Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yönetmen David Fincher’ın babası Jack Fincher, ‘Mank’ın senaryosunu 1990’larda yazar… David Fincher’in ‘The Game’den (1997) hemen sonra gerçekleştirmek istediği projedir. Hatta başroller için Kevin Spacey ve Jodie Foster ile anlaşır. Ama David Fincher’ın filmi siyah beyaz çekme ısrarı nedeniyle proje rafa kalkar. Netflix hayata geçirmeye karar verene kadar da yıllarca raftan inmez.

‘Mank’, 2003 yılında 72 yaşında hayatını kaybeden gazeteci yazar Jack Fincher’ın kayıtlara geçen ilk ve tek senaryosu… Jack Fincher, Amerikalı ünlü film eleştirmeni Pauline Kael’in 1971 yılında The New Yorker’da yayımlanan ‘Raising Kane’ adlı makalesinden yola çıkar. Kael, internette bulup okuyabileceğiniz uzun makalesinde ‘Yurttaş Kane’ (Citizen Kane) filminin senaryosunda Orson Welles’in çok az payı olduğunu öne sürer. Kael yaptığı araştırmaların sonucunda senaryonun Herman J. Mankiewicz’e ait olduğunu; bu gerçeğin o yıllarda Hollywood’da birçok kişi tarafından bilindiğini ve çeşitli vesilelerle dile getirildiğini yazar. Ne var ki, ‘Yurttaş Kane’in senaryosuyla gelen ilk ve son Oscar’ın ardından Orson Welles, yıllar içinde Herman J. Mankiewicz’in katkısını görmezden gelmekte nedense ısrar eder.

Kael’in makalesine yanıtlar gecikmez. Welles’in arkadaşı, eski sinema yazarı yönetmen Peter Bogdanovich, 1972 yılının ekim ayında Esquire dergisinde yayımlanan ‘The Kane Mutiny’ yazısıyla Kael’in tezlerine karşı çıkar. Bogdanovich yalnız kalmaz. Akademisyen Robert L. Carringer da 1978’de yayımlanan ‘The Scripts of Citizen Kane’ adlı araştırmasında, Pauline Kael’in tezlerinin doğru olmadığını öne sürer; Welles’in Mankiewicz’in senaryosunda önemli değişiklikler yaptığına dair bazı bulgular sunar.

Bu tartışmada kimin haklı olduğunu kestirmek zor. İşi tarihçilere bırakmak en doğrusu; ama kendi adıma ‘Mank’ın tüm bu tartışmalardan bağımsız olarak, her koşulda ayakları yere basan sağlam bir film olduğunu düşünüyorum. Evet, ‘Yurttaş Kane’in senaryosunun büyük oranda, Hollywood’da kısaca Mank diye bilinen Herman J. Mankiewicz tarafından yazıldığı tezinden yola çıkıyor film. Orson Welles’in Hollywood’da çok iyi bilinen o muhteşem egosu nedeniyle Mankiewicz’in senaryodaki payını görmezden geldiği ima ediliyor. Ama Welles’in senaryoya yaptığı müdahaleler ya da değişiklikler konusunda özellikle hiçbir yorum getirilmiyor. Mankiewicz, filmin bir yerinde ‘Ben bir anlatı inşa ettim, gideceği yönü gösterdim, gerisi artık ona ait’ diyerek konuyu kapatıyor zaten... Özetle Welles’in sinemacı kişiliğine hiçbir saygısızlık yapılmıyor. Her şey bir yana, Orson Welles’in şimdilerde ‘Yurttaş Kane’le Akademi’den aldığı senaryo ödülünden ziyade ‘alamadığı’ film ve yönetmen Oscar’larıyla anıldığını unutmamak gerek.

Kaldı ki, filmin asıl meselesi kesinlikle Welles–Mankiewicz anlaşmazlığı değil… Finaldeki birkaç sahne dışında filmin nerdeyse hiç ilgilenmediği bir konu bu… Çünkü ‘Mank’ temel olarak Mankiewicz ile William Randolph Hearst arasındaki çatışmaya odaklanıyor ve daha ileri gidip ‘Yurttaş Kane’ filminin senaryosunun Mankiewicz–Hearst çatışmasının somut bir yansıması olarak ortaya çıktığının altını çiziyor.

Malum, ‘Yurttaş Kane’de hayatı anlatılan Kane, ABD’deki seyircilerin daha ilk sahnelerden anlayacağı gibi Hearst’ü akla getiren bir karakter... Senaryonun yazıldığı dönemde henüz 24 yaşında olan Welles’in, dönemin basın kralı Hearst ile tanışmadığı, onunla aynı ortamlarda bulunmadığı, muhteşem malikanesine girip çıkmadığını iddia eden çok kişi var. Buna karşılık, filmde gördüğümüz gibi Mankiewicz, o yıllarda Hearst ve eşi Marion Davies’in arkadaş çevresinden biri… Sonuçta, Mankiewicz’ın çok iyi bildiği bir dünyayı ve şahsen tanıdığı bir kişiliği anlattığı kesin…

Filmde ‘Yurttaş Kane’in yazılış öyküsünü geçmişle şimdi arasında gidip gelen bir paralel kurguyla izliyoruz. Geçirdiği otomobil kazası sonrası ayağı kırılan Mank (Gary Oldman), 1940 yılında Orson Welles’in ekibinden John Houseman (Sam Troughton) tarafından senaryoyu yazması, daha doğrusu becerikli yazman Rita’ya (Lily Collins) dikte ettirmesi için gözlerden uzak bir çiftliğe yerleştiriliyor. Senaryonun yazım sürecinde sık sık 1930’lu yıllara dönüyoruz ve tanışmalarının öncesinden başlayarak Mank’ın, Hearst (Charles Dance) ile eşi Marion Davies’in (Amanda Seyfried) hayatına nasıl dahil olduğunu, ilişkilerinin nasıl geliştiğini görüyoruz…

‘Mank’, 1930’lar ve 1940’ların Hollywood’u üzerine çekilmiş en iyi filmlerden biri… Ön planda Mank ve yaşadıkları olsa da alttan alta Hearst üzerinden Hollywood’un sermaye, medya, siyaset ve iktidarla ilişkilerinin eşelendiği kesin… Hearst’ün filmde çok sahnesi olduğunu söyleyemem. Evinin bahçesinde çektiği ‘amatör’ western filminin yönetmeni olarak karşımıza çıktığı sahne başta olmak üzere genelde özgüveni yüksek, sakin, kibar ve zeki bir adam olarak tasvir ediliyor. Mank’a anlattığı ‘laternacı ve maymunu’ hikâyesini bir yana bırakırsak, Hearst’ün asıl kişiliği ve hedefleri, onu hiç görmediğimiz sahnelerde netleşiyor. Sözgelimi, evinin içine kurduğu o hayvanat bahçesi kişiliği hakkında çok şey söylüyor. İlerleyen bölümlerde bahçesindeki hayvanlarla evine girip çıkan bazı insanlar arasında çok fark görmediğini kavrıyoruz. Sahip olmak kadar güçlü olmak da en büyük takıntılarından biri… O unutulmaz ‘sirk temalı’ yeni yıl yemeği sahnesinde Mank’ın Don Kişot’tan yola çıkarak çizdiği Hearst portresi, ‘Yurttaş Kane’ filminde tanık olduğumuz trajediye doğru giden yolu açıkça işaret ediyor… Bu arada, sirk imgesinin afişte de karşımıza çıktığını hesaba katarsak, Fincher’ın Hearst’ü ve dünyasını sirk metaforuyla anlamaya çalıştığını söyleyebiliriz.

‘Mank’ı ‘Yurttaş Kane’i bütünleyen bir film olarak görmek mümkün. Welles, ‘Yurttaş Kane’i Shakespeare usulü bir trajedi kıvamında kurar. Fincher ise ‘Mank’ı sermaye–emek ilişkileri üzerinden Hollywood’a bakan politik bir film olarak inşa ediyor. Sosyalist yazar Upton Sinclair’in California seçimini kaybetmesi için Hearst’ün el altından yaptıkları, hikâyenin kritik aşamalarından biri… Seçimin sonucu, Sinclair’i gönülden destekleyen ve sosyalizmi ‘bolluğun paylaşımı’ olarak gören Mank için de yıkım oluyor.

Politika sadece Hearst’ün kişiliği üzerinden yok filmde… MGM’in patronu Louis B. Mayer’in (Arliss Howard) Ekonomik Buhran döneminde sahte gözyaşlarıyla stüdyonun emekçilerini kandırdığı sahneyi; işsiz kalıp dilenmeye başlayan yardımcı oyuncuları unutmamak gerek… Sinema bilgisi, zekâsı ve kültürüyle Hollywwod’un saygı değer stüdyo yöneticilerinden biri olan Irvin Thalberg (Ferdinand Kigsley) de politik alt metinler açısından anahtar kişiliklerden biri… Akademi’nin adına özel ödül koyduğu MGM yöneticisi Thalberg, Mayer’in aksine Mank’ın kendine yakın gördüğü, saygı duyduğu bir isim. Ama onun güçlüden ve sermayeden yana tavır koyması, Sinclair’in girdiği seçimde tüm dengeleri değiştirebiliyor.

Filmde Mank’ın alkol ve kumar bağımlılığının altı özellikle çiziliyor. O yıllarda yazarların kazandığı yüksek ücretler nedeniyle yolu Hollywood’a düşen kültürlü, zeki, aydın insanlardan biri Mank… Ama Hollywood o yıllarda vicdan sahibi bir insanın kaldırmakta zorlanacağı bir yer… Filmin başında, stüdyo patronu David O. Selznick’le (Toby Leonard Moore) girdiği toplantı sahnesinde, senaryo yazarlığını çok ciddiye almadan, sırf para kazanmak ve eğlenmek için yaptığına tanık olduğumuz Mank için ‘Yurttaş Kane’in senaryosu, kişisel nedenlerden ötürü hayatının en önemli işi olup çıkıyor.

‘Mank’, Holywood’un eleştirel bir gözle kendine baktığı, kendi türünde klasikleşebilecek filmlerden biri… Dramatik anlar kadar Hollywood üzerine eğlenceli sahneler de var filmde. Mesela, Paramount’un yazarlarının stüdyo patronu David O. Selznick ve Joseph Von Sternberg’e Frankenstein projesini anlattıkları sahne… Filmde hiç görmediğimiz Marx Kardeşlerin Thalberg’in ofisinde pişirdiği sosisleri unutmayalım… Mank’ın King Kong ve Mary Pickford üzerine söyledikleri de eğlenceli ama farkında olmadan Thalberg’in zihnine ektiği tohumun sonuçları, bir o kadar trajik…

Baştan sona Mank’in bizzat kendisi gibi sarkastik bir mizah anlayışıyla çekilmiş bir film seyrediyoruz. Öte yandan, finale doğru ana karakteriyle birlikte giderek daha hüzünlü bir yere doğru gidiyor film… Elinde Oscar’ıyla, mutlu bir gülümseyişle poz verdiği o karede ise Herman J. ‘Mank’ Mankiewicz’in hikâyesini anlattığı için Fincher’ın çok doğru bir iş yaptığını düşünüyoruz. Gerçekten gecikmiş ve çok anlamlı bir hikâye bu… Sinema tarihi kitapları Welles’in dehasına düzülmüş övgülerle bu kadar doluyken Fincher’ın Mankiewicz’e yaptığı bu saygı duruşunu fazla görenlere açıkçası söyleyecek çok fazla sözüm yok…

David Fincher, ‘Mank’ı özellikle 1930’lar ve 40’ların başındaki siyah beyaz filmleri akla getiren bir üslupla çekmiş. Mankiewicz’in sinemada aktif olduğu yıllar bunlar… Hatta eski bir film seyrediyormuş izlenimi vermek için makinistlere bobin değiştirmelerini hatırlatan sağ üst köşedeki halkaları bile eklemiş. Açılış jeneriğinde ise kendimizi bir sinema salonunda, hatta sol ön taraftaki koltuklardan birinde, beyazperdeye yandan bakarken düşünmemizi istemiş. ‘Mindhunter’ dizisinde birlikte çalıştığı görüntü yönetmen Erik Messerschmidt ile birlikte 1930’lu yılların aydınlatma stillerini uygulamış; bazı gece sahnelerinde pelikül filmin grenli dokusunu kullanmış. Birçok sahneyi yine o yılların favori kararma–açılma tekniğiyle birbirine bağlamış. Ses bandını o yıllarda olduğu gibi mono olarak hazırlamış. Buna karşılık, 1930’ları akla getirmeyen geniş ekran 2.20:1 formatından da vazgeçmemiş. Sonuçta 1930’ların stiliyle 2020’lerin dijital siyah beyaz estetiğini ince bir görüntü işçiliğiyle bir araya getirmiş. Trent Reznor ve Atticus Ross imzalı müzikler de 1930’ların müzikal duygusu ve o yılların enstrümanlarıyla yapılmış.

Gary Oldman, Mank rolünde baştan sona mükemmel bir iş çıkarıyor. Karakterin alaycılığını, bastırdığı duygusal yanlarını ve vicdani duyarlılığını müthiş bir performansla yorumluyor. Charles Dance, oynadığı her sahnede Hearst rolü için ne kadar doğru bir seçim olduğunu gösteriyor. Filmde aldığı süre çok kısa olsa da Welles’te Tom Burke akılda kalıcı bir performans çıkarıyor. Amanda Seyfried ve Lily Collins kadar ‘Zavallı’ Sara’da Tuppence Middletown da çok iyi…

Sonuçta, ‘Mank’ her şeyiyle güzel bir film... Senaryonun yazılış süreciyle Mank’ın MGM ve Hearst ile olan ilişkileri arasındaki paralel kurgu çok iyi ilerliyor. Bölümlerin senaryolardaki gibi ara başlıklarla sunulması da hoş bir fikir.

‘Mank’ın, kendi adıma 2020’de seyrettiğim en iyi filmlerden biri olduğunu düşünüyorum. Tartışmalı öyküsü nedeniyle Akademi üyelerini ikiye bölebilir ama Oscar ödüllerinde, en azından adaylıklarıyla adından söz ettireceğine eminim. Kasım ayı içinde ABD başta olmak üzere bazı ülkelerde kısıtlı sayıda gösterime giren ‘Mank’ı bugünden itibaren Netflix’te seyredebilirsiniz.

8/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00