Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

“Suriyeliler Barometresi” çalışması, önceki yıl tamamlandığında, herkesin görüp de fark etmediği çok veriyi önümüze sergilemişti.

Şunu baştan belirteyim ki, Prof. Dr. Murat Erdoğan Suriyeliler konusunda Türkiye’nin en önemli isimlerinden biri.

Bunu 2017’de çıkardığı Suriyeliler Barometresi’ndeki saha araştırmasıyla, kamuoyu yoklaması yapanlara örnek oluşturacak çalışmayı da önümüze koymuştu.

Geçen yıl yenisini çıkaramadı, ancak ahdetmişti…

Sonunda aynı nitelikte, hatta içerik bakımından çok daha zengin bir çalışmaya daha imza atmış; Suriyeliler Barometresi 2019’u tamamlamış.

Megapoller, kentler, ilçeler, köyler dahil Türkiye’nin birçok yerinde Suriyelilerle birebir görüşmüş; yurtların onlara bakışlarını koymuş.

Önemli bir bölüme de yer vermiş, vatandaşlığa geçen Suriyeliler ile geçmeyi bekleyenlerin Türk toplumuna mesafesini de ölçümlemiş.

İkincisinde öncesine göre dikkat çeken en önemli veri nedir derseniz, Suriyelilerin Türkiye ve Türkiye ile aidiyet bağının gittikçe güçlenmesi derim…

GİTMEM DİYEN ÜÇ KATINA ÇIKTI

Çünkü iki yıl öncesinde gelenlerin %17 civarı Suriye’ye dönmem derken, bugün kesinlikle dönmeyeceğini belirtenlerin oranı %50’yi geçmiş.

Bu da kendilerini Türkiye’de çok daha huzurlu ve güvende hissetmelerinden kaynaklanıyor.

Buna karşın Türk vatandaşlarında onlara olan tepkileri de üç kat artmış.

Türk yurttaşlarındaki bu reaksiyona karşın Suriyelilerin kendilerini rahat hissetmelerindeki neden de Türk toplumunu çok iyi tanımaya başlamış olmaları derim.

Çünkü araştırmada da sorulduğunda, “Devletin bir tepkisi yok, bireylerin tepkisinin de bir önemi yok bir süre sonra geçer” bakışına sahip olmaları.

Murat Erdoğan bu aşamada önemli bir noktaya dikkat çekti.

Resmi verilere göre vatandaşlığa geçen 108 bin Suriyeli ile geçmeyenlerin Türk toplumuna mesafesini ölçümlerken kendisini de hayrete düşüren bir veriye ulaşmış.

VATANDAŞ OLANLA, OLMAYANIN FARKI

Türk vatandaşlığına geçen Suriyelilerin, geçmeyenlere oranla Türk toplumuna olan mesafesinin çok daha açık olduğunu görmüş.

Hem vatandaşlığa geçip hem de toplumla olan mesafesinin bu denli açık olmasını neye bağlı olduğunu sordum, çalışmanın bütünüyle tamamlanması halinde daha net ortaya çıkacağını belirtti.

“Vatandaşlığa alınmada uygulanan kıstasların yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek bir durum” dedi.

Erdoğan’ın üzerinde durduğu bir başka nokta ise AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması’nda yaşanan olumsuzluklar.

Anlaşmaya göre, AB kaçak yollarla gelmiş her bir Suriyeliyi Türkiye’ye verecek ve karşılığında da bir Suriyeliyi seçip alacaktı.

Yunanistan Anlaşma yerine, 60 bin Suriyeliyi Meriç Nehri de dahil olmak üzere Türkiye’ye yollamış.

AB’YE 20 MİLYAR VERELİM

Murat Erdoğan, AB ile yeni bir anlaşmanın revize edilmesi taraftarı.

Önerisi ise bu kez Türkiye’nin AB’ye Suriyeliler için para ödeme teklifinde bulunması yönünde.

Erdoğan, “AB’ye yarısını, yani 2 milyonu alması karşılığında 20 milyar Euro önerilse, Türkiye için çok daha kârlı olur” görüşünü dile getirdi.

Nedenini de Suriyelilerin gittikçe artan nüfusunun yanında, hem Türk toplumunda hem de sığınmacılarda ortaya çıkan öfke birikiminin gittikçe artmasına bağladı.

Toplumsal çatışmaya dikkat çekti.

GÜNDE 1500 AFGANLI

Murat Erdoğan’ın üzerinde durduğu en önemli konu ise Suriyeliler dışında Türkiye’ye gelip yerleşmiş olanlar.

Bunların içinde Afganistan’dan gelenler birinci sırada yer alıyor; onu Pakistan, Irak ve İran takip ediyor.

Suriye’den gelenlerin uluslararası kapsamda bir karşılığının olduğunu belirten Murat Erdoğan, şunları söyledi:

“Afganistan’dan gelenler için ne diyeceğiz? Bir yılda 420 bin Suriyeli olmayan giriş yapmış. Yani, resmi rakamla günde ortalama 1500 kişi girmiş. Yakalayıp göndermeye kalksanız uçak yetmez. Ayrıca Afganistan da son dönem karar aldı, ‘Charter yani tarife dışı uçakla yollarsanız almam, bana tarifeli uçaklarla yolla’ diyor. THY’nin uçağıyla iadesini istiyor. Bunların 50 binini yollamış olsanız bile geriye kalan ciddi bir rakam olarak karşımızda duruyor.”

CHP’nin ardından ‘Suriyeliler Çalıştayı’ yapan İYİ Parti de gelenlerin ülkesine gönderilmesini istiyor.

Aslında sorun bu aşamadan çoktan çıktı.

Bunun için önerilen yolların uygulamaya konulması ve bunun ne şekilde olması gerektiği üzerinde durulmalı.

Hatta cesaret edip, önerilerinin yerine getirilmesi için siyaset ortak adım atabilmeli.

Yoksa öneriden öteye gitmeyecek, sorun da gittikçe içinden çıkılmaz hale gelecek…

BARIŞ PINARI BÖLGESİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dün Küresel Mülteci Forumu’nda, BM Genel Sekreteri Guttares başta olmak üzere katılımcılara önerileri önem kazanıyor.

İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan “Mülteciler İçin İşbirliği” kitabında Türkiye’nin bugüne kadar yaptıkları derli toplu sıralanırken, Suriye krizinde güvenli bölge oluşturulması ve insanların topraklarına dönüşünün sağlanması konusunda yapılan çabalara da yer veriliyor.

Kitapta en dikkat çeken nokta ise Suriyeli nüfusunun son bir yılda 60 bin kadar artmış olması.

Bunun nedenini anlamak için de Göç İdaresi Müdürlüğü’nün Eylül 2019 verilerine göre eğitim çağındaki yabancı uyruklu sayısının 1 milyon 301 bin 380 olduğunu görmek yeterli.

Ağırlıklı yoğunluk ise ilkokul birinci ve ikinci sınıfta.

Yani, 2011’de krizin başlamasıyla kaçıp Türkiye’ye geldikten sonra doğmuş çocukların resmi verisi olarak da bakılabilir.

Göç İdaresi verisine göre 785 bin 332’si ancak eğitim öğretime dahil edilebilmiş; bunun 617 bin 595’i ise Suriyelilerden oluşuyor.

Demek ki eğitim öğretime dahil edilenler içinden Suriyeliler çıktığında, başka ülkeden 167 bin 737 çocuğun dahil edildiğini söyleyebiliriz.

Bu bile Türkiye’nin içinde bulunduğu güçlüğü görmeye yeter.

Ortaya çıkan durumun çözüm yöntemi ise belli; koltuğundan gitmesi gittikçe zorlaştığına, en büyük düşman gördüğü ABD’nin dahi yakınlaşma çabasında bulunduğu Şam yönetiminin başındaki Esad ile teması kurmak.

Unutulmasın ki görüşmeye başlamak tek başına Suriyeli sığınmacıların geri dönüşünü sağlamayacak; Doğu Akdeniz’de olası sorunların giderilmesinin de önünü açacak.

*

Libya’nın İsrail’e açtığı yol

Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanı Mutabakatı’nın artçı sarsıntılarının geleceğini ilk günden buradan söyledim.

Beklenen oldu, ilk artçılar da gelmeye başladı.

Sözünü ettiğim batıdan gelenlerden çok, doğudan, yani İsrail, Lübnan ve Mısır’dan yükselen sesler…

En dikkat çeken ise Türkiye’nin uzun süredir diplomatik ilişkilerini en alt seviyede yürüttüğü İsrail’den gelen açıklamalar.

İsrail’in resmi yayın kuruluşu KAN’ın muhabiri Stein’in sosyal medya hesabından aktardığına göre İsrailli yetkililer, “Eğer Türkiye İsrail gazını Avrupa’ya taşıyacak boru hattı inşası konusunda ciddi ise biz müzakereye açığız” açıklamasında bulunmuş.

MISIR’IN HEDEFİ

Bu önemli bir adım, çünkü Mısır uzun süredir çıkacak doğal gazı boru hattı ile taşımak yerine sıvılaştırıp gemilerle taşınmasının çok daha ucuz maliyetli olacağı tezini ileri sürüyordu.

Son yıllarda sıvılaştırılmış gazın, boru hattından taşınandan daha ucuza dünya piyasasında satılması da Mısır planını cazip kılıyordu.

Kahire bununla birlikte sıvılaştırma işlemini yapacağı için Doğu Akdeniz’in vanasını da bir anlamda ele geçirme hedefindeydi.

İSRAİL’İN AVANTAJI

İsrail’in adımı bu açıdan kıymetli, çünkü Türkiye’den geçecek boru hattı seçeneğini önemsediğinin göstergesi.

Buna tek başına boru hattı olarak bakmamak, Libya anlaşmasının artçısı diye değerlendirmek gerekir.

Aslında bu durumu Libya ile yapılan mutabakatın mimarlarından Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı çok önceden gördü.

Libya ile MEB konusundaki düşüncelerini aktardığı kitabında aynen şunu söyledi:

“İsrail 2011’de Güney Kıbrıs ile yaptığı ikili anlaşmayla aslında kayba uğradı. Türkiye ile Münhasır Ekonomik Bölge ilan ederse kaybeden Yunanistan ve Güney Kıbrıs olur…”

Tümamiral Yaycı, Anadolu anakıtasının dünya üzerindeki bir derecelik eğimini tayin edip, Türkiye ile Libya’nın karşılıklı deniz alanı olduğunu ortaya koyarak MEB’in yapılmasına ön açan isim.

Benzer durum Libya’nın 80 derece tersi olan batıdaki İsrail için de geçerli.

İKİSİYLE DE YAPILMALI

İsrail ile MEB yapılması da kaçınılmaz olmalı.

Çünkü Libya ile Doğu Akdeniz’in batısında oluşturulan kalkanın, İsrail ve Mısır ile de yapılması Akdeniz’de doğunun da sağlama alınması anlamına gelir.

Buna ne İsrail ne de Mısır hayır diyebilir; çünkü iki ülke de böyle bir mutabakat ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile yaptığımdan çok daha fazla deniz alanına sahip olacak.

Uluslararası ilişkilerin devletlerin çıkarı üzerine kurulu olduğu ilkesi ise 1648’deki Vestfalya Anlaşmasından bu yana en geçerli kural...

Bunu da hiçbir devletin hükümeti başkasının kaşı gözü uğruna reddedemez…

O nedenle Libya konusunu askeri alternatifleri konuşmaktan çıkarıp, diplomatik sahaya çekmek daha etkili bir yol olur. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!