Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Sinema sanatının en güzel yanlarından biri, yönetmenlere tanıdığı farklı anlatım olasılıkları… 2019 İngiliz Bağımsız Film Ödülleri’nde senaryosu dahil 5 ödül kazanan ‘The Personal History of David Copperfield’ bu olasılıkların ne denli çeşitlenebileceğinin bir örneği…

İngiliz yazar Charles Dickens’ın eseri ‘David Copperfield’, kitap olarak 1850’de yayımlandı. Otobiyografik yanlarıyla Dickens’ın en sevdiği, en kişisel romanlarından biriydi… Sinemaya ve televizyona defalarca uyarlandı.

İskoç yönetmen Armando Iannucci’nin, senaryosunu Simon Blackwell ile birlikte yazıp çektiği film, belki de gelmiş geçmiş en tuhaf, eksantrik ve komik Charles Dickens uyarlaması…

David Copperfield’in (Dev Patel) yaşam öyküsünü bir tiyatro sahnesinde anlatmaya başlaması kuşkusuz anlamlı bir seçim… Yazarı Charles Dickens’ın tiyatroya olan ilgisi bir yana ‘David Copperfield’ edebiyat eleştirmenlerinin yer yer teatral bulduğu bir romandır. Karakterler arası bazı diyaloglar, 19. Yüzyıl İngiliz melodramlarını akla getirir.

Peki, seyrettiğimiz filme teatral demek mümkün mü? Bir ya da birkaç mekânda geçen diyalog ağırlıklı bir film olmadığı kesin… Yani, bildik anlamda teatral değil. Tam aksine, Armando Iannucci’nin baştan sona sinemasal, hatta sinemasal aşırılıklarla dolu bir filme imza attığı söylenebilir. Ama filmin enerjisinde, ritminde ve özellikle oyunculuk tarzlarında bir ‘tiyatro ruhu’ olduğunu söylemek mümkün. Her şeyin üst üste geldiği; oyuncuların büyük jestlerle, vurgulu cümlelerle ‘fazla fazla’ oynamaya teşvik edildiği bir dinamizmi var filmin…

Kamera da oyuncuların hızına ayak uyduruyor. Tablo gibi özenle kurulan dekorun içinde oradan oraya dolaşıp duran ama sallanmayan, nadiren sabitlenen çok hareketli bir kamera bu… Iannucci, birçok sahnede geniş açı objektifleri tercih ediyor ve aynı anda hareket eden birçok oyuncuyu kadrajın içine alarak karmaşık bir sahne trafiği oluşturuyor. Sürekli açı değiştirip bunları montajda rahatsız edici olmayan bir ritimle birbirine bağlayınca, baştan sona hiperaktif bir anlatım çıkıyor ortaya.

Film, görsel atmosfer ve duygu olarak ana karakterinin ruh halini, perspektifini yansıtmayı hedefliyor… David’in yetişkinlik öncesi yıllarında kamera, bir çocuğun bakışını yansıtan alt açıları kullanıyor genelde. Özellikle Yarmouth sahnelerinde daha iyi ortaya çıkan bir yaklaşım bu… David’in küçük bir çocukken ziyaret ettiği ve insanları dahil her şeyiyle çok sevdiği Yarmouth sahili, sıcak ve canlı renklerle salaş bir cennet gibi tasvir ediliyor. Yıllar sonra bir yetişkin olarak gittiği Yarmouth ise daha gerçekçi bir renk paletiyle geliyor karşımıza. Ters dönmüş tekneden yapılmış evde ‘çocuk kafası’yla yaşadığı mutluluk, yıllar sonra kafasını oraya buraya çarptığı bir sıkışmışlığa dönüşüyor. Hepimizin başına gelebilecek, ‘çocukluk anıları ile yetişkinlik deneyimlerinin birbirine ters düşmesi’nin çok iyi anlatıldığı bir sahne bu…

Çalıştığı fabrikadan ve üvey babası Murdstone’un (Darren Boyd) zulmünden kaçarak sığındığı halası Betsey Trotwood’un (Tilda Swinton) evinde yeniden bulduğu refah ve mutlulukla birlikte filmin aydınlanıp ferahlaması da benzer bir örnek... Kamera güneş ışığı altındaki geniş İngiliz çayırlarında genç David gibi adeta özgürleşiyor. Kadrajın merkezine doğru netleşen, çevresi buğulu, flu çekimlerden oluşan final sahnesine de buradan bakmak gerekiyor… David’in Steerforth (Aneurin Barnard) ve diğer arkadaşlarıyla şarap içtiği, sonra hep birlikte sarhoş olup tiyatroya gittikleri sahnenin sessiz filmleri hatırlatan slapstick üslubunda çekilmesini de unutmayalım.

Iannucci, iki saatlik akış boyunca filmini bir tiyatro sahnesinde açtığını, David Copperfield’in kendi hikâyesinin anlatıcısı olduğunu ara sıra hatırlatıyor bize. Sadece filmi bölümlere ayırmasından söz etmiyorum. David Copperfield kendi doğumunda olduğu gibi bazen anlatıcı olarak sahneye dahil olabiliyor. Bazı sahnelerde karakterlerin anlattıkları olaylar, duvara film içinde film gibi yansıyor… Tüm bunlar bir film seyrettiğimizin farkına varmamızdan ziyade David Copperfield’in yazar kimliğinin altını çiziyor, onun zihninin içinde olduğumuzu düşündürüyor… Öte yandan, biçimi fazlasıyla öne çıkaran yönetmen Iannucci de hikâye anlatıcısı olarak kendi varlığını belli ediyor.

İngilizce konuşulan dünyada ‘color-blind casting’ olarak adlandırılan tercih, tam da bu noktada daha anlamlı hale geliyor. İtalyan asıllı bir İskoçyalı olan Iannucci, 19. Yüzyıl’da tümüyle İngilizler arasında geçen romandaki Agnes (Rosalind Elazar), Mr. Wickfield (Benedict Wong), Anthony Welsh (Ham) gibi bazı önemli karakterleri Asya ve Afrika kökenli oyunculara teslim ederek filme çok farklı bir hava getiriyor. İngiliz edebiyatının simgeleşmiş roman karakterlerinden David Copperfield’i Hint kökenli Dev Patel’in canlandırmasıyla daha en baştan ortaya konan bu tercih, 2021’in dünyasında taşıdığı politik anlamla yorumlanabilir. Öte yandan, film seyretmekte olduğumuzu unutturmayan bir çeşit yabancılaştırma efekti olarak düşünülebilir. Ama son yıllarda İngiliz tiyatrosundaki Shakespeare oyunlarında da rastlanan bu uygulamanın bence en anlamlı yanı, bir süre sonra oyuncunun etnik kökenine değil, karakterin özüne odaklanmamız… ‘The Personal History of David Copperfield’de de bence aynısı oluyor. Kısa süre içinde etnik köken akıldan çıkıyor ve karakter kendini ortaya koyuyor.

Iannucci’nin romandan saptığı birçok bölüm var. Hayli serbest bir yorum getirdiği inkâr edilemez ama kendi adıma romanın özünden çok koptuğunu düşünmüyorum. Evet, abartılı, yer yer hayli grotesk bir yorum olduğu söylenebilir. Ama prodüksiyon tasarımında, kostüm, aksesuar ve dekorlarda dönemi olabildiğince gerçekçi anlatma çabası ağır basıyor… Özellikle, şişe fabrikası ve Londra sahnelerinde Victoria Çağı’nın ruhu korunuyor.

Iannucci, Charles Dickens romanlarının vazgeçilmez temalarından olan sınıf farkını öne çıkarıyor doğal olarak… Genç yaşta farklı sınıfsal konumlar arasında gidip gelen, ömrünün belirli bir noktasında ‘beyefendi’ olmayı her şeyin önüne koyan David Copperfield’in hayatın özünü anlamasının öyküsü olarak kurgulanıyor film…

Romanın iki kötü adamı üzerinden gidersek, Dickens sınıfsal imtiyazları insan doğasını zehirleyebilecek unsurlar olarak görür. Ama sınıfsallık uzlaşmaz bir çelişki değildir. Iannucci de Dickens’ın çizgisinden sapmıyor. Hatta romanı değiştirme pahasına sınıflar arasındaki manevi dayanışmayı daha çok vurguluyor. Finale doğru farklı sınıflardan gelen karakterlerin, ikinci yarının sürpriz kötü adamının karşısına bir ekip olarak çıkmalarını unutmamak gerek…

Iannucci, David Copperfield’in hayatına üç önemli eksen koyuyor. İlki çocukluğunda kısa süre kaldığı Yarmouth’da tanık olduğu alt sınıfların sıcak sevgi ve dostluğu… İkincisi, uçan kuşa borçlu orta sınıf kökenli Micawber’ın (Peter Capaldi) evinde gördüğü sevgi ve saygı… Üçüncüsü ise hayatının en zor günlerinde sığındığı varlıklı halasının evinde yaşadığı İngiliz usulü şefkat ve yakınlık… Iannucci, her üç ‘ev’i de içindeki karakterleriyle biraz kaotik, delimsirek, kuralsız ama sevgi dolu mekânlar olarak tasvir ediyor. Copperfield bu üç farklı evi zihninde ve hayatında bir araya getirdiğinde ‘beyefendi’ gibi görünme dertlerini ve sınıfsal komplekslerini bir yana bırakıyor.

Dickens’ın romanı, bir yanıyla David Copperfield’in örnek baba ve anne sevgisi arayışı üzerine kuruludur… Belki ikisini de tam olarak bulamaz ama ‘anne’yi hizmetçileri Peggotty’nin (Daisy May Cooper) sıcaklığında ve halasının koruyuculuğunda hisseder. ‘Baba’yı ise çılgın ve obsesif Mr. Dick (Hugh Laurie) ile iki yakasını bir araya getiremeyen Micawber gibi uç noktadaki iki karakterde arar. Kaldı ki, Micawber’ın Dickens’ın kendi babasından esinlenerek yazdığı bir karakter olduğu bilinir…

Iannucci, ‘The Personal History of David Copperfield’i yazmak ve hikâye anlatıcılığı üzerine bir film olarak da kuruyor… Özellikle finale doğru her şeyi David’in belleğinde şekillendiği gibi seyrettiğimizi anlıyoruz. Bu da filme derinlik getiriyor. Dickens’ı okurken karakterler çok canlı, sahici ve inandırıcı olarak belirirler zihnimizde. Filmde de her karakter, jestleri, beden dili ve dili kullanma şekliyle, olanca canlılığıyla çiziliyor.

2.35:1 geniş perde formatında çekilen ‘The Personal History of David Copperfield’, birçok sahnede karakterleri aynı kadraj içinde geniş açılı genel planlarda buluşturmayı tercih eden, ekip oyunculuğuna yaslanan bir film. Başta bu yıl Altın Küre’ye aday gösterilen Dev Patel ile Hugh Laurie, Tilda Swinton, Ben Whishaw (Uriah Heep) ve Rosalind Eleazar olmak üzere tüm kadro harika bir oyunculuk çıkarıyor, yönetmenin kendilerine açtıkları alanın tadını çıkarıyorlar.

Iannucci’nin bir çizgi romandan uyarlanan, ABD ve İngiltere’de çok beğenilen ‘Stalin’e Ölüm’ünü (The Death to Stalin -2017) açıkçası hiç sevememiştim. ‘The Personal History of David Copperfield’i ise tam tersine biçimci anlatımı, görüntüleri ve oyunculuklarıyla severek izledim. BeinConnect Boxffice’de seyredebilirsiniz.

7.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!