduğu için gözlerini bir kez bile açamadan hemen öldüğü söylenmiş. Eğer o canlar, ölüm eşiğini sağ salim aşabilmiş ve hayata devam edebilmiş olsalardı, ondan üç yıl sonra ben, benden dört yıl sonra da erkek kardeşim muhtemelen doğmamış olacaktık. Annem, hayata gözlerini yumuncaya kadar, o paramparça anıları gün yüzüne çıkarıp çıkarıp acı çekmemiş olacaktı. Bu yüzden eğer sen hâlâ yaşıyorsan, şimdi ben bu hayatı yaşamıyor olmalıyım. Şimdi ben yaşıyorsam senin var olmaman gerekir. Sadece karanlık ve ışık arasında, o mavimsi çatlakta şimdi biz birbirimize zar zor bakıyoruz.”

DİRENEN VE YIKILAN KENT

Beyaz Kitap’ın genelinde beyaz imgeler üzerinden kurgulanmış kara acı ve ıstıraplar var. Yazarın mustarip olduğu migren, bu acıların en dünyevi olanıdır. Zaman anlatısıyla onu da uhrevi hale getirmeyi başarır ama yazar.
“Havaların soğumaya başladığı bir gece, alışkın olduğum acımasız bir arkadaşa benzeyen migren yüzünden bir bardak ılık suyla haplarımı yutarken fark ettim: Saklanmak mümkün değildi.
Zamana dair duyuların keskinleştiği anlar vardır. Bilhassa hastayken böyledir. Neredeyse on üç yaşımda başlayan migrenim, o günden beri mide kramplarıyla birlikte ansızın gelir ve günlük hayatımı durdurur. Elimdeki işlerin hepsini bırakıp ağrıyla başa çıkmaya çalışırken damla damla ilerleyen zaman, tıpkı jiletten yapılmış boncuklara benzer. Parmağımla dokunsam kanatacak gibidir. Derin derin nefes alıp verirken her an hayata tutunduğumu daha net hissederim…”
Başta da belirttiğimiz gibi, Han Kang’ın bu beyaz yolculuğunda bir süre misafir olduğu Varşova kentinin önemli bir etkisi vardır.
1944 Ekim’inden itibaren altı ay boyunca şehrin yüzde 95’i yıkılmıştır. Bu şehir, Avrupa’da Naziler’e direnerek başkaldıran yegâne yerdir ve Alman askerlerini püskürtmüştür. Adolf Hitler, bu şehrin ibret-i âlem olsun diye mümkün olan bütün araçlar seferber edilerek yerle bir edilmesi emrini vermiştir. Dolayısıyla şehri kaplayan beyazlık sis ya da kar değil, yerle yeksan olan binaların beyaz molozlarıdır. Yani ağaçlar, kuşlar, yollar, sokaklar, evler, arabalar; şehirde her şey bir kez ölmüştür: “Tıpkı bu şehirle aynı kadere sahip biri gibi… Bir kez ölmüş ve yıkıma uğramış biri gibi…”
Anne sütü, mumlar, buzlanma, kırağı, beyaz kuşlar, kar taneleri, dalgalar, tuz, ay, beyaz köpek… Hepsi Han Kang’ın zarif karamsarlığını yansıtmakta kullandığı şeyler. Onun sizi de davet ettiği varoluşsal yolculuğunun üstü beyaz altı kara durakları…

*

İKİ TAVSİYE

I. Dünya Savaşı’nın ardından İngilizlerin isteğiyle İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri Malta Adası’na sürgüne gönderilir. 78 sürgünden birisi de Ahmet Ağaoğlu’dur. Onun Malta’dan ailesine yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap. Yazıya Kore’den girdik Çin’den çıkalım. Uzun yıllar Çin’de gazetecilik yapan Erdoğdu, bilmediğimiz Çin’i kaleme almış. Bir içeriden bakış diye düşünün.

 Gözümün Nurlarına Mektuplar (Ahmet Ağaoğlu / İş Kültür)
Gözümün Nurlarına Mektuplar (Ahmet Ağaoğlu / İş Kültür)

Bilmediğimiz Çin (Kamil Erdoğdu / Kırmızı Kedi)
Bilmediğimiz Çin (Kamil Erdoğdu / Kırmızı Kedi)

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00