“Testere: Jigsaw Efsanesi” (Jigsaw), serinin hayranlarına bekledikleri her şeyi veriyor. Spierig kardeşlerin yönettiği ve serinin en iyilerinden biri olan filmde polisiye-gerilim öğelerinin biraz daha öne çıktığı görülüyor

İlk “Testere” (2004), “işkence pornosu”nu andıran filmlerin öncülerindendi. Kurbanların katıldığı bir oyun gibi kurgulanan şiddet silsilesi, her şeyi titizlikle planlayan bir aklın ürünüydü. Jigsaw’un (Tobin Bell) hikâyesi sonraki filmlerde ayrıntılı şekilde geliştirildi. Ölümünün ardından, serideki varlığını “flash-back” sahnelerle sürdürdü. Bu arada, yeni “çıraklar” devraldıkları geleneği yaşatmaya devam ettiler.

“Testere: Jigsaw Efsanesi”, tahmin edilebileceği gibi yeni çırağın kimliğini sonuna kadar saklıyor. Finale kadar yanıtı aranan bir diğer soru da mezarında yatan Jigsaw’un olup bitenlere nasıl bir katkıda bulunduğu... Ama film sadece bu sürprizlere bel bağlamıyor. Her kurbanın öyküsü farklı şekilde gelişirken, katili yakalamaya çalışanların kendi içlerindeki çatışmaları hiç bitmiyor. Olaylar, kurbanların işlediği ama cezalarını çekmedikleri suçlar üzerinden gelişiyor. Kurbanların itirafları geciktikçe şiddetin dozu artıyor. İyilerle kötülerin son ana kadar belli olmaması bir yana, bir noktadan sonra iyiyle kötü arasındaki sınır da belirsizleşiyor.

Öyle ki Jigsaw, görmüş geçirmiş bir bilge adam gibi çıkıyor karşımıza. “İntikam gözümüzü köreltmemeli” gibi bir şey söyledikten sonra işkence aleti yapmaya devam ettiği sahnede gülüp gülmemek arasında kalıyorsunuz. Jigsaw’un yargısız infazlarının da bir tür delilik olduğu ortada. Ama film bunu vurgulamak yerine “Başka insanların hayatını karartan bencillikler, kötülükler asla cezasız kalmamalı” fikri üzerinden ahlakçı bir şiddeti onaylıyor.

Teknik olarak su gibi akıp giden bir senaryosu var filmin. Aksi olsa, yani bir an durup olup bitenleri düşünseniz, inandırıcılık uçup gidecek. İşkence tezgâhları kurup oyunu başlatanların kurbanların nerede ne yapacağını anbean önceden kestiriyor olması bir yana, finalde bütün sürprizler açığa çıktıktan sonra her şeyi yeni baştan düşündüğünüzde de bazı zorlamalar dikkat çekiyor. Ama bu tür filmlerde inandırıcılık çok önemli değil. Sonuç olarak, işkence, gerilim ve sürpriz öğesinin, ucuz bir “suç ve ceza felsefesi”yle bir araya getirildiği bir seriden söz ediyoruz.

“Daybreakers” (2009) ve “Predestination” (2014) gibi filmleriyle tanınan ikiz kardeşler Michael ve Peter Spierig’in seriye çok yeni bir hava getirdiklerini düşünmüyorum. Serinin tarihinde ilk kez 2.35:1 formatını deniyorlar. Sıcak bir renk paleti tercih ettikleri, polisiye-gerilim dozunu artırdıkları ve karakterleri suç-ceza psikolojisi üzerinden ele almaya çalıştıkları kesin. Hatta serinin en iyi filmlerinden birine imza atıyorlar ama ilk filmdeki konseptin geliştirildiğini söyleyemem. Sadece meraklısına...

Filmin Notu: 5

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!