Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘Da 5 Bloods’, günümüzde geçen bir Vietnam Savaşı filmi…

Bir Vietnam Savaşı filmi olmasının tek nedeni, bizi yeniden o yıllara götüren geçmişe dönüş sahneleri değil. O savaşın günümüzde küçük ölçeklerde nasıl alevlendiğini ve neden bir türlü bitmediğini görüyoruz filmde…

Savaşın hâlâ sürmesinin birçok nedeni var. İlki, savaşa katılan askerlerin psikolojisiyle ilgili… Çünkü film boyunca birkaç kez dile getirildiği gibi aslında hiç kimse girdiği savaştan çıkamıyor. Savaşın sona ermesi dahil hiçbir şey değiştiremiyor bunu…

İkincisi, eski hesaplar kolay kolay kapanmıyor. Barış döneminde Saygon’a veya Ho Chi Mihn şehrine dönen 4 eski Amerikan askeri, Vietnam’da geçirdikleri süre boyunca kimsenin onları unutmadığını görüyor. Daha önemlisi, savaş onların zihninde de sürüyor. Özellikle de Delroy Lindo’nun harika bir performansla canlandırdığı Paul’ün (Delroy Lindo) zihninde… Paul’ü tanıdıkça düşmansız ve savaşsız yaşayamayacak biri olduğunu anlıyoruz. Meksikalılar, Vietnamlılar, Fransızlar ya da başkaları… Paul, kanla dolu vahşi bir savaşın geri dönülemez noktalara getirdiği biri… Oğlu David’in (Jonathan Majors) peşinden gelmesi bile çok işe yaramıyor. Olayların giderek daha trajik hale gelmesinde Paul’ün içindeki marazi yanların, çılgınlığın inkâr edilemez bir payı var. Ama Paul kadar, Paul’ü savaşmak için Vietnam’a gönderenlerin de suçu var olup biten her şeyde…

Kaldı ki, Spike Lee filme tam da oradan başlıyor. Yani, Paul, Otis (Clarke Peters), Eddie (Norm Lewis), Melvin (Isiah Whitlock Jr.) ve diğer Afrika kökenli Amerikalı askerlerin Vietnam’a gönderildiği o günleri bize hatırlatarak... En acı olan nokta ise Vietnam’a giden ve ülkesi adına savaşan birçok Afrika kökenli Amerikalı askerin döndüklerinde, kendileri için bir şeylerin değişeceğini düşünmeleri…

Vietnam’a gönderilen siyahların, asıl gerçekleri Kuzey Vietnam’daki Hanoi Radyosu’ndan, ABD askerlerine yönelik propaganda konuşmaları yapan Hanoi Hannah’dan (Van Veronica Ngo) dinlemeleri acı bir ironi aslında… Hannah’ın düşmanlara yönelik her konuşmasını ‘Be Safe’ (Esen kalın) diye bitirmesi de ironik… Öyle bir savaşın içindeler ki, doğruları düşmanlarından öğreniyorlar. Öte yandan, doğruları bilmenin bir işe yaradığı söylenemez. Dört eski askerin savaşta kaybettikleri arkadaşları Fırtına Norman (Chadwick Boseman) ırk ayrımcılığının farkında olan bilinçli birisi ama sonuçta o da savaşmak zorunda…

Spike Lee’nin filmin açılış sahnesinden itibaren vurgulamak istediği asıl mesele ABD’nin içindeki savaş… Diğer bir deyişle, beyaz ırkı üstün görenlerin kölelik döneminden bu yana Afrika kökenlilere karşı verdiği sistematik mücadele… 20. yüzyıldaki siyasi suikastlar ve Trump döneminde zirveye çıkan polis şiddeti, bu savaşın yansımaları… Sonuçta, siyahların ABD’de sivil haklar için vermek zorunda olduğu haklı kavga hiç bitmiyor. Onlara karşı yürütülen kirli savaş da…

Hikâye geliştikçe dört kafadarın Vietnam’a dönmesinde, kendi ülkelerindeki bu hiç bitmeyen savaşın önemli bir rolü olduğunu anlıyoruz. Belki ilk başta akıllarında, ormanda geçen egzotik ve turistik bir define arama macerası var ama bir süre sonra kendilerini yeniden ‘Vietnam Savaşı’nın içinde buluyorlar…

Savaşın nedeni öncelikle para ve kapanmayan eski defterler… Metaforik olarak baktığımızda her şeyin kökeninde yine Fransız sömürgeciliği ve ‘Vietnamlılar kendi aralarında savaşsın’ diye gönderilen ABD altını var. Jean Reno’nun oynadığı Desroche, beyaz takımı, hali ve tavrıyla Vietnam tarihindeki Fransız kolonyalizminin oynadığı rolü hatırlatan metaforik bir karakter…

Hedy (Melanie Thierry), Seppo (Jasper Pääkkönen) ve Simon’dan (Paul Walter Hauser) oluşan gönüllü mayın temizleme ekibinin vicdan sahibi beyazları temsil ettiği kesin. Ama onlar da vicdan azabının delirttiği Paul’ün çılgınlıklarından koruyamıyorlar kendilerini. Çılgınlık ve öfke bir noktadan sonra geçmişle geleceği birleştiriyor…

Aslına bakarsanız bütün filmin, Vietnam Savaşı ve ABD’deki ırk ayrımcılığı üzerine bir metaforlar dizisi olduğu söylenebilir. Açıkçası en başından itibaren, filmin hiçbir anında böyle bir hikâyenin yaşanabileceğine pek ikna olduğumu söyleyemem.

Danny Bilson ve Paul De Meo’nun 2013 tarihli senaryosunu Afrikalı-Amerikalı askerlerin bakış açısına uyarlayarak, Kevin Willmot’la birlikte yeniden yazan usta yönetmen Spike Lee, gerçekçi ve sahici bir hikâye anlatmak gibi bir derdi olmadığını bize sürekli hissettiriyor.

Lee’nin film boyunca araya girdiği belgesel çekimler ve fotoğraflar, Vietnam Savaşı’nın somut gerçekliğini sürekli aklımızda tutmamızı sağlıyor. Muhammed Ali ile başladığı Martin Luther King ile bitirdiği ‘Da 5 Bloods’, özellikle kurgusu itibarıyla her şeyden önce seyircinin düşüncelerine seslenen politik bir film. Dramatik bölümlerde ise bir film seyrettiğimizin farkında olmamızı istiyor.

Sözgelimi, Vietnam Savaşı’nda geçen geçmişe dönüş sahnelerinde, 1970’lerden kalma bir film izlediğimiz duygusunu vermek için özel bir teknik kullanmış. Grenli bir görüntü elde etmek için 16mm ham film ile 1.33:1 formatında çalışmış ve dijitale aktarmış. Bu sahnelerin bir kısmında milliyetçi savaş filmlerini hatırlatan bir üslup ve eski usul fon müziği kullanması dikkat çekici. Yer yer Francis Ford Coppola’nın ‘Apocalpyse Now’ filmine göndermeler var.

Flash-back sahnelerde gerçeklik hissini kıran en yadırgatıcı uygulama ise dört karakteri yaşlılık halleriyle karşımıza getirmesi; genç oyuncular kullanmaması… Açılış ve kapanışta gördüğümüz iki fotoğraf dışında dijital gençleştirme efektine başvurmuyor. Spike Lee’nin bu cesur uygulaması, açıkçası filme çok başka bir hava veriyor. Onların yanında Fırtına Norman’ın hep genç ve masum haliyle kalması, tüm o sahnelerin karakterlerin hafızasında geçtiğini düşündürüyor.

Günümüzde geçen sahnelerin de çok gerçekçi bir havası olduğu söylenemez. Hikâyenin tümüyle metaforlar üzerinden kurulması bir yana, abartılı tarafları da var. Sözgelimi Paul, tüm duygularını uç noktalarda yaşayan trajik ve dengesiz bir karakter… Otis’in Vietnamlı eski sevgilisi Tien’le (Le Y Lan) yaşadıkları ise melodramları aratmayacak cinsten…

Spike Lee, günümüzde geçen savaş sahnelerini gerçekçi bir tarzdan ziyade video oyunlarındaki grafik estetikten esinlenerek çekmiş sanki… Hatta bu sahnelerin çekim ve kurgusunda modern savaş klasiklerinden ziyade ucuz avantür filmlerinin tarzını model aldığı dahi söylenebilir.

‘Da 5 Bloods’ı, Spike Lee’nin 2018 tarihli filmi ‘Karanlıkla Karşı Karşıya’ (BlacKkKlansman) kadar beğendiğimi söyleyemem. Hikâyenin uç noktalara doğru gelişmesi, filmi giderek yorucu ve kaotik hale getiriyor. Ama son tahlilde, severek izlediğim bir film oldu. Özellikle Spike Lee’nin yönetmenliğini, filmi farklı anlatım tarzları arasında şekillendirmesini sevdiğimi söyleyebilirim. Lee, giderek ustalaşan ve günümüz sinemasında kalıcı izler bırakan bir yönetmen. Görüntü yönetmeni Newton Thomas Sigel ile ortaya çıkardıkları iş gerçekten etkileyici… Kompozitör Terence Blanchard’ın ‘BlacKkKlansman’den sonra bir kez daha filmin ruhuna uyum sağlayan müziklerini de unutmayalım.

Yeri gelmişken Marvin Gaye’in ağırlıklı olarak 1971 tarihli albümü ‘What’s Going On’da yer alan ve dönemin havasını yansıtan şarkılarının filme yaptıkları katkıyı not etmek gerek. Bu şarkıları bize yeniden hatırlattığı için Spike Lee’ye teşekkürler…

Netflix’te seyredebileceğiniz ‘Da 5 Bloods’, pandemi döneminde seyirciyle buluşan en iyi filmlerden birisi.

7.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00