Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

MERKEZ Bankası beklendiği gibi dün dövizdeki yükselişe “sağlıksız fiyat oluşumu” gerekçesiyle müdahale etti…

Gece de öngörüldüğü gibi Hazine ve Maliye Bakanı Lütfü Elvan da görevinden ayrıldı...

Yerine de yine beklendiği gibi Bakan Yardımcısı Nureddin Nebati atandı...

Sonuç olarak Ankara'da işler beklendiği gibi gidiyor; öngörülmedik bir durum söz konusu değil...

Bir sonuç getirip getirmeyeceğini de yine birkaç gün bekler anlarız…

Ancak ilk aşamada şunu belirteyim hem dövize müdahale, hem de Bakan değişikliğinin kısa vadeli getirisinin olumlu olmayacağı ilk adımda görüldü...

Nedenleri biliniyor; tartışmak ise işin aslını başka tarafa çekmek olur.

Dikkatimi çeken bütün bunların ötesinde bir durum…

Merkez Bankası’nın açıklamasından sonra baktım ekonomistler dahil herkes, müdahalenin 7 yıl sonra yapıldığına atıf yapıyor.

Yani, Erdem Başçı’nın Merkez Bankası Başkanı olduğu 23 Ocak 2014 tarihindeki doğrudan döviz satışına atıf yapıyor.

128 MİLYAR DA MÜDAHALEYDİ

Peki, üzerinde hala ciddi tartışmaların yapıldığı 128 milyar doların piyasaya kamu bankaları aracılığıyla sürülmesi de müdahale değil miydi?

Veya 2016’daki ihaleli satış?

Onu nereye koyacağız?

Ayrıca sanılıyor ki Merkez Bankası kasası herkese kapalı ve hiç fark edilmez; elinde ne kadarlık dövizinin bulunduğu bilinmez…

Herkes bilinmeyen içinde endişeye kapılır ve müdahaleden etkilenir…

Anlaşılan o ki bunu söyleyenler, bir kez olsun TCMB’nın internet sayfasına girip bakmamış…

Merkez Bankası’nın tüm verileri açık ve nettir, gizlisi saklısı yoktur; rakamları okumayı bilen herkes neyin ne kadar olduğunu görür.

Önemli olan bu denli açık ve net olan araçların ne şekilde kullanılacağındadır…

KARŞIDAKİ DE AYNI

Bir grup bunu sanırken, diğer grup farklı mı?

Onlar da eksi rezervde olduğuna inanarak Merkez Bankası’nın elinde döviz olmadığını ve satış yapamayacağını sanıyor…

Bu doğru değil, dilerse 3,7 değil, 20 milyar doları da bir anda devreye sokabilir.

Brüt rezervini sıfırı tüketene kadar dilediği gibi kullanabilir.

Hatta daha ilerisi, taşıması daha pahalıya gelmiyorsa, elindeki altınlarını da Londra’ya götürür ve orada dövize çevirip Türkiye’ye getirir…

HEPSİNE DE DOKUNUR

Bunlar bugüne de özgü değil; geçmişte de yaptı…

Bir zamanlar gurbetçi dövizi diye de nitelenen işçi dövizleri için dokunulmaz sanılıyordu, dokundu…

Altının satılamayacağına inanıyordu, sattı.

İhtiyat akçelerine dokunulmaz, piyasaya sürülemez sanılıyordu, sürüldü…

Önemli olan bunları yaptığında alacağı sonuçtur.

Piyasa ile inatlaşmasının kendisine ne maliyet çıkaracağıdır.

İLKELER NEREDE?

Yakın zamanda, piyasanın en önemli aktörleri banka genel müdürlerini toplayıp, “yüksek kur, düşük faiz ayrılmaz ilkemizdir” deyip, bunu bir de hükümetin en etkin ağzından açıklayıp, politikanızı belirlemişseniz, ertesi gün tersini yapmanızın adı piyasa ile inatlaşmadır.

Böyle durumda kur yükseleceği kadar yükselir, sizin müdahaleniz de bir sünger ile anında emilir…

Örnek mi; 1994’ten bugüne kadar yapılan benzer müdahalelere bakın yeter…

Bakan değiştirmek de fayda etmez...

Piyasa yılkı at gibidir, inatlaştıkça şaha kalkar…

ASGARİ ücret 4 bin lira olursa ne olur?

Veya bu rakama ulaşma olanağı var mı?

Bunu yazmamın nedeni Türk-İş Başkanı’nın birkaç gün önce yaptığı açıklama…

Başkan Ergün Atalay, asgari ücret belirlenirken işverenlerin de düşünülmesi, yüksek asgari ücret alma peşine düşerken işyerlerinin kapanmasının da önüne geçilmesi gerektiğini belirtmişti.

Haksız da değil…

Habertürk Yazarı arkadaşım Ahmet Kıvanç dün bir tabloyu gösterince bir süre önce bir lokantacının masamıza gelip bize söyledikleri hafızamda canlandı.

Lokantasında çalışan kişi sayısının 50 olduğunu belirtti, kendisinin AK Parti’ye olan yakınlığından da söz etti.

Burada durmadı, “Eğer asgari ücret bizimkilerin (AK Parti) dile getirdiği gibi 4 bin lira olursa ben lokantayı kapatırım, 50 işçiyi de mecburen işsiz bırakırım” dedi…

Gerekçesi de bir ay içinde lokantadan elde ettiği toplam kazancın 200 bin liranın çok altında kalıyor olması.

Onu da işçiye verdiğinde elektrik, su, ısınma/soğutma gibi giderlere para kalmayacağına vurgu yaptı.

YÜZDE 87’SİNDE 10 İŞÇİDEN AZ

Peki, bu durumda olan kaç işletme var derseniz, o da sevgili Ahmet Kıvanç’ın tablosunda görülüyor.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun yayınladığı bu tabloya göre Türkiye’de bulunan toplam işletme sayısı 2 milyon 62 bin 411…

Bunların içinde sıkı durun, tam 755 bin 658’i, yani üçte birinden fazlası tek işçi çalıştırıyor…

İki-üç işçi çalıştıran işletmelerin toplamı 579 bin 828, 4-6 işçi çalıştıran işletme toplamı 330 bin 107, 7-9 işçi çalıştıran ise 129 bin 82 işletme…

Yani 10 işçiden az çalışanı bulunan işletme sayısı bugün Türkiye’nin yüzde 87’sini oluşturuyor…

Bu işletmeler aslında gelebildikleri en limit sayıda olan kurumlar; yani işçisini çıkarsa işletmesini kapatmak zorunda olan veya kendisinin bu işi yapmak mecburiyetinde kalacak işletmeler…

TOPLAMI 2 BİN 287 İŞLETME

Buna karşın işçi çıkarması halinde kendi iç işleyişini sürdürebilecek 500 ve üzerinde işçi çalıştıran işletme sayısı ise Türkiye’nin tamamında 2 bin 287…

Bu da Türkiye’de aslında büyük işletme sayısını görmeye yeter…

Asgari ücret verilirken, bir de bu yanından bakılması gerekir.

Bunun için asgari ücreti tek başına ele almak yerine, işletmelere yükleyeceği vergi maliyeti yükünün de iyi hesaplanması, sosyal güvenlik primlerinin de buna göre yeniden düzenlenmesi gerekir.

Asgari ücret arttıkça işverenin vergi ve prim yükü de artıyor; yüksek tutar asgari ücret belirlenecekse bunlardan indirime gidilmesi en azından işletmelerin de yaşamasını veya kaçak işçi çalıştırılmamasını da sağlar…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00