Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘Thunder Force’, Melissa McCarthy ve Octavia Spencer’in başrolleri paylaştığı matrak bir süper kahraman filmi…

Kulağa hiç de fena bir fikir gibi gelmiyor. Bize yıllardır dayatılan standart süper kahraman imgesinin dışına çıkan, türe alternatif getiren bir film seyredeceğimizi düşünüp umutlanıyoruz. Hem de pandemi nedeniyle süper kahraman filmlerinin ortadan çekildiği bir dönemde…

Resimli roman estetiğiyle hazırlanan açılış sahnesini gördüğümüzde ve hemen peşinden Lydia ile Emily’yi zorbalara karşı birleşen iki lise öğrencisi olarak tanıdığımızda, filmle ilgili umutlarımız artıyor. Annesini babasını öldüren kötü kalpli sosyopat süper kahramanlardan intikam almak isteyen Emily, Batman’i getiriyor akla… Her zaman zayıfların yanında yer alan serseri ruhlu, tembel ve umursamaz Lydia ise sıradan biriyken Spider-Man ve Ant-Man gibi süper kahramana dönüşen karakterleri düşündürüyor.

Yıllar sonra birer yetişkin olduklarında, Emily (Octavia Spencer) dahi bir bilim ve iş insanı; Lydia (Melissa McCarthy) ise boş vakitlerinde barlarda vakit öldüren bir mavi yakalı olarak çıkıyor karşımıza. Filmle ilgili beklentilerimizin hâlâ sürdüğü bölümler bunlar… Bir yanda, genel geçer süper kahraman klişelerine uyan mutant kötü Gaddarlar (Miscreants) var. Diğer yanda ise genetik mühendisliği marifetiyle çeşitli süper güçler kazanan ama alışageldik imajlara hiç uymayan iyiler…

Tüm bu girizgahtan, ezberlerimizi bozacak alternatif bir süper kahraman filmi çıkabilir, diye düşünüp umutlara kapılsak da dakikalar ilerledikçe ‘Thunder Force’un ağır ağır çöküşüne tanık oluyoruz…

Göze çarpan ilk önemli sorun, ‘Thunder Force’un güldüremeyen bir komedi filmi olması… Kendi adıma, her koşulda gülmeye, eğlenmeye hevesli bir seyirci olmama rağmen filmi sadece birkaç zoraki gülümsemeyle tamamladığımı söyleyebilirim. ‘Thunder Force’un mizahı ne yazık ki çalışmıyor.

Gülenler, komik bulanlar vardır kuşkusuz ama Melissa McCarthy ile Octavia Spencer’in süper kahraman giysisiyle lüks spor otomobile inip binmekte zorluk çekmesinden durum komedisi çıkarmaya çalışan bir filmden söz ediyoruz.

Bu sahneden de anlaşılacağı üzere ‘Thunder Force’un ilk akla gelen esprilerle yazılmış ve üstünden geçilmemiş gibi duran, kreatif olmaktan hayli uzak bir mizahı var. Durum komedisi baştan sona çok zayıf. Slapstick dediğimiz harekete dayalı komedi anlayışı, sadece birkaç sahnede kullanılıyor ama 100 yıl önceki sessiz filmleri özleten bayat güldürü trükleriyle… En kötüsü ise Melissa McCarthy’nin uzun uzun konuşmasına, diğer karakterlerin de onu şaşkın şaşkın dinlemesine dayalı sözel komedi sahneleri herhalde… Böyle sahnelerde durum komedisi tümüyle sıfırlanıyor ve zoraki bir mizah devreye giriyor. Ki bu sahnelerin sayısı ne yazık ki hayli fazla. Tuhaf olan, söze dayalı mizahın pek yürümemesine rağmen filmin bu konuda sonuna kadar ısrarcı davranması, kelime ve dil oyunlarından vazgeçmemesi…

Bazen hikâye ve komedi fikirleri vasat olabilir ama en azından karakterler arasındaki ilişkiler, dramatik çatışmalar ve zıtlıklar iyi işler. Hepsi bir yana, filmin komedyenleri devreye girer ve olup biten tüm saçmalıkları unutturacak kadar güldürebilirler bizi. Sözgelimi, ‘Recep İvedik’ serisi baştan sona Şahan Gökbakar’ın komedi yetenekleriyle ayakta durur. Seyirci Gökbakar’ın komedyenliği için filmde olup biten her şeye katlanır. Jerry Lewis başta olmak üzere sinema tarihinde böyle birçok komedyen vardır. Sadece hikâye değil, bütün film ‘o komedyen şovunu yapsın’ diye düzenlenir.

Senaryo yazarı ve yönetmen Ben Falcone, ‘Thunder Force’da aynı görevi gerçek hayattaki eşi Melissa McCarthy’ye veriyor ama ne yazık ki fikir yürümüyor. McCarthy’nin geçmişteki işlerinden tek başına bir filmi sürükleyebileceğini, komedide iyi olduğunu elbette biliyoruz ama ‘Thunder Force’u kurtaramadığı çok açık.

Ayrıca, McCarthy ile Octavia Spencer’ın kimyasının hiçbir şekilde tutmadığını, kötü bir komedi ikilisi olduklarını düşünüyorum. Spencer, McCarthy gibi sevdiğim bir oyuncu. Mesela gerilimle dram arasında gidip gelen ‘Ma’da (2019) filmi sürükleyen bir performansı vardı. Ama burada ‘sahada yabancı madde’ gibi duruyor; filmin komedi anlayışına uyum sağlayamıyor.

Öte yandan, McCarthy’nin projeye sonuna kadar inandığını görmek mümkün. Komedi oynama konusundaki tutkusu gözlemlenebilen Bobby Cannavale (Kral – The King) ve Pom Klementieff (Lazer) de filme uyum sağlıyorlar ama Yengeç Adam’daki Bateman’ın performansı isteksizlikle ilgisizlik arasında gidip geliyor. Yengeç Adam ve mutant kolları, filmin yürümeyen mizahının simgelerinden adeta… Eski CIA ajanı Allie karakterinde tecrübeli oyuncu Melissa Leo’nun da filme hiçbir şey katamadığını belirtelim.

Malum, yeni kuşaklar kolaya kaçan, zekâdan incelikten özenden uzak her tür güldürü anlayışına absürt mizah demeyi seviyor. Samuel Beckett ve Eugene Ionesco gibi oyun yazarlarının şekillendirdiği absürt komedi konvansiyonu, 2000’li yıllarda yerli yabancı her tür niteliksiz komedinin ‘kurtarıcı etiketi’ olmaya gidiyor nerdeyse… Bu filme absürt diyenler çıkar mı, bilmiyorum ama ben zoraki komedi demeyi tercih ederim.

‘Kimin neye güleceği belli olmaz. Komedi anlayışı kişiye göre değişir, biz bu filme güldük’ diyenlere bir sözüm olmaz. Ama ‘Thunder Force’un bir süper kahraman filmi olarak yürüdüğünü kim söyleyebilir ki? Yeterince aksiyon içermemesi, heyecan verici tek bir sahnesinin olmaması ve gevezeliklerini bir yana bırakıyorum, bilimkurgu olarak ilgiye değer bir hikâyesi de yok ne yazık ki…

Hatta hikâye filmin mizah duygusundan daha zayıf galiba. Son derece, sıradan bir iyi – kötü savaşı şeklinde geçiyor film… Emily ve Lydia’nın yıllar önce kesintiye uğramış arkadaşlığı, Emily ile kızı Tracy’nin (Taylor Mosby) anne – kız sorunları ve Lydia ile Yengeç Adam arasındaki duygusal yakınlaşma dahil filmdeki tüm yan öyküler, tahmin edilebilir sularda ilerliyor. Lydia ve Yengeç Adam demişken, çiğ tavuk yeme sahnelerinin çok komik bir fikirmiş gibi neden bu kadar çok tekrar edildiğini anlayamadığımı söylemek istiyorum. Babam, çocukken birlikte seyrettiğimiz Hollywood komedi filmlerinde gülemediğimiz sahnelere ‘Amerikan mizahı’ der geçerdi. Ama ‘Thunder Force’a verdikleri puanlara bakılırsa Amerikalı eleştirmenlerin de pek gülemedikleri kesin…

Eleştirmenler, yönetmen Ben Falcone ve star Melissa McCarthy’nin daha önceki ‘Superintelligence’ (2020), ‘Life of the Party’ (2018), ‘The Boss’ (2016) gibi filmlerini de pek beğenmemişlerdi. ‘Thunder Force’, iş birliği yaptıkları ilk prodüksiyonları ‘Tammy’ (2014) ile birlikte en düşük puan verdikleri film oldu.

Filmin bir sahnesinde, Emily’nin kızı Tracy’nin dâhi olduğunu ima etmek için odasının duvarına nal gibi bir ‘dil çıkaran Einstein portresi’nin asıldığını görüyoruz. Görmeden geçmeyelim diye çıplak duvara konmuş bu tek fotoğraf, filmin genel yaklaşımını da özetliyor aslında… Bütün filmde, seyirci anlamayacak diye her şeyi üstüne basa basa anlatmayı tercih eden bir yaklaşım var.

‘Thunder Force’ özel efektli, patlamalı, janjanlı, masraflı bir Netflix prodüksiyonu… Yönetmen Ben Falcone, resimli roman estetiği ve 1980’ler sinemasında gördüğümüz bilimkurgular tarzında çekmiş filmi… 80’ler duygusu konusunda başarılı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, teknik olarak özenli bir iş olduğu kesin. Ama hikâye ve mizah bu kadar zayıf olunca, tekniğin ve anlatımın pek önemi kalmıyor. Sadece merak edenlere…

3.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00