Geniş kitleye yönelik eğlence sinemasının formüllerini bir yana bırakan ve yeni arayışlara giren yönetmenler için festivaller, nefes alma alanlarıdır…
Dışardan bakıldığında, Türkiye’de gereğinden fazla festival varmış gibi düşünebilirsiniz. Ama sinemacıların cephesinden baktığınızda, hepsinin ayrı bir önemi olduğu görülür. Özellikle de ulusal yarışmaya yer veren festivallerin…
Ulusal yarışmalar, ödül ya da ödüller almanın ötesinde anlam taşırlar. Yarışma seçkisinde yer almak, filminizi seyirciler, sektör ve eleştirmenlerle buluşturmak açısından önemlidir.
Böylesi bir ortamda, Antalya gibi köklü ve prestijli bir festivalin ulusal yarışmasını devre dışı bırakmak, kuşkusuz ciddi bir sıkıntıydı…
Ama geçtiğimiz yerel seçimlerde Muhittin Böcek’in belediye başkanı seçilmesiyle birlikte, sektörü etkileyen bu sıkıntı aşıldı.
Başta 1964 yılından beri gerçekleştirilen ulusal uzun metraj film yarışması olmak üzere, önceki yönetim tarafından kaldırılan kısa ve belgesel film yarışmaları, 2 yıllık aradan sonra yeniden programa dahil edildi.
Festivalin temasının ‘öze dönüş’ olarak açıklanması, Film Forum’un sürdürülmesi, Türkan Şoray’ın festivalin ‘yüzü’ olması ve halka açık olarak düzenlenen açılış töreniyle birlikte, çizilen çerçevenin şu ana kadar başarıyla uygulandığı söylenebilir. Filmler dolu salonlara oynarken, söyleşiler de büyük ilgi görüyor.

ÜÇ FİLM ÖNE ÇIKIYOR

Sinemacılar, festival konukları ve basın mensuplarının film aralarında bir araya geldiği AKM’nin kafesinde Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’i masada oturup sohbet ederken görmek de alışkın olmadığımız bir görüntüydü. Belki de bu yüzden, Muhittin Böcek, kafedeki sinema yıldızlarından daha fazla ilgi gördü…  
Peki, Antalya’da 2 yıl aradan sonra yaşanan ulusal yarışma heyecanı nasıl gidiyor?
Sekiz filmin Türkiye prömiyerini yaptığı yüksek para ödüllü bir yarışmada kuşkusuz heyecansızlıktan söz edilemez. Ama kendi adıma genel seviyenin çok etkileyici ve parlak olduğunu düşünmüyorum.
Öne çıkan 5 film var… Ama onların arasında, diğer katılımcıları açık ara geride bırakan tek bir film yok…
Geçtiğimiz ay, Adana’daki ulusal yarışmada  gördüğümüz Kıvanç Sezer’in ‘Küçük Şeyler’i ve Ali Aydın’ın ‘Kronoloji’si, Antalya’daki toplamın da en iyi filmleri arasında yer alıyorlar. Bu iki film hakkındaki görüşlerimi daha önceki bir yazımda özetlemiştim.
Sadece yeni filmlere odaklandığımda ise 3 film benim için biraz daha fazla öne çıkıyor.

‘Aşk, Büyü vs.’
‘Aşk, Büyü vs.’


'AŞK, BÜYÜ VS.' VE 'BİLMEMEK'

İlki, tecrübeli sinemacı Ümit Ünal’ın yazıp yönettiği ‘Aşk, Büyü vs.’… Oyunculukları, kurgusu ve anlatımı itibarıyla seyirciyi hemen yakalayan, sonuna kadar bırakmayan akıcı bir film… El kamerası kullanımı belki biraz zorlayıcı ama karakterlerin duygu durumlarını yansıtma açısından doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum. İki genç kızın 20 yıl önce yaşadığı aşkın, şimdiki zamanda yaşadıkları karşılaşmanın sınırları içinde kalarak anlatılması, Ünal’ın senaryo ve yönetmenlik konusundaki ustalığının ispatı… Film, bizi geçmişin kayıp romantizmine doğru götürürken şimdiki zamandaki ilişkinin duygusal, sınıfsal gerilimini de derinden hissettirebiliyor… Öte yandan, geçmişte yaşananlar kadar ilişkinin nereye doğru gideceğini de merak ediyoruz… Çünkü asıl mesele, ayrı geçen o 20 yılın biriktirdiği acılarda gizli… Selen Uçer ve Ece Dizdar’ın oyunculuklarıyla filme yaptıkları katkıyı da unutmamak gerek.

‘Bilmemek’
‘Bilmemek’


‘Aşk, Büyü vs.’, homofobik erkek otoritesinin ‘aşırı güç’ kullanımıyla sona erdirdiği eşcinsel bir ilişkinin öyküsü… Aynı homofobik şiddet, Leyla Yılmaz’ın yazıp yönettiği ‘Bilmemek’ filminde de karşımıza çıkıyor… Lise su topu takımındaki genç erkekler grubunun içlerinden bir arkadaşlarına, cinsel yönelimi açıklama konusunda uyguladıkları psikolojik zorbalık, hakikaten asap bozucu… Su topu takımı içinde olup bitenler gerçek hayatta tam da böyle olur diyeceğiniz kadar sahici… Takım içinde, bir gencin cinsel yönelimini ‘bilmemek’ gibi bir hakka sahip görülmemesi çarpıcı… Olayın üst gelir gruplarından gelen ailelerin çocukları arasında geçtiğini de bir yere not etmek gerekir. ‘Bilmemek’ tüm bunların ötesinde, keskin bir orta sınıf aile eleştirisi aynı zamanda…

‘Soluk’
‘Soluk’


BİR İLK FİLM: 'SOLUK'

   
‘Aşk, Büyü vs’ ve ‘Bilmemek’ alt metinleri itibarıyla toplumsal eleştiri içeren filmler… Özkan Yılmaz’ın ilk filmi ‘Soluk’ ise karakterlerinin psikolojisine odaklanmasıyla öne çıkıyor. Seyirciyi alıp götürecek bir hikâye örgüsünden söz etmek mümkün değil… ‘Soluk’ üç ana karakterin kendi aralarındaki ilişkileri ve yaşadıkları durumları anlatıyor… Ölümcül hastalık, bir araya getiriyor onları… Hayata hiçbir zaman tutunamamış ama geçmişte çok güzel günler yaşamış Tamer (Uğur Polat), ağır bir hastalığa yakalanıyor. Aynı binada oturan genç komşusu Aslı (Aslı İnandık), ömrünün son günlerinde onun en yakın arkadaşı oluyor. Aslı hayata tutunmakta zorlanan bir karakter ama o da Tamer gibi sanat tutkunu biri… Ölümün kaçınılmazlığına karşın karanlığa saplanıp kalmaktansa bir şekilde hayatın ışığını görebilmelerini sağlayan bir bağ var aralarında. Tam da bu süreçte hayatlarına giren bakıcı Celil (Emrullah Çakay) ise ölümün karanlığında yaşamaya alışmış biri… Ölümü beklemek onun için bir tür bağımlılık gibi… Hayata ölümü bekleyerek tutunmuş bir karakter… Ama Aslı’nın yaşam enerjisi, Tamer’in farklılığı onu etkiliyor… ‘Soluk’, karanlık, hüzünlü ama bir yanıyla da sanatı, hayatı savunan bir film…

TECRÜBELİ YÖNETMENLER FORMSUZ

Yarışma seçkisini belirleyen bir ön jüri üyesi olarak diğer 5 filmi de kötü bulduğumu söyleyemem… Ama bunlar, yorum ve eleştirilerimi daha kapsamlı yazılarda dile getirmek istediğim filmler…
Tek tek filmlerin, hatta Antalya’nın da ötesinde son 2 yıllık üretim üzerine genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bazı sorunları görmemek mümkün değil.
Geçtiğimiz ay, Adana’da da aynısını hissetmiştim. Yürümeyen bir şeyler var Türk sinemasında… Tecrübeli yönetmenler formsuz, gençler yeterince genç değiller ve çok heyecan verici yeni filmlerden söz etmek zor… Ağırlıklı olarak, erkek hikâyelerine saplanıp kalmış bir sinemamız var…. Bir yıl sonra her şey farklı olabilir mi? Dünya prömiyerini Berlin, Cannes ve Venedik’te yapmak istedikleri için Adana ve Antalya’yı pas geçen filmlerin katılımıyla 2020 festivallerinde tümüyle farklı bir manzara ortaya çıkabilir mi?
Üstelik bu yıl, Antalya Film Forum’a katılan prodüksiyon aşamasındaki filmlerin çok umut verici olduğunu söyleyenler de var.
Umarım, önümüzdeki 2 yıl daha güzel geçer ama bu umutlar, 2019 itibarıyla bazı sorunların yaşandığı gerçeğini değiştirmiyor.
Nitelikteki düşüşü politik iklime ve oto sansüre bağlayanların sayısı az değil.
Kendi adıma, sinemasal yaratıcılığın engellerin çoğunu aşabileceğini düşünenlerden biri olarak soruna çok yönlü bakmaktan yanayım.

EN CİDDİ SORUN SEYİRCİSİZLİK

Eğlence sineması yapanlar için Türkiye’de neyin ilgi görüp görmediği belli… O yüzden herkes şansını, komedi ve melodram ağırlıklı filmlerde deniyor…
Geri kalanların işi ise gerçekten çok zor… Cebinden koyduğu parayla ya da cesaretli bir yapımcıyı ikna ederek film çekenleri dışarıda tutarsak, sinemacıların filmlerine kaynak bulması kolay değil… Proje geliştirme fonları, devlet desteği ve sponsorlarla ilerlemek zorundalar. Buldukları yabancı ortak yapımcılar da kendi ülkelerindeki benzer kaynaklara yöneliyorlar… Özetle, filmlerini daha proje aşamasında birçok kişiye beğendirmek zorundalar.
Sinemacıların sanat sineması ve festivaller zincirinde geçerli olan ‘garanti formüller’ peşinde koşması nedeniyle sorunların yaşandığını düşünenler de var. Ama destekli ya da desteksiz filmlerin kaliteleri arasında kayda değer farklılıklar yok.
Kendi adıma Türkiye’deki en ciddi sorunun seyircisizlik ya da seyirciyle kontak kuramama noktasında yaşandığına inanıyorum… Dünya genelinde de ‘sanat filmleri’ çok seyirci toplamaz. Ama ABD, Avrupa ve Uzakdoğu’yla kıyasladığımızda Türkiye’deki ilgisizlik gerçekten yıkıcı bir nitelik taşıyor.
Seyircileri hiç umursamadığını söyleyen yönetmenler de var kuşkusuz. Ama kim ne derse desin, seyircisizlik beraberinde sadece maddi sorunları getirmiyor, birçok sinemacının moral ve güvenini de olumsuz yönde etkiliyor.
İşte tam da bu nedenle yerli yabancı festivaller zinciri, alternatif arayışlara giren sinemacılar için maddi ve manevi anlamda hayati önem taşıyor. Sadece seyirciyle buluşmaları dahi önemli… Antalya’daki ulusal yarışmanın da bu destek zinciri içinde yerini alması gerçekten sevindirici…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!