Fatih Akın’ın yazıp yönettiği, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde Altın Küre kazanan “Paramparça” (Aus dem Nichts), eşi ve oğlunu ırkçı bir terör eyleminde kaybeden Katja’nın adalet arayışını anlatıyor 

ALTI yaşındaki oğlunu ve eşini bombalı saldırıda kaybeden Katja (Diane Kruger), soruşturma başlar başlamaz ırkçı önyargılarla yüz yüze gelir. Polis, eşi Nuri’nin (Numan Acar) Türkiyeli bir Kürt ve eski bir sabıkalı olmasından yola çıkar, ırkçı saldırı ihtimalini ciddiye almaz. Katja, annesi ve eşinin ailesinden aradığı manevi desteği bulamaz.

IRKÇILIK BAŞROLDE

Tam da bu anlarda, Fatih Akın’ın filmi neden çektiğini hissetmek mümkün. Bir Alman’ın kendi vatanında, Alman ırkçılığının mağduru olması üzerine bir hikâye bu... Mahkeme süreci de Katja için benzer sıkıntılarla geçer. Savunma makamı, mahkemeyi gerçeklerden uzaklaştırmak için eşinin sabıkasını kullanır, Katja’yı “keş” ilan ederek tanıklığını güvenilmez hale getirmeye çalışır.

“Paramparça”, Almanya’da büyüyen bir Türk olarak Fatih Akın açısından duygusal bir ırkçılık eleştirisi...

DUYGUSU GÜÇLÜ...

Özellikle mahkeme süreci, Akın’ın duygusallığının bir yansıması. Kılın kırk yarılması gereken bir davada, sözgelimi apaçık bir yalancı tanıklığın bu kadar kolayca kabul edilmesi, bir senaryo zaafı olarak kabul edilebilir. Ama Fatih Akın’ın asıl amacının yalnızlık, çaresizlik ve adaletsizliğin verdiği acı üzerine bir film yapmak olduğu çok belli... Irkçılık ve önyargıları, Katja’yı saran boğucu bir atmosfer haline getiriyor. Final biraz da o atmosferden kaçış isteğini yansıtıyor. “Paramparça”nın son bölümünde Katja’nın hislerini anlasak da, aklından geçenleri ya da yaptığı planı bilemiyor olmak, son ana kadar “Ben olsam ne yapardım?” diye sormamıza yol açıyor. Belki de bu nedenle finali karamsar ve umutsuz buldum....

Öte yandan, kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkaran Diana Kruger’in oyunculuğuyla filme çok şey kattığını belirtelim. Fatih Akın’ın senaryoları bana hep biraz kolaycı gelir. Öte yandan, meselesine hâkim, hedefine ulaşan öyküler anlattığını inkâr edemem. Filmlerinin en sağlam yanı, “Paramparça”da olduğu gibi içerdikleri güçlü sinema duygusudur.

Filmin Notu: 6.5

***********

ZAFERE KADAR SAVAŞ

İNGİLİZLERİN son dönemde, belki de Brexit nedeniyle II. Dünya Savaşı yılları ve özellikle de 1940 Mayıs’ında olup bitenlerle yakından ilgilendikleri kesin. “Their Finest” ve “Dunkirk”ün ardından gelen “En Karanlık Saat” (Darkest Hour), Churchill’in başbakan olmasıyla Avam Kamarası’nda yaptığı o tarihi konuşma arasındaki günlerde geçiyor.

KLİŞE BİR HİKÂYE

Anthony McCarten’in senaryosu, Hitler’le barıştan yana olan Halifax’ı (Stephen Dillane) sinsi bir politikacı olarak çiziyor. Churchill ise fevriliğine, kabalığına ve çok içmesine karşın doğruları söyleyen, sezgileri güçlü bir vatansever... Halifax’ın Chamberlain’ın parti üstündeki gücünü kullanarak Churchill’i köşeye sıkıştırdığı kritik süreçte filmin altını çizdiği nokta, İngiliz halkının da Hitler’le savaşmaktan yana olması. Churchill’in halkla buluştuğu metro sahnesinde duygusallık doruğa çıkıyor. Dolayısıyla, “üç ölçü” İngiliz milliyetçiliğiyle “bir ölçü” anti-faşizmin iç içe geçtiği bir film bu...

Lily James’in daktilocu kız, Kristin Scott Thomas’ın ise Churchill’in eşini canlandırdığı filmde Churchill dışında iyi yazılmış yegâne karakter Ben Mendelsohn’un oynadığı “zoraki kral” IV. George... Klişeler üzerinden ilerleyen senaryosuna rağmen Joe Wright’ın göz alıcı yönetmenliği, Bruno Delbonnel’in tablo tadındaki görüntüleri ve Oscar’ın en güçlü adayı Gary Oldman’ın tarihe geçecek nefes kesici Churchill performansıyla “En Karanlık Saat”, özellikle tarihi öyküleri sevenlere hitap ediyor.

Filmin Notu: 6.5

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!