Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

CUMHURBAŞKANI Erdoğan’ın dün ABD ile ilişkilere ilişkin sözleri akıllarda ister istemez 2017’ye dönüş mü sorusunu yaratıyor…

Anımsanırsa ABD’de tutuklanan Reza Zarrab’ın ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoyu deldiğini itiraf etmesinin hemen ardından Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı New York’ta tutuklanmış ve uzun süre hapiste kalmıştı.

Bu sürede Washington yönetimi Türkiye’ye bir dizi yaptırımlar getirirken, ilişkiler iyice gerilmiş ve dönemin Başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan yakın ilişkisi sorun çok daha derinleşmeden buzdolabına kaldırılmıştı.

Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından anlaşılıyor ki ABD Başkanı Biden ile gelinen son nokta 2017’nin de gerisine giden bir duruma işaret ediyor.

Erdoğan’ın, “hayra alamet değil” diyerek durumu özetlediği şu sözü de bunun açık göstergesi:

“Ama iki (Türkiye ve ABD) NATO ülkesi olarak şu andaki gidiş pek hayra alamet değil. Benim Başbakan, Cumhurbaşkanı olarak yaklaşık 19 yıllık yöneticilik hayatımda Amerika ile olan münasebetlerimde geldiğimiz nokta maalesef iyi bir nokta değil. Ben oğul Bush ile iyi çalıştım, Sayın Obama ile iyi çalıştım, Sayın Trump ile iyi çalıştım ama Sayın Biden ile iyi başladık diyemem.”

Devamında gelen cümlesi de gelecekte olabileceklere işaret ediyor.

Soçi’de 29 Eylül’de görüşeceği Rusya Devlet Başkanı Putin’in “Suriye’de bulunan tüm devletlerin güçleri çıkmalı” açıklamasına daha ılımlı yanıt verdi.

Putin ile üçüncü bir kişi ve heyetler arası görüşme olmadan görüşeceğini açıkladı; benzer bir görüşmeyi geçmişte de gerçekleştirmişti.

Şu cümlesi önemliydi:

“Rusya ile ilişkilerde şu ana kadar herhangi bir yanlış görmedik…”

Şurası açık, Türkiye ABD ilişkileri bundan sonraki süreçte Trump döneminde olduğu gibi iyi gitmeyecek.

Benzer bir durumun Pazar günü yapılacak seçimlerde Sosyal Demokratların anketlerde önde olduğu Almanya’da Merkel sonrası için de söylemek olası.

Çünkü Merkel de AB veya başta Fransa olmak üzere üye ülkeleriyle olan sorunların veya krizlerin çözümünde önemli bir çözücü olmuş, Türkiye’nin elini rahatlatmıştı…

Geçenlerde batılı bir diplomatla bu konuları konuşurken de söyledim…

Türkiye ile batının ilişkilerini bundan sonraki süreçte batının tutumu belirlemeyecek.

Çünkü batının nasıl davranacağının bir önemi kalmadı…

Türkiye’ye yönelik yıllardır geliştirdikleri tutumdan daha ileri gidebilecekleri bir yer yok…

Ne yapabilir; zaten AB üyelik süresine yeterince engel koydu, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Libya ile Deniz Yetki Alanı Anlaşması kapsamında elde ettiği sahalarda sismik ve sondaj gemilerinin çalışmasını dahi engelledi.

Bundan ötesi kendisine de zarar verecek aşamaya kadar geldi.

Bölgesel sorunlar açısından bakıldığında da durum farklı değil; milyonlarca mülteci Türkiye’de kaldı, üzerine bir de Afganistan’dan gelenlerin yükü bindirilmek istendi.

Hala da isteniyor…

Dolayısıyla bundan sonraki dönemde Türkiye batı ilişkilerini belirleyecek en önemli faktör bundan sonraki süreçte büyük devletler arasındaki güç dengesinde Türkiye’nin takınacağı tavır, safını gösteren tutumdur.

ABD’nin veya AB ülkelerinin, Rusya’ya veya Çin’e karşı tutumu karşısında Türkiye’nin takınacağı tavır, ilişkilerin geleceğini de tayin eder.

Yakın gelecekte Ankara’nın Pekin ile sıkı bir ticari işbirliğine veya yakınlaşmasına tanıklık edilirse kimse şaşırmasın.

Bu noktaya gelinmesindeki neden de Ankara’da aranmasın…

Çünkü, Ankara’nın Kabil havalimanı konusundaki samimiyeti karşısında, Washington’un müzakereleri Katar ile yürütmesi; F-35 uçaklarının parası yatmış olmasına karşın verilmemesinden çok daha önemli bir durum...

Beraberinde neleri getireceğini de Erdoğan-Putin görüşmesinin sonucu belirler…

BİLİM Kurulu’nun son toplantısının gündemini iki önemli konu oluşturmuş…

Son dönemde sayısı yükselen çocuklardaki koronavirüs vakalarındaki artış…

Bir de geçmiş yıllarda görülmediği kadar karşılaşılan Covid-19 nedeniyle hamile ölümleri…

Okullara ilişkin konu da öyle çok zaman almamış; herkes her halükarda okulların açık kalması gerektiği konusundaki düşüncesini aktarmış.

Vaka sayısında daha fazla artış söz konusu olursa, ikili eğitime veya hafta sonu da okulların açık tutulması yöntemine geçilerek sınıfların sayısının yarı yarıya azaltılması ve her şartta eğitimin devam etmesi konusunda görüş birliğine varılmış.

Bu durum sakın ola ki hemen böyle bir uygulamaya geçilecek diye anlaşılmasın.

Eğer dayanılmayacak bir noktaya gelinirse uygulanacak yöntem olarak görülmüş.

HAMİLE ÖLÜMLERİ ARTINCA

Asıl tartışma ise hamileler konusunda yaşanmış.

Çünkü hastalandığında diğerlerinin ötesinde, iki kişinin yaşamını kurtarmakla uğraşmak zorundasınız…

Bilim Kurulu bu kapsamda yeni varyantlar karşısında hamilelerin kesinlikle aşı olması konusunda görüş birliğine varmış.

Bilim Kurulu üyelerinin aktardığına göre aşının hamilelerde yarattığı etki şu an görülen ölüm sayısını oldukça geride bırakan bir durum.

Bazı bilim insanları aşı yerine korunmalarının daha önemli olacağına vurgu yapmış.

Ancak toplumda tedbirlerin gittikçe gerilemesi, her gün 20 bin üzerinde vaka ve 200’ün üzerinde ölümün seyrettiği süreçte hamilelerin korunabilmesinin zorluğu da ortada duruyor.

Ayrıca hamilelerin ölümü ülkelerin gelişmişlik seviyelerini etkileyen en önemli durummuş.

H1N1’DE DE ARTTI

Bu bilgileri alınca Halk Sağlığı Uzmanı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Akın’ı aradım…

Domuz gribi adı da verilen H1N1 salgını sırasında da hamile kayıpları çok yükselmiş, normalde iki yılda görülen sayıdaki hamile ölümü ile 6 ay içinde karşılaşılmış.

Bugün de benzer bir seyirle karşılaşılma ihtimalinden söz etti.

“Ülkelerdeki hamile ölümü gelişmişlik seviyelerinin belirlendiği kıstaslar içinde önemli bir puana ve yere sahip” dedi…

Peki, 12 yaşından küçük çocuklara aşı yapılması olası mı?

Yanıtı net oldu:

“İnaktif aşıların iki aydan itibaren yapılmasında herhangi bir sakınca yok. Zaten yapılıyor da… Ancak şu an Türkiye’de 12 yaş altına ilişkin bir karar söz konusu değil, o nedenle yapılması da mümkün değil…”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00