Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Netflix’te 30 Eylül’den bu yana yayında olan ‘American Murder: The Family Next Door’ büyük oranda ‘hazır görüntü malzemesi’nden kurgulanarak hazırlanmış bir belgesel… Yönetmen Jenny Popplewell’in olayın geçtiği bölgede yaptığı hava çekimlerini; süre olarak çok az yer tutan ev, sokak, karakol gibi mekân görüntülerini bir yana bırakırsanız, filme özel çekim yapılmadığını görüyorsunuz.

2018 yılında, üçüncü çocuğuna hamile Shanann Watts’ın Colorado eyaletindeki Frederick şehrinde iki kızıyla ortadan kaybolmasının ardından yaşananları anlatan belgesel, güvenlik kamerası kayıtları dışında üç temel kaynaktan gelen görüntülerden oluşuyor.

İlki, polis memurlarının yaptığı çekimler… Bölge polisinin Watts ailesinin evinin önüne gelmesiyle başlayan bu çekimler, belgeselin bel kemiğini oluşturuyor. Soruşturmanın tüm aşamalarını bu çekimler üzerinden takip ediyoruz. Polis kayıtları arasında, memurların olay yerinde yaptığı çekimlerin yanı sıra gizli kamerayla tespit edilen bütün bir sorgu süreci de var.

İkinci görüntü kaynağı, sosyal medya paylaşımları ve aile filmleri… Shanann Watts’ın özellikle sosyal medya hesaplarında paylaştığı video ve fotoğraflar, onu hikâyenin ana karakteri olarak çıkarıyor karşımıza. Yönetmen Popplewell, soruşturma süreci ve Shanann’ın geçmiş hikâyesini paralel kurguyla bir araya getirerek şekillendiriyor filmini.

Medya arşivlerinden gelen haber görüntüleri ise filmin ikinci yarısından itibaren karşımıza çıkmaya başlıyor ve finale doğru ağırlığını giderek artırıyor.

Bu arada, Shanann’ın akıllı telefonundan eşi Chris’e ve yakınlarına gönderdiği mesajların belirli bir noktadan sonra filmin anlatısını giderek derinleştirip, gerilimi artırdığını söyleyelim. Özellikle sırdaşı ve yakın arkadaşı Nickole Atkinson’la olan yazışmaları, öykünün akışı açısından büyük önem taşıyor. O yazışmalar sayesinde Watts ailesinin duvarların arasında sürdürdüğü hayatın sırları birer birer ortaya çıkmaya başlıyor.

Yönetmen Popplewell’in anlatım tekniği açısından en büyük başarısı, elindeki tüm görüntü ve hücresel telefon verilerini hayli akıcı ve sürükleyici bir hikâye kurgusuna dönüştürebilmesi… Kurgu, böyle filmlerde bir tür heykeltıraşlık gibi aslında… Heykeltıraş nasıl elindeki malzemeyi bir sanat eserine dönüştürüyorsa Popplewell da elindeki dijital kayıtları kurgulayarak bir filme dönüştürüyor.

Popplewell’in tek başarısı, sürükleyici bir polisiye belgesele imza atmak değil... ‘American Murder: The Family Next Door’ adından başlayarak bizi modern hayat üzerine düşündüren bir belgesel.

İyi yazılmış ve çekilmiş kurmaca bir filmden sonra kendimiz, insanlar ve hayatla ilgili yeni şeyler öğrenebilir; seyrettiklerimizi bir neden–sonuç ilişkisi çerçevesine yerleştirebiliriz. ‘American Murder’dan sonra da kuşkusuz bir neden - sonuç ilişkisi çıkıyor ortaya. Ama bir konulu filme oranla çok daha ürpertici, rahatsız edici şekilde… Hem çok basit hem de zor anlaşılır bir neden-sonuç ilişkisi bu… Akıl ve ruh sağlığı yerinde olan bir insanın o noktalara nasıl gelebileceğini çözemiyor ve ürperiyoruz.

Ne var ki, finalde ABD’de her gün 3 kadının cinayete kurban gittiğini öğrendiğimizde, yönetmen Popplewell’in çizdiği asıl çerçeve yerli yerine oturuyor. Sonuçta, her şey kadına yönelik erkek şiddetiyle ilgili… O noktada, aslında öyle çok da benzersiz bir vaka seyretmediğimizi anlıyoruz. Sonuçta, Watts Ailesi’nde yaşananlar, Türkiye dahil birçok ülkede karşımıza çıkmıyor mu? Vakaların çoğu, erkeğin eşlikten, aile babalığından sıkılmasıyla başlıyor. Sorumsuzluk, bencillik ve şiddetin kaynağı erkeğin kendi kendine tanıdığı imtiyazlar değil mi özünde?

‘American Murder’ın bir belgesel olarak başka düşündürücü yanları da var. Shanann’ın sosyal medyadan paylaştığı o videolar olmasa, açıkçası yönetmen Popplewell asla bu kadar etkili bir belgesel çekemezdi. Shanann’ı filmde özlemleri ve duygularıyla tanımamızda sosyal medyadaki paylaşımları büyük rol oynuyor. Öte yandan, soruşturmanın sürdüğü günlerde sosyal medyada çıkan Shanann’a yönelik haksız, acımasız suçlamaları da pas geçmek mümkün değil. Belgesel, artıları ve eksileriyle sosyal medya üzerine bir kez daha düşünmemize vesile oluyor.

Öte yandan, film boyunca seyrettiğimiz tüm polis kayıtları, bize bir soruşturmanın en kritik anlarını sunuyor. Kuşkusuz elde edilen görüntülerin kaliteleri düşük; kamera açıları yetersiz. Ama tüm bunlar, gerçek hayatla kurmaca arasındaki büyük farklılıkları görmemize engel değil. Polisin eve geldiği sahneden başlayarak tüm görüntü kayıtları, çarpıcı ayrıntılarla dolu. Mesela yalan makinesi sahnesi ya da çapraz sorgu… Bu sahnelerin önemli bir bölümünde kameranın açısı, bize görmek istediğimizi göstermiyor belki; ama yine de gerçek hayatın filmlerdekinden çok farklı olduğunu anlayabiliyoruz. Kurmaca filmler gerçeği bir aynada yansıtırken onu süsleyip değiştirmekten kaçınmıyorlar. Başka türlü seyircileri etkilemeleri belki mümkün değil. Ama öte yandan özellikle bu tür belgesellerde hiçbir şeyin gerçek kadar çarpıcı olamayacağını anlıyorsunuz.

‘American Murder’ da sonuçta film dilini kullanan bir belgesel. Kurguyla, müzikle gerçeği şekillendiriyor, yorumluyor. Ama bir kurmacaya oranla bizi gerçeğin tatsızlığına, bayağılığına galiba çok daha fazla yakınlaştırıyor.

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00