Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


James David Vance’ın özyaşam öyküsünü anlattığı ‘Hillbilly Elegy: A Memoir of a Family and Culture in Crisis’ adlı kitap, 2016 yılında yayımlanmış ve uzun süre The New York Times’ın çok satanlar listesinde kalmıştı. Kitap medya tarafından Trump’ı iktidara getiren beyaz işçi sınıfını yansıtan sosyolojik bir belge olarak değerlendirilmişti. J.D. Vance’ın kitapta, Kentucky bölgesinin kültürü, değerleri veya Middletown, Ohio üzerine yaptığı tespitler de tartışmalara neden olmuştu. Aynı bölgelerde büyüyen ve yaşayan bazı kişiler, J.D. Vance’ın yaklaşımını abartılı bularak eleştirmiş; özellikle Kentucky’nin dağlık bölgesini yeterince iyi bilmediğini öne sürmüşlerdi.

Vanessa Taylor’ın sinemaya uyarladığı, Ron Howard’ın yönettiği Netflix yapımı ‘Hillbilly Elegy’, tüm bu tartışmalardan bağımsız olarak bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Trump’ı iktidara getiren beyaz işçi sınıfı üzerine gözlemlerin öne çıktığını söylemek biraz zor. Günümüz ABD’si üzerine politik ve sosyolojik analizlerden ziyade anne–oğul ilişkisine odaklanan psikolojik yaklaşım ağır basıyor. Hiç kuşkusuz, isteyen istediği gibi politik okuma yapabilir ama ‘Hillbilly Elegy’, kitabın aksine siyasi tartışmalardan uzak durmaya özen gösteren bir film gibi geldi bana…

Kuşkusuz, özellikle Glenn Close’un canlandırdığı büyükanne Mamaw üzerinden, karakterlerin siyasi kimliklerini hissettiren bazı sahneler var. Mesela, Mamaw, sırf mikrodalga fırınları olmadığı için Amerikan yerlilerinin bilge bir halk olamayacağını söylüyor; Polonyalılarla ilgili ırkçı şakalar yapıyor. Bill Clinton döneminde patlak veren Monica Lewinsky skandalı da bir televizyon haberi olarak gösteriliyor. Bir başka sahnede ise J.D.’nin, doğu yakasından birinin Kentucky halkı üzerine söylediği küçümseyici ifadelere çok sert tepki gösterdiğini görüyoruz. Ama bunlar göze çarpan birkaç ayrıntı sadece… Filmin asıl meselesi, J.D.’nin Amerikan Rüyası’nı gerçekleştirmek için verdiği varoluş mücadelesi… Çocukluk yıllarından gençliğine kadar uzanan bir mücadele bu…

Açılış sahnesinde sesi radyodan gelen Hıristiyan vaizin, ‘Amerikan Rüyası’na olan inancın asla kaybedilmemesi çağrısı’ filmin genel çerçevesini belirliyor. Jenerik yazıları sırasında seyrettiğimiz ‘flash-back’ sahnede, 13 yaşındaki Mamaw’ın sevgilisiyle Kentucky’den kaçıp geldiği Middletown’ın, işçi sınıfına hayat veren canlı, umut dolu bir sanayi şehri olduğunu görüyoruz. Aynı şehrin 1997’deki ekonomik kriz görüntüleri ise kasvetli bir yoksulluğu gösteriyor. O noktada vaizin Amerikan Rüyası’na olan inancı tazelemek istemesi anlam kazanıyor. O inanç ile Trump’ın iktidara gelişi arasındaki bağı kurmak ise bize kalıyor.

Film, 1997’de J.D.’nin (Owen Asztalos) çocukluk günlerinde, Kentucky’nin dağlık Jackson taşrasında gerçekleşen büyük aile buluşması sırasında açılıyor. Daha sonra, çocuklukla 2011’deki üniversite öğrenciliği dönemi arasında, iki ayrı kanaldan akıyor. Yale Hukuk Fakültesi’nde eğitimine devam edebilmesi için J.D.’nin (Gabriel Basso) yaz aylarında para kazanabileceği bir staj işi bulması gerekiyor. Staj işi için yemeklere katılacağı, iş görüşmeleri yapacağı kritik günlerde ablası Lindsay (Haley Bennett) arıyor ve annesi Bev’in (Amy Adams) eroin kullanımı yüzünden hastaneye kaldırıldığını söylüyor. J.D., geleceğini riske atma pahasına Ohio’daki Middletown’a dönüyor. Annesini bir bakımevine yatırmak için maddi manevi anlamda elinden gelen her şeyi yaparken geçmişe dönüş sahneleri eşliğinde çocukluğunda yaşadıklarını hatırlıyor… Bu sahnelerde, çocukluk yılları boyunca annesi Bev ile hayatın onun için hiçbir zaman kolay geçmediğini görüyoruz.

Bev, daha çok kendi sorunlarına odaklanan, genç yaşta doğurduğu Lindsay ile J.D.’yi yük olarak gören, çocuklarına şiddet göstermekten çekinmeyen, iş disiplininden yoksun, madde bağımlısı biri… Yıllar sonra J.D.’nin karşısına yine bir engel ve sorun olarak çıkıyor. J.D.’den sürekli evlat sevgisi istediğini ama buna karşılık, ona doğru dürüst anne sevgisi gösteremediğini; eğitim hayatının hiçbir döneminde ona gerektiği gibi destek olamadığını görüyoruz. Ron Howard, Bev’in kriz anlarında J.D.’ye sevgi ve destek görmek için uzattığı elini anne-oğul arasındaki bağı gösteren bir metafor olarak kullanmış. Bev, bu bağı kesip atmadan özgürlüğüne kavuşamıyor; çünkü bu bağ, J.D.’nin önüne engel olarak çıkıyor.

Beni rahatsız eden nokta, Bev’in film boyunca ‘psikolojik yardıma ihtiyaç duyan, davranışlarından sorumlu tutulamayacak bir hasta’ kimliğinden ziyade oğluna sürekli sorun çıkaran bir anne olarak tasvir edilmesi... Ayrıca, alttan alta Bev ile J.D’nin hayatında güçlü bir baba ya da erkek figürünün olmadığı vurgulanıyor. Açılıştaki kavga sahnesinde J.D.’nin ailenin erkekleri tarafından kurtarıldığını unutmamak gerek. Ablası Lindsay, önce erkek arkadaşı sonra eşi olan Kevin’in sevgisi ve varlığıyla kendini kurtarıyor. Annesinin gözü önünde uyuşturucuya ve suça doğru sürüklenen J.D.’nin imdadına ise ‘nevi şahsına münhasır büyükannesi Mamaw’ yetişiyor. J.D., Mamaw’la aynı evde yaşarken yoksulluğun ne olduğunu daha iyi kavrıyor. Ağzı bozuk, sert ama güvenilir bir kadın olan Mamaw, J.D.’ye daha doğru bir örnek oluyor. J.D. onunla birlikte mızmızlanmadan yoksullukla ve hayatla mücadele etmeyi öğreniyor. Filmin açılış sahnesinde yaralı kaplumbağa için söylediği ‘iyileşebilir’ ifadesi aslında kendisi için de geçerli.

Krizin hiç bitmediği, tansiyonun hiç düşmediği bir film ‘Hillbilly Elegy’... Yönetmen Ron Howard’ın seyirciye huzur vermeyen, rahat nefes aldırmayan bir film hedeflediği ilk anlardan belli… Sözgelimi J.D., açılış sahnesinde gölde huzur içinde yüzerken birkaç gencin saldırısına uğruyor. Sadece güç gösterme hedefini taşıyan anlamsız ve gereksiz bir şiddetin kurbanı oluyor… Bölgedeki erkek şiddetinin bir yansıması olan bu saldırıya rağmen, J.D.’nin Kentucky dağlık bölgesini çok sevdiğini ve orada hep daha fazla kalmak istediğini söylemesi, kafamızı karıştırıyor. ‘Her şeye rağmen coğrafyaya, köklere ve aileye bağlılık’ diye düşünüyoruz. Film boyunca yanıtı bize bırakılan benzer birçok soru uyanıyor zihnimizde…

Sözgelimi, J.D. bir sahnede annesini sevdiğini söylüyor ama çocukluktaki birkaç küçük an dışında film bize bu sevgiyi pek hissettiremiyor. Bev’in çocuklarına olan sevgisi için de aynısı geçerli... Annesi, J.D.’nin eğitim hayatının önünde bir engel ve aşılması gereken bir antagonist olarak çıkıyor karşımıza… Filmin bir sahnesinde ablası, J.D.’ye annesinin çok çileler çektiğini söylüyor ve araya ‘flash-back’ travma görüntüleri giriyor ama çok kısa geçilen bir sahne bu… Açıkçası, filmin Bev karakterini derinlemesine anlamak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Her şey J.D.’nin engelleri aşarak hedeflerine ulaşmak istemesiyle ilgili…

Gerçekten yaşanmış olayları karşımıza getirmesi itibarıyla belki abartılmış demek mümkün değil ama ‘Hillbilly Elegy’ anlatımı ve tarzıyla baştan sona duygularımız üzerine oynayan bir film… Ron Howard hareketli kamerasıyla, bizi sürekli J.D. ile özdeşleştirerek kriz psikolojisini hep ayakta tutuyor. Kitap dolayısıyla ABD’de popüler biri olan J.D. Vance’ın hikâyesini bilen Amerikalı seyirciler için nispeten kolay bir seyir olabilir ama hiç bilmeyenler için film ağır ve üzücü bir dram olarak ilerliyor.

Finale doğru J.D. ‘Kim olduğumuzu geldiğimiz yer belirler ama kim olacağımızı her gün biz seçeriz’ diyor. Amerikan Rüyası’na ulaşmak için sonuna kadar mücadele etmenin altını çizen bir yaklaşım bu… Ama filmin, kitabın aksine J.D.’nin ‘geldiği yeri’ kültürel ve sınıfsal anlamda yeterince iyi anlattığını söylemek zor. Yapımcılar, Netflix üzerinden filmi daha geniş kitleye ulaştırmak için kendisini ‘sosyal muhafazakâr’ olarak tanımlayan J.D. Vance’ın politik görüşlerini ‘bypass’ etmek istemiş olabilir. Ama bunun filme çok şey kazandırdığını söylemek zor… Tam aksine, bir şeyler eksik duygusu yaratıyor…

‘Hillbilly Elegy’nin en sevdiğim yanı oyunculuklar oldu… Amy Adams, Bev rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Oscar’ın güçlü adaylarından biri gibi görünüyor. Büyükanne Mamaw’da Glenn Close da yardımcı kadın oyuncu kategorisinin iddialı isimlerinden biri olmaya aday. Her ikisi de mükemmel oynuyorlar ama beden dilindeki çarpıcı değişim nedeniyle Close’un performansı daha etkileyici geldi bana… Finalde gerçek kişilerin video görüntülerini seyrettiğimiz bölümde Adams ve Close’un karakterleri çok iyi yakaladığını hissediyoruz. J.D.’nin çocukluğunu Owen Asztalos, gençliğini ise Gabriel Basso canlandırıyor. Her ikisi de üstlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlar. Lindsay’de Haley Bennett ve J.D.’nin sevgilisi Usha’da Freida Pinto’yu da dahil ettiğimizde oyunculuk galiba filmin en sağlam ve etkileyici yanı…

ABD’de 11 Kasım’da sınırlı sayıda salonda gösterime giren ve 24 Kasım’dan bu yana Netflix içeriğine dahil olan ‘Hillbilly Elegy’yi çok sevdiğimi söyleyemem ama oyunculuk kategorisinde Oscar şansı olan yeni bir film olarak ilgiye değer olduğu kesin…

5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00