Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Sinemada Eski Mısır ve arkeoloji deyince mumya filmleri başta olmak üzere korku gerilim, fantezi, macera gibi türler gelir akıllara… Tabi bir de kötü niyetli tanrılar…

Arkeoloji, birçok filmin çıkış noktasıdır. Kazılar nedense hep kötü olayları tetikler. Mezarda bulunan mumyalar, serbest kalan ruhlar ya da herkesin peşine düştüğü kadim ve uğursuz nesneler… Öyle ki, tüm bu filmlerin kolektif bilinçdışında arkeolojik kazılarla ilgili korkuları yansıttığı dahi söylenebilir. Korkular, hiç kuşkusuz arkeologların ölülerin dünyasının kapılarını açmasıyla ilgilidir. Mezarlıkları ruhların dolaştığı korkutucu yerler olarak algılayanlar için Eski Mısır arkeolojisi baştan sona tekinsizlikle doludur.

Popüler kültürdeki yansımalarına baktığımızda arkeolojinin beşiği olan, eski medeniyetlerin kurulduğu Mısır, Ortadoğu ve Mezopotamya, Batılı seyirciler için geçmişin gizemini ve kadim güçleri temsil eder. İlk ‘Şeytan’ (The Exorcist) filminin Irak’taki bir arkeoloji kazı sırasında başlaması kuşkusuz tesadüf değildir. Şeytan’ın yakında bir sürü ülke ve şehir varken uzaklardaki Washington’a kadar neden gittiğini pek anlayamayız ama nerden geldiğini asla unutmayız…

Arkeoloji deyince aklımıza Amerikan kahramanı Indiana Jones da gelir. Maceraperest Indy, arkeologların popüler kültürdeki imajını belki daha havalı kılar ama kazılarla açığa çıkan kötülük arasındaki bağı değiştirebildiğini söylemek zor.

Peki, birçok bilimsel disiplini bir araya getiren, sabır ve özen isteyen gerçek arkeoloji? Kötü ruhları değil, bilimsel bilgiyi açığa çıkaran ve geçmişi daha iyi anlamamızı sağlayan, tekinsizlikle uğursuzlukla ilgisi olmayan arkeoloji… İşte bu noktada, kurmaca filmlerden ziyade galiba belgesellere bakmak gerek.

‘Sakkara’nın Sırları’ (Secrets of the Saqqara Tomb) gerçek arkeolojinin ruhunu yansıtan bu belgesellerden biri…

Sakkara, Eski Mısır’da geniş bir alana yayılan mezarlık bölgeye verilen ad… Kahire’nin 30 km güneyinde bulunan bu alanda dünyanın farklı ülkelerinden gelen arkeologların yürüttüğü birçok kazı çalışması yürütülüyor yıllardır...

Televizyon belgeselleriyle tanınan James Tovell’ın yönettiği ABD-Mısır ortak yapımı ‘Sakkara’nın Sırları’, dünyaya ilk kez 2018 yılının aralık ayında duyurulan bir Sakkara kazısının öyküsünü anlatıyor. Mısır hükümetinin desteğinde Mısırlı arkeologların yürüttüğü kazı, daha önce hakkında hiçbir şey bilinmeyen sürprizlerle dolu bir mezar alanının içinde ve hemen çevresinde gerçekleşiyor.

Mısırlı arkeologlar çalışmaları iki yönlü olarak yürütüyor. Bir yandan Wahtye adlı Eski Mısırlı rahibin mezarındaki gizemleri çözmeye çalışıyor; bir yandan da hemen yakınlarda başka mezarlar arıyorlar. Belgesel, Wahtye’nin mezarını araştırmaları için verilen sürenin dolmasından 6 hafta önce başlıyor. Yılların deneyimine sahip arkeologlar, sezgileriyle Wahtye’nin mezarının civarında araştırmaya değer başka yerler olduğunu tahmin ediyorlar; ama 6 hafta boyunca o yakınlarda araştırmaya değer başka bir bulguya rastlamamaları halinde Mısır hükümetinin ödeneği keseceğini biliyorlar. Dolayısıyla, hem zamana karşı yarışıyor hem de kazı alanında karşılarına çıkan bulguları yorumlamaya çalışıyorlar.

Filmde arkeoloji tarihine geçecek, bilim insanlarını şaşırtan ve sevindiren bir dizi bulguya rastlanıyor ama sürprizlerin tadını kaçırmamak için bunlardan söz etmeye niyetim yok. ‘Sakkara’nın Gizemleri’nin en heyecanlı yanı hiç kuşkusuz içerdiği sırlar ve bulgular. Ama öte yandan, gerçek arkeolojinin nasıl bir şey olduğuna dair fikir veren bir belgesel seyrediyoruz.

Arkeoloji, her şeyden önce sabır istiyor… Başta kazıyı gerçekleştirenler olmak üzere alanda çalışan herkes, sabırlı ve çok özenli olmak zorunda. Belgeseli seyrederken ‘iğneyle kuyu kazma’ deyiminin hem mecazi hem gerçek anlamına, en çok arkeolojinin yaklaştığını düşünüyorsunuz. Sonuçta, her şeyiyle ince bir iş… Küçük ama yanlış bir darbeyle müzelerde sergilenecek tarihi bir eseri parçalamanız mümkün.

Ayrıca sevmeden, hatta tutkuyla bağlanmadan yapılamayacak bir iş olduğunu seziyorsunuz. Belgeselin hoş yanlarından biri, ekipte yer alanların kazı süreciyle ilgili düşünce ve duygularına yer vermesi… Tüm ekibin Mısırlı olması, geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlıyor. Sonuçta, aynı coğrafyada, aynı doğada yaşıyor; aynı toprağı kazıp, aynı ağaçların dallarını kesiyorlar.… Kazı ekibi Müslümanlardan oluşuyor. Eski Mısırlılarla aralarında inanışları, kültür ve dinleriyle elbette büyük farklılıklar var. Ama ister istemez mezarlarını kazdıkları kişilerle duygusal bağlar kuruyorlar. Daha önemlisi, çok farklı olmadıklarını görüyorlar. Özellikle, mumyalanmış kişilerin iskelet ve kemik yapılarını inceleyen uzman, bu benzerliği çok güzel anlatıyor. Nasıl biri olduğunu merak ettiğimiz rahip Wahtye, bir anda en insani yanlarıyla geliyor karşımıza. Çünkü kemiklerimiz, hayatımızı fiziksel olarak nasıl sürdürdüğümüz hakkında çok şey söylüyor. Yönetmen Tovell kazı ekibindekileri bize tanıtmayı ve içlerinden bazılarının gündelik hayatlarından küçük kesitler getirmeyi ihmal etmiyor.

Bu arada, Eski Mısırlıların ahiret inancıyla ilgili gözlemler ve yorumlar da önemli… Eski Mısırlılar, sürdürdükleri zor ve yıpratıcı hayatın sonunda ölümden sonraki ikinci hayatlarına yatırım yapmak istiyor; gerçek mutluluğu orada bulacaklarına inanıyorlar. Varlıklı olanların yaptırdıkları aile mezarları, öte dünyada yaşamak istediklerini, özlemlerini yansıtan bir ayna gibi…

Belgesel bizi, mumyalama geleneğinin kökündeki mitolojik inanışlara kadar götürüyor. Her şey bedeni parçalara ayrılmış Osiris’in mumyalanarak yeniden hayata dönmesiyle ilgili… Sonuçta, her şeyin kökeninde ahirete duyulan inanç yatıyor. Mezarları, öte dünyayla bu dünya arasında kurdukları bir köprü olarak düşünüyorlar. Aynı mezarların onların cansız bedenlerini 4500 yıl sonraya taşıması kuşkusuz çarpıcı. Finalde Mısırlı arkeologlardan birinin söylediği gibi rahip Wahtye, 4500 yıl sonra bu kadar ünlü olacağını bilseydi herhalde mutlu olurdu.

‘Sakkara’nın Sırları’ arkeolojinin geçmişle bir tür diyalog anlamına geldiğinin altını incelikle çiziyor. Geçmişten bugüne bakıyor ve mitoloji bir yana insanların özünde çok değişmediğini görebiliyoruz.

Bir başka önemli nokta, arkeolojinin disiplinler arası bir ekip çalışması gerektirdiği... Kazıcılar bir şey bulduklarında arkeologları çağırıyorlar. Onlar da bulgularını derinleştirmek için başka uzmanlara danışıyorlar. Her şey bittiğinde ise tarih kitapları değişiyor…

Çölle verimli yeşil alanları aynı çerçeve içinde gösteren hoş hava çekimleri, Kuzey Afrika’nın ışığını yakalayan yumuşak bir renk paleti var ama ‘Sakkara’nın Sırları’, görsel açıdan iddialı bir belgesel değil. Sonuçta, kazı çekimleri ve röportajlarla ilerleyen mütevazi bir haber belgeseli bekliyor sizi. Merak unsurunu çok iyi oluşturamadıklarını ve özellikle orta bölümlerde seyircilerin ilgisini kaybettiklerini düşünüyorum. Kurgu ve genel akışa baktığımda belki çok kreatif bir iş yok ortada. Ama insan unsurunu merkeze koyma açısından belgeseli sevdiğimi söyleyebilirim.

Daracık, son derece klostrofobik alanlarda toz toprak içinde saatlerce çalışanların dünyası gerçekçi şekilde anlatılıyor. Yönetmen James Tovell’in kameraları, çekim açısı bulmanın son derece zor olduğu dar mekânlarda, gerçekten iyi iş çıkarıyor. Bazı sahnelerde kameralar için yeniden canlandırmalar yapılıp yapılmadığını bilmiyorum ama seyircinin arkeologların keşifleriyle birlikte ilerlemesi, film için büyük avantaj; orada olma duygusunu güçlendiriyor. Filmin yeraltına kuyu gibi inen bir mezarda açılması ve yine mezarın içinde bitme fikrini de sevdim.

Eski Mısır’a, mumyalara ve arkeolojiye ilgi duyanlara önerebileceğim bir belgesel. Son olarak, Netflix’in son dönemde en çok ilgi gören belgesellerinden biri olduğunu da belirtelim.

6/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00