Seretse Khama ile Ruth Williams’ın gerçek hikâyesini anlatırken 1940’lı yıllarda İngiltere’nin Afrika diplomasisine, ırkçılığa ve bir ülkenin tarihine bakan “Aşkın Krallığı” (A United Kingdom) aynı zamanda romantik bir aşk filmi.

Film, birbirlerinden vaz geçmeyen iki inatçı âşığın hikâyesini anlatıyor. Yaşanan olayların birçok noktasında, Seretse Khama (David Oyelowo) ve Ruth Williams’ın (Rosamund Pike) birbirlerinden vazgeçmeleri halinde ikisi için de her şeyin kolaylaşacağını biliyorsunuz. Melodramlarda olduğu gibi önlerine birçok engel çıkıyor ama pes etmiyorlar. Dirençlerinin kökeninde sevgi var. Dolayısıyla, romantik bir film bekliyor sizi.

IRKÇILIK İLLETİ

Seretse ve Ruth, 20. yüzyılda geçen bir Romeo ve Juliet uyarlamasının kahramanı gibiler... Gerçi hikâye biraz farklı. Shakespeare’in eserinde sorun, aynı şehirde yaşayan iki ailenin düşmanlığıdır. “Aşkın Krallığı”nda ise düşmanlıktan daha derin, köklü bir mesele var: Irkçılık... Hem de iki yönlü bir ırkçılık. Sorun hem beyazların siyahlara hem de siyahların beyazlara yönelik ırkçılığıyla ilgili. Orta sınıf İngiliz babası “Bu ilişkiyi kabul edemem, bu evden çek git” dediğinde Ruth’un ailesine karşı çıkması ciddi bir fedakârlık gibi geliyor insana. Ama her şeye rağmen evlenip, filmin geçtiği yıllarda adı Bechuanaland olan ülkeye gitmeleriyle birlikte fedakârlığın asıl anlamı ortaya çıkıyor. Orada sadece bir ailenin değil, bir ülkenin ırkçılığıyla yüz yüze geliyorlar. Seretse’nin aşkı uğruna neleri göze aldığını ilk kez o an fark ediyor; Ruth’un Londralı beyaz bir İngiliz olmanın imtiyazlarını geride bırakmasına ve ırkçılıkla yüzleşme konusundaki kararlılığına hayran kalıyoruz...

İKİYÜZLÜ DİPLOMASİ

En başından itibaren başka bir engel daha var karşılarında. Sinsi bir “düşman” bu... Birleşik Krallık’ın milli menfaatler üzerine kurulu hassas bir dengede yürüttüğü Afrika politikası.. Seretse ve Ruth’un evliliğine en büyük itiraz, o dönemlerde bölgenin zorba ve ırkçı ülkesi Güney Afrika’dan geliyor. Birleşik Krallık da çıkarları gereği Güney Afrika’nın dayatmasına boyun eğiyor... Özellikle muhafazakâr Churchill’in seçimden önce ve sonra sergilediği ikiyüzlülük, parmak ısırtan cinsten... Filmin en iyi yanı, diplomasinin ikiyüzlüğünü vurgulamaktan ve 1940’lı yılların sıradan ırkçılığının boyutlarını ortaya koymaktan çekinmemesi... Böylelikle, bir devletin ya da ulusun çıkarlarının bazen ne kadar insanlık dışı hale gelebileceğini görüyorsunuz. Kaldı ki, bugün de birçok büyük devlet, köklü kültürlerine, demokrasi geleneklerine rağmen çıkara dayalı dış politikalarını sürdürmüyor mu? Sömürgeci geleneğin tam olarak bittiğini kim iddia edebilir ki?

SEYRE DEĞER BİR FİLM

Günümüzde Botsvana olarak anılan Bechuanaland’ın o yıllarda yaşadığı yoksulluk da çarpıcı. Botsvana’nın bugün Afrika’nın demokrasi anlamında en gelişmiş ülkelerinden biri olarak kabul edilmesinin temel nedenlerini de görüyoruz filmde. “Aşkın Krallığı” tüm bunları akla getirmesi ve tarihten bir kesit aktarmasıyla seyre değer bir film. “Güzelliğin Rengi” (Belle – 2014) ile tanıdığımız yönetmen Amma Assante, bol bol müzik kullanmaktan ve filmini göz yaşartıcı duygusal zirvelere taşımaktan hiç çekinmemiş. Aynı konu bence klişelerden uzak, daha serinkanlı bir üslupla daha etkili anlatılabilirdi. Ama bu haliyle de kötü değil. En azından hedefine ulaşıyor. Bu arada, Rosamund Pike’ın yorumunu biraz duygusal bulsam da özellikle David Oyelowo’nun iyi bir performans çıkardığı kesin.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!