Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Sinemacıların eserlerini uyarlamaktan vazgeçemediği yazarlardan biridir Jane Austen… 42 yaşında hayatını kaybeden Austen, 18. Yüzyıl sonu, 19. Yüzyıl başı İngiltere’sinde geçen romanlarındaki inandırıcı karakterleri ve İngiliz sosyal hayatına dair gerçekçi gözlemleriyle tanınır.

Kendi döneminin ruhunu yakalamış bir yazardır. Tozlu kütüphane raflarında unutulmamasının sayısız nedenlerinden biri, romanlarına egemen olan ironi duygusudur. Genç kızların gelecek kaygıları ve sosyal statü arayışlarına paralel olarak anlattığı gönül serüvenleri ve evlilik öykülerinde kuşkusuz bugünün okuruna, seyircisine hitap eden çok şey vardır.

Romanlarından uyarlanan filmler, belirli ölçülerde romantik komedi türüyle de akrabalık taşırlar. Tıpkı Amerikalı Autumn de Wilde’ın yönettiği, İngiliz yapımı ‘Emma.’ gibi… Ama buradaki komedinin ince bir ironiden ibaret olduğunun altını çizmek gerek. ‘Emma.’ öncelikle geçtiği tarihsel dönemin ruhunu yakalamayı hedefliyor. Hatta modern romantik komedi kadar ‘töre komedyası’ndan (comedy of manners) esinlendiği dahi söylenebilir. Kökleri 17. Yüzyıl’a kadar giden İngiliz töre komedyası, katı toplumsal geleneklerin sorgulanması üzerinden şekillenir.

Jane Austen’ın ölmeden önce yayımlandığını gördüğü son romanı olarak bilinen ‘Emma’da da töre komedyasından izler bulmak mümkün… Emma sadece aklı havada, kibirli bir genç kız değil. İçinde yaşadığı toplumun olumsuz yanlarından bire bir etkilendiği, sınıfsal ve kültürel önyargılardan kurtulamadığı belli…

Eleanor Catton imzasını taşıyan uyarlama senaryonun da öncelikle Emma’nın (Anya Taylor-Joy) ‘sosyal önyargıları’ üzerinden ilerlediğini söylemek mümkün.

Annesini küçükken kaybeden Emma, babası Mr. Woodhouse (Bill Nighy) ve çok sevdiği dadısı Miss Taylor (Gemma Whelan) tarafından ‘el bebek gül bebek’ büyütülmüş bir genç kız... Aslında yaşadığı bölgenin kısıtlı sosyal hayatı dışında fazla bir hayat bilgisi, tecrübesi yok. Ama kilisedeki ayin sahnesinde fark ettiğimiz gibi kendini çevresindeki insanlardan her koşulda üstün görüyor.

Emma’nın, evdeki hava cereyanları ve yalnız kalma korkusu dışında başka konularda pek fikir beyan etmeyen hastalık hastası babasından artık pek bir şey öğrenemeyeceği çok açık… Onları nadiren ziyaret eden ve sürekli gergin görünen ablasının da çocuğunun sağlığından başka bir şey düşündüğü yok. Dolayısıyla, çevresinde kendine eşit görebildiği, arkadaşlık edebildiği tek kişi, bölgenin en varlıklı ve karizmatik beyefendilerinden, son derece aklı başında biri olan Mr. Knightley (Johnny Flynn)… Ama Emma’nın onun eleştirilerine, uyarılarına pek kulak astığı söylenemez.

Evlenmek istemeyen Emma’nın başına buyrukluğunu, özgür ruhunu, erkekler karşısındaki özgüvenini seviyoruz. Sonuçta, gençlik kibrinde masum bir yan vardır. Affedilebilir… Ama aynı özgüven ve üstünlük hissiyle başkalarının hayatına müdahale etme hakkını kendinde bulmasıyla işler karışıyor.

Çünkü Emma’nın zaafları ve hatalarının kökeninde sınıfsal ve kültürel anlamda kendini üstün görme hissi yatıyor. Çocukluğundan beri içinde yaşadığı toplumun dayattığı önyargılar nedeniyle insanları tanımakta, karşısındaki kişilerin duygularını okumakta zorlanıyor. Bölgedeki yatılı kız okulunun öğrencilerinden Harriet Smith’e (Mia Goth) samimi bir şekilde yardım etmek ve ona sahip çıkmak istediğini biliyoruz. Ne var ki, tüm iyi niyetine ve Mr. Knightley’nin uyarılarına rağmen Emma, Harriet’in gönül hayatını tam bir kargaşaya sürüklüyor.

Olaylar geliştikçe Emma’nın sadece başkalarını değil aslında kendi duygularını da çok iyi okuyamadığını görüyoruz. Sözgelimi, hayatında daha önce hiç görmediği Frank Churchill’e olan tuhaf ilgisinde ‘henüz sahip olamadığı’na karşı duyduğu karmaşık arzu yatıyor. Sırf uzakta biri olduğu için gözünde büyüttüğü Frank Churchill (Callum Turner) hayalini kurduğu gibi, kibirli ve havalı beyaz atlı prens misali karşısında belirdiğinde, haklı çıktığını düşünüyor; ama sonra olaylar pek de beklediği gibi gelişmiyor.

Hayatını önyargılarıyla şekillendiren Emma gerçek duygularını ancak hissettiği kıskançlıkla keşfediyor. Emma’nın karşılaşıp konuşmak dahi istemediği, hep küçümsediği Miss Bates’in (Miranda Hart) yeğeni Jane Fairfax (Amber Anderson) onun bütün o sınıfsal ve kültürel üstünlük tezini çökertiyor. Alt sınıftan gelen Jane, sadece ondan çok daha iyi piyano çalıp şarkı söylemiyor. Zarafeti, zekâsı, duyarlılığı, kibarlığı, iyiliği ve güzelliğiyle de Emma’nın sınıfsal kibrini yerle bir ediyor. Böylelikle Emma, toplumun dayattığı içi boş anlamsız üstünlük önyargılarından, savlarından kurtuldukça kendini daha iyi tanıyor ve gerçek duygularını keşfediyor.

Jane Austen’ın ‘Emma’sını klasik haline getiren, kendisiyle yüzleşmeyi göze alan bir gencin yaşadığı bu olgunlaşma ve iç aydınlanma süreci… Filmin romanın özü olan bu süreci yeterince iyi anlattığını düşünüyorum.

Sanat ve reklam fotoğrafçılığının yanı sıra müzik videolarıyla da tanınan yönetmen Autumn de Wilde, ilk uzun filminde sağlam bir iş koyuyor ortaya. Popüler romantik komedi estetiğinden kasten uzak durduğu belli. İngiliz dönem filmlerine hareketli kamera ve hızlı kurgu estetiğini getiren Joe Wright’ın üslupçu yaklaşımını da benimsemiyor. Yemyeşil çayırlara açılan büyük malikânelerde geçen İngiliz dönem filmi janrını genç kuşaklara sevdirmek veya hafifletmek için özel bir çaba sarf etmiyor belki ama temposunu da hiç düşürmüyor. Tam aksine, ağır tempodan özellikle kaçındığı, diyalogların, planların ve sahnelerin peş peşe son derece ritmik şekilde kurgulandığı bir filme imza atıyor.

Autumn de Wilde’ın görüntü yönetmeni Christopher Blauvelt ile birlikte önceki Jane Austen uyarlamalarına göre daha farklı bir renk paleti aradığı söylenebilir. İç mekânlardaki gece çekimleri ve dönüm noktası olan dans sahnesi dışında, genellikle ışık-gölge oyunlarından ve karanlıktan kaçınan aydınlık, ferah görüntüleri var filmin… Buna karşılık, renkler çok canlı ve sıcak değil. Özellikle Emma ve Knightley’in yaşadığı büyük, müze gibi evlerde geçen, geniş açılı objektiflerle gerçekleştirilen gündüz çekimlerinde kadrajın çok dengeli şekilde aydınlatıldığı, renklerin patlamadığı sahneler dikkat çekiyor… Mr. Veston (Rupert Graves) ile eşinin yaşadığı evde ise biraz daha koyu, sıcak renkler ve genellikle daha dar açılar kullanılıyor. Autumn de Wilde’ın bunu, Emma ve Mr. Knightley’nin büyük evlerdeki yalnızlığını vurgulamak için kullandığını düşünüyorum. Kilise dahil filmdeki iç mekânların çoğunda açık renkler ve bol ışık kullanılırken Miss Bates ile Jane Fairfax’ın evinde koyu tonlar ve karanlıkla karşılaşıyoruz. Çünkü burası, Emma’nın arasına mesafe koymaya çalıştığı alt sınıfların dünyasına girdiği ve kibrini kırdığı özel bir sahne…

Yönetmen Autumn de Wilde’ın Emma ve Mr. Knightley’nin yardımcıları eşliğinde soyunup giyindiklerini gösteren sahneleri filme koymasının, dönemin gündelik ve sınıfsal alışkanlıkları hakkında seyirciye önemli bir fikir verdiğini de belirtmem gerek.

Kariyerindeki önemli sıçramaları korku ve gerilim filmleriyle yapan, sorunlu geçmişe sahip karakterleri canlandırmasıyla tanınan Anya Taylor-Joy, Emma deyince benim aklıma gelebilecek bir oyuncu değil açıkçası… Ama ilk sahnelerden itibaren Emma’nın gençlik kibrini yansıtmayı başarıyor. Özellikle, Knightley ile Jane Fairfax’ın düet yaptığı sahnede yaşadığı karmaşık duyguları iyi yorumluyor.

Tüm kadro başarılı ama ben Knightley’de Johnny Flynn, Harriet’te Mia Goth, Miss Bates’te Miranda Hart ve Jane Fairfax’ta Amber Anderson’un adlarını ayrıca anmak isterim…

2020’de İngiltere dahil birçok ülkede sinema salonlarında gösterime giren ama Türkiye’de vizyon şansı bulamayan ‘Emma.’yı BeinConnect’te seyredebilirsiniz.

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00