Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

CUMHURBAŞKANI Erdoğan’ı önceki gün grup konuşmasında dinlediğimde ilk aklıma gelen bir gün önce bitirdiğim kitaptı.

Aslında siyasi hayatın bir dönemine damga vuran devlet adamı da kitabın bir sayfasında aynen şöyle diyordu:

“… mevcut veya gelecekteki iktidar liderlerine neler yapması gerektiği konusunda yardımcı olmak üzere bu kitabı yazmış bulunmaktayım…”

Sözünü ettiğim bugün bilge kişi durumuna erişen, Turgut Özal’ın bir dönem en yakın çalışma arkadaşı, 12 seçim, 37 hükümet ve 4 darbeye devlet görevinde tanıklık eden; 17 yıl milletvekilliği yapan akil isim.

Darbeden sonra kurulan Bülent Ulusu hükümetinin Maliye, ANAP hükümetlerinin Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı, eski TBMM Başkanı Kaya Erdem…

KUVVETLER AYRILIĞI…

Yeni çıkan “Neden Başaramıyoruz? Demokratik Türkiye” kitabını rafta görünce aldım ve 1,5 saat gibi kısa bir sürede bitirdim.

Bir tarih akışı içinde hukuk, sosyoloji ve bilim dünyasında kuramcıların kısa sözlerine de yer verdiği kitabı aslında siyasete bırakılmış bir vasiyet…

Örneğin iktidara ilişkin bakışını ortaya koyarken aynen şöyle diyor:

“Devlet yönetimine hakim olan iktidar (yürütme), mevcut olan gücünü her şeyden önce paylaşarak kullanmaya razı olmalıdır.”

Burada da kalmayıp devam ediyor:

“Var olan gücü, kendi iradesinin bir tecellisi olarak görmekten çok, bu gücü kendi kontrolünü sağlayacak kurum, kuruluş ve mekanizmaların var edilmesi ve işlenmesi için bir fırsat olarak görmesi demokratik felsefe için gereklidir.”

Aksi halde nelerin olacağını da tecrübeye dayanan cümlede aktarıyor:

“Aksi takdirde, idari güç mutlak güce, mutlak güç de özgürlük ve hakların kısıtlanmasına, adaletsizliğe, yolsuzluğa ve rüşvete sürüklenir, ekonomik ve sosyal krizlere; sonuçta despotizme, despotizm ise totalitarizme dönüşür…”

Dünya Bankası, OECD, Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Dünya Ekonomik Formu verilerine dayanarak Türkiye’nin bulunduğu konumu da sıralamış.

Ümit ve hayalleri ile geçmişte yaptığı konuşmalardan bazı bölümlere de kitabında yer vermiş…

Bugün yaşanan sorunun temel kaynağını belirtirken de aynen şunları kaleme almış:

“Bugün yaşadığımız sorunların temelinde, çağdaş demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığının tam gerçekleşmesi için Meclis’in iktidarı denetleyebilmesi, düşünceyi ve örgütlenme özgürlüğünün yanında yargının bağımsız ve tarafsız, yerel yönetimlerde özerklik, siyasi partilerde iç demokrasi olması gereklidir.”

OKUNSUN DİYE…

Kaya Erdem’i dün arayıp sohbet ettim.

Kitabından hoşuma giden paragrafları aktardım; çok mutlu oldu...

Sanki bir sırrı paylaşır gibi, “Biliyor musunuz?” diye söze girdi, devamını aynı nezaketle getirdi:

“Kitabı bu denli kısa tutmamın nedeni, okunması için. Yoksa alıyorlar ve okumadan bir kenara atıp, sonra beni arayıp, gönderdiğim için teşekkür ediyorlar.”

Türkiye’nin dinamiklerinin çok yüksek olduğunu, demokrasi, yargı bağımsızlığı ve piyasanın gereklerinin yerine getirilmesi halinde tüm sorunların sorunsuz çözülmesinin olası olduğunu belirtti.

“Ama bir şartla” deyip ekledi:

“Kuvvetler ayrılığı ve düşünceyi ifade özgürlüğü sağlandığında…”

ERDOĞAN VE GÜL’ÜN YAKLAŞIMI

Cumhurbaşkanı Erdoğan da önceki gün kürsüden ekonominin daha iyiye gitmesi için benzer cümlelerle aynen şunları söyledi:

“Hukuk sistemimizin taraflarıyla, ekonominin tüm temsilcilerinin istişareleri ile ortaya çıkacak ihtiyaçları süratle hayata geçirerek ülkemizi yeni döneme hazırlayacağız. Yatırım iklimini olumlu yönde geliştireceğiz...”

Benzer cümleleri önceki gün Adalet Bakanı Gül de dile getirdi; yargının hukuk içinde kalması gerektiğinin altını çizdi.

Öteden beri savunduğu Anayasa Mahkemesi kararlarına yargının uyma zorunluluğunu dile getirdi; hatta Anayasa Mahkemesi ve AİHM’den dönen kararları nedeniyle yargı mensuplarının ilerlemelerinde durdurma yapacaklarını bildirdi.

Aradan 38 yıl geçmiş olmasına karşın ekonominin iyileşmesi ve ülkenin kalkınması için oksijen gibi olan demokrasiye duyulan ihtiyaç değişmiyor.

Ekonomi ve siyasetin akil ismi Kaya Erdem’in dediği gibi:

“Bütün bunlar gerçekleşirse özgürlük içinde yaşarız…”

TÜRKİYE, Kırım Savaşı'ndan bu yana o coğrafyada hiç varlık gösteremedi.

Ne zaman adım atmaya kalkışsa karşısında ya Sovyet’in katı askeri gücünü veya Rusya’nın gizli yıpratıcı gücünü gördü.

En zayıf dönemi olan, parçalanmanın sızısını çektiği 1990’ın başında dahi gücünü hiç yitirmedi.

Merhum Turgut Özal’ın Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine açılmasının önündeki engel, sonrasında ilişkinin teker teker kopmasındaki faktör de hep Kremlin oldu…

O denli ki Gürcistan’ın iç savaşı sonrası, yurttaşlarının soydaşı Abhazya’nın kopma sürecinde dahi pozisyon almakta zorlandı.

Ardından yeniden Kırım sorunu geldi…

Rusya’nın göz göre göre işgalinde tutum alamadı; Ukrayna’nın yanında olduğunu belirtmenin ötesine geçemedi.

Özetle sahada pozisyon alma, yer tutma veya etkinlik gösterme gibi bir durumu olmadı.

STRATEJİK KÖRLÜK

Bütün bu süreçleri görerek Azerbaycan-Ermenistan arasındaki çekişmede Türkiye’nin gösterdiği rolü iyi okumak gerekir.

Unutulmasın ki Rusya’nın arka bahçesinde, hem de onun desteğindeki bir ülkeye, Ermenistan’a karşı savaş verildi.

Bu savaşta 28 yıldır ilerleme kaydedemeyen Azerbaycan’ın, Ermenistan karşısında kazandığı büyük zaferin gerisinde de Türkiye’nin olduğu bütün dünyanın malumu.

Oysa son yıllarda yaşadıkları stratejik körlük içinde eskiden olduğu gibi sürecin yine eskisi gibi ilerleyeceğini varsayıyorlardı.

Olmadığını anlamaları çok geç oldu.

Fransa’dan son dönem yapılan açıklamalara bakıldığında hala anlayabildiklerini söylemek de çok zor.

SOĞUK SAVAŞ MANTIĞI

Immanuel Wallerstian’ın “Amerikan Gücünün Gerileyişi’ kitabında vurguladığı gibi, 1989’dan beri pan-Avrupa, bırakın dünyayı, kendi içinde nelerin değiştiğine dahi dikkat etmiyor.

Ulusal mantıklarını “Soğuk Savaş” içinde olmaları üzerine kurmuş olan Avrupa’daki siyasi rejimler, kırk yıldır sürdürdükleri düzenlemelerin kendilerine anlamsız geldiğini yeni fark etti.

Bugün de o girdabın içinden çıkmanın yöntemi için bocalıyor.

Sonra da “Neden Almanya’dan geri kaldık” dövünmesi içinde kendi gerçeğini arıyor.

Uzun süredir siyasi gelgitlerinin yüksekliğinin gerisinde de bu yatıyor.

TÜRK POSTALI

Başta da belirttiğim gibi, Rusya’dan gelen açıklamalarla kesinleşen Gözlem Gücü’nün içinde Türk askerinin yer alacağının açıklaması öyle kolaylıkla geçiştirilecek bir durum değil.

Bir asır sonra Türk askerinin postalının uluslararası kurullar içinde Kafkalara basmasıdır.

MİNSK grubunun 28 yıldır çözmek istemediği sorunun çözümünü sağlama gücüne erişmesidir.

Hele ki mayınlarla dolu bir sahada bunun gerçekleştirilmiş olması da cabası…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00