Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        1896 kışıydı. Dışarıda zemheri bir soğuk vardı. Elleri paltosunun cebinde, soğuktan korunmaya çalışarak Seine nehrine yakın bir caddede hızlı hızlı yürüyordu yazar Emile Zola...

        Kaç aydan beri gazetelerde hakkında o kadar çok haber ve makale çıkmıştı ki, artık onu tanımayan yoktu. O sıradaki şöhretini, yazdığı birbirinden anıtsal romanlarından daha çok birkaç yıldan beri konuşulmakta olan Dreyfus Davası’nda takındığı tavırdan alıyordu.

        Bütün Fransa neredeyse elbirliğiyle Dreyfus adında masum Yahudi bir subayın rütbelerini sökmüş, yargılamış, onu Fransız Guyanası’na bir mil uzaklıktaki Şeytan Adası’na ömür boyu hapis cezasını çeksin diye göndermişti.

        Emile Zola’nın vicdanı bu korkunç “hata” karşısında sızlamış, meşhur “İtham Ediyorum” makalesiyle orduya ve neredeyse bütün bir Fransa’ya isyan etmişti.

        Artık Fransa’nın gözünde Emile Zola bir haindi.

        Hainlerin cezası da linçti.

        Bir anda kalabalık bir güruh etrafını sardı. Gelen darbelere karşı kendini korumaya çalıştı, nafile. Kaçacak hiçbir yeri yoktu. Onu nehre doğru sürüklediler. O soğuk günde nehre atarlarsa eğer donarak ölebilirdi. Gözü dönmüş çapulcuların elinden nasıl kurtuldu, polis mi aldı ellerinden bilmiyordu.

        Ama o kararlıydı. Bir kere hakikat bombasının pimini çekmişti. Bütün bir ordu ve basın onu vatan hani olarak görse de, onun yanında Fransa’nın dev yazarları J. Rainach, M. Prévost, G. Clemenceau, E. Durkheim, A. France ve M. Proust vardı.

        Emile Zola bir süre önce Prusya karşısında ağır bir yenilgi almış olan koca Fransız ordusunu tek bir makaleyle bütün cephelerde yenmişti.

        *

        Peki Emile Zola’yı linçe kadar götüren Dreyfus Skandalı neydi?

        *

        1871’deki savaşta fena halde Almanlara yenilen Fransa uzun bir süreden beri bir iç ve dış kargaşanın içinde debeleniyordu. Yenilgiyi bir türlü hazmedemiyordu. Yıllar sonra 1890’larda yenilginin acısını unutturacak bir günah keçisi aradı ve nihayet buldu.

        Orduda görevli Yahudi asılı Alfred Dreyfus adında bir subay, Almanlara gizli askeri bilgiler vermekle suçlandı ve 1894’te yargıç karşısına çıkartıldı.

        Suçu ağırdı; vatana ihanet!

        Düzmece belgelerle, hızlı süren bir yargılanmayla Dreyfus suçlu bulundu. Yahudilerin kutsal Şabat gününde rütbesi söküldü. O cehennemi adaya gönderildi, orada intihara teşebbüs etti ama beceremedi.

        Bütün Fransa, basının kışkırtması, ordunun bastırmasıyla Dreyfus’un suçlu olduğuna inandı, bir avuç mütefekkir hariç...

        “Suçsuzdur” diyen mütefekkir grubunun başını yazar Emile Zola çekiyordu.

        O bu dünyaya “hayatını yüksek sesle yaşamak için” gelmişti. Ona göre aramakla bir şey bulunmazdı, ama bir şey bulmak istiyorsanız onu mutlaka aramalıydınız!

        O yüzden susmamaya karar verdi. Yapılan haksızlık beynini ve yüreğini kemiriyordu. O bir yazardan çok bir insandı. Dreyfus’a haksızlık yapan askerlere, yargıçlara, siyasetçilere, koyu Katolik Fransız ırkçılarına, kısacası anlı şanlı Fransa devletine isyan etti. Durumu karısına şöyle izah etti:

        “Bu sorun çoktandır beynimi, yüreğimi kurcalayıp duruyordu. Uyuyamıyordum. Bana ne deyip susmayı alçaklık buluyordum. Bundan böyle başıma gelebilecek şeyler hiç umurumda değil. Yeterince güçlüyüm ve bu haksızlığa meydan okuyorum.”

        Mütefekkirlerin savaşını başlatan Zola 13 Ocak 1898’de L’Aurore (Şafak) gazetesinde Fransız Cumhurbaşkanı Felix Faure’ye hitaben “İtham Ediyorum” başlıklı bir makale yayınladı.

        Ona göre suçlu olan Dreyfus değil, devletti!

        “Gerçeğin ışığına olan tutkumdan başka hiçbir şeye tutkun değilim. İnsanlık adına çok acılar çekmiş ve mutluluğu hak etmiş birisi olarak size sesleniyorum: Bu yazdıklarımdan dolayı beni mahkemeye çıkarın ve gerçekler gün ışığına çıksın. Bekliyorum.”

        Bu yazıdan sonra Paris meydanları, sokakları Zola’ya ve Yahudilere kin kusan ırkçıların çığlıklarıyla doldu. “Zola’ya ölüm”, “Yahudilere ölüm” sloganları Fransa’nın her tarafını sardı.

        Bakanlar Kurulu Zola’yı “ordunun ve devletin prestijini sarsmak” suçundan mahkemeye verdi. Zola 7 Şubat’ta mahkemeye çıktı. Arkasında adlarını yukarıda saydığım yazarlar vardı. Bir yıl hapis ve üç bin frank para cezasına çarptırıldı. Ayrıca Legion d’honneur nişanı elinden alındı.

        Zola, baskılara dayanamadı İngiltere’ye kaçtı.

        Emile Zola
        Emile Zola

        *

        Dreyfus Davası yüzyıl boyunca birçok şeyi etkiledi, birçok sonuç doğurdu. En önemli sonuçlarından birisi “entelektüel” kavramının doğuşuna vesile olmasıdır.

        Dreyfus Skandalı sırasında, talihsiz Dreyfus’u savunmak için Emile Zola önderliğinde akıl ve insanlık değerleri adına konuşan o cesur erkeklere, o cesur kadınlara, çileden çıkmış, ağzından salyalar akan, her tarafa kan ve çamur sıçratan Fransız basını tarafından, onları aşağılamak için “entelektüeller” adı verildi. Kelime halkın zihninde bir hakaret ifadesi olarak yer etti. Özellikle Emile Zola, linç ve hapishane tehdidinden dolayı İngiltere’ye kaçınca, kavram burada da peşini bırakmadı.

        *

        Cemil Meriç’e göre, Dreyfus Davası bir yanda "topu, tüfeği ve daha önemlisi kutsal kitaplarıyla haksızlık yapan bir devleti", öte yanda "namusu olan ifade özgürlüğünü savunmaya çalışan bir avuç yazarı" temsil eder. Konuyla ilgili “Mağaradakiler” kitabında şunları yazar:

        “14 Ocak 1893 tarihli L'Aurore gazetesi Entelektüellerin Beyannamesi'ni yayınlar. Kurulu düzene karşı bir savaş ilânıdır beyanname. Gelenekle kalem arasındaki bu savaşın baş kahramanı Zola, çağın en belirgin entelektüel tipi. O tarihten sonra entelektüel, yazı veya söz aracılığı ile toplumun şuurlanmasına yardım eden kişi olur. Yol gösteren, aydınlatan, itham eden kişi. Kelime sol'un bayrağıdır artık.

        Dreyfus'e karşı olanlar için, Dreyfus'un mahkemesi askeri yargının işiydi. Entelektüeller sanığın suçsuzluğunu haykırırken yetkilerini aşıyorlardı. Sağ, Dreyfus dâvâsından beri entelektüele şüphe ile bakar.”

        Mustafa Şekip Tunc’a göre, Fransa’da “intellectuel” lafzından evvel “pensur”, yani “mütefekkir” kelimesi kullanılıyordu.

        Tıpkı bizde bir dönem Emin Çölaşan gibi “aydınların” devletin haksız uygulamalarına sesini çıkaranları aşağılamak için kullandıkları “entel liboş” kavramı gibi bir muamele gördü “entelektüel” kavramı ilk başta Fransa’da.

        Sonra su yürüdü, yatağını buldu.

        Kavram yayıldı, Ruslar “entelijensiya” kavramını hemen benimsedi ve dillerinde yer verdi.

        Dreyfus Skandalından beri entelektüel “Godot’yu bekleyen” insandır. Entelektüel bilir, aslında Godot’u yoktur, ne kadar beklerse beklesin gelmez ama yine de onu bir yerde bekler durur.

        Absürt tiyatronun babası sayılan Ionesco’ya göre, “Entelektüel ne büyük yazar, ne ünlü ressam, ne politika adamı ne de bilgin. Entelektüel kendi kendini inşa edemeyen adam, bir nevi mektep kaçağı”dır.

        Şair Valery ise onu şöyle tanımlar: “Entelektüellerin işi, her nesneyi remzine, yani kelimeye ve sembole bakarak irdelemek, gerçek eylemlerle tartmamak. Sözleri, bunun için şaşırtıcı, politikaları tehlikeli, zevkleri sathi. Sosyal birer uyarıcıdır entelektüeller. Ve her uyarıcı gibi yararlıdır, hem de zararlı.”

        Filozof Schumpeter ise biraz daha ileri gider: “Entelektüel, tarif edilmesi kolay olmayan sosyal bir tip. Hatta entelektüellerin özelliklerinden biri de tarifindeki güçlük. Entelektüeller köylü gibi, sanayi işçisi gibi, ayrı bir sınıf değildirler. Toplumun her tabakasından kopup gelirler. Faaliyetlerinin büyük bir kısmı birbirlerini hırpalamaya harcanır.”

        Ve bizden birisi Cemil Meriç de Schumpeter gibi düşünür. Ona göre “bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir. Tariflere hapsedilemez.”

        Entelektüel haddini bilmeyen kişidir. Zihniyle iş görür.

        *

        Osmanlı ona “münevver” dedi. Münevver, nur-ışık kökünden gelir, nurlanmış, aydınlanmış demek.

        Osmanlının her şeyini reddeden Cumhuriyet’in kurucuları, münevvere de “aydın” dediler.

        Aydın, bilimin ve aklın ışığıyla aydınlanmış kişi demektir, devlet mekteplerinden mezundur. Aydına göre kendisi dışında kalan herkes karanlıktadır. O ışık götürmekle yetinmez, bizzat kendisi ışıktır. Onun misyonu, herkesi kendi ışığına boğmak, hatta adam etmek, ıslah etmek, hizaya getirmektir.

        Tanımı Ziya Gökalp’ten almışlar. Kendileri dışında kalan herkes “halk”tır. Halk Ortaçağ karanlığında yaşamaktadır. Cahildir, bidon kafalıdır, göbeğini kaşır, geğirir, olur olmadık yerlerde mangal yeller, camide hepsinin ayakları kokar. (Sanki günde beş vakit camiye gidip ayak kokluyormuş gibi.)

        Halk gerçek dışıdır. Hurafelere inanır. Onların sevmediği kim varsa gidip onlara oy verir. O halde yeni bir halk yaratılmalıdır!

        Çünkü bu cahil, koyun gibi halk her türlü ilerlemenin önünde engeldir. Yaratıcı işler yapmalarına manidir.

        Bu durumla fena halde dalga geçen Oğuz Atay “Tutunamayanlar” romanında, “Ey halkım, neden ilerlememize engel oluyorsun” der. (Oğuz Atay, yaşarken solcu Türk aydını tarafından “devrimci edebiyat yapmıyor diye” yalnızlığa itildi, beyninde ur çıktı, yalnızlıktan öldü.)

        Halk yaşıyor ve Türk aydını yaşayan halktan nefret ediyor. Onun geçmişini, dinini, geleneklerini, hayat tarzını beğenmiyor. Onunla dalga geçiyor, annesinin başörtüsüne sesini çıkarmıyor ama başkasının türbanına “tüp kafa” diyor. Halkın değerlerine çok çabuk yabancılaşıyor.

        Daha önce de anlattığım hikayenin tam yeridir. Köylü çocuğu, sırtında yırtık mintanı, ayağında şalvarı şehre gitmiş okumuş. Modern devletin rahleyi tedrisinden geçerek bir “aydın adayı” olarak tatil için köyüne geri dönmüş. Gözüne ilk çarpan “tırmık” olmuş, hayretler içinde babasına “bu nedir?” diye sormuş. Babası, “bilmiyor musun oğlum, ucuna bas, o sana adını söyler” demiş. Aydın adayı tırmığın ucuna basınca, tırmığın sapı küt diye aydının kafasına vurmuş. O da can havliyle, “vah s..tığımın tırmığı” demiş.

        Siz bakmayın aydınların sesini kalınlaştırarak halk türkülerini söylemelerine, zırp pırt “Vurulduk ey halkım unutma bizi” diye marş söylemelerine... Şiir, şarkı yazdıkları halk yaşayan halk değil, ideolojilerindeki ideal halktır.

        Bu böyle olduğu için misal İsrail İstanbul Başkonsolos Elrom’u kaçırıp “halk adına ölüme mahkum eden” Mahir Çayan ve arkadaşları, onu halkın yaşadığı işçi semti Gültepe’de değil de, burjuvaların yaşadığı Nişantaşı’nda saklayıp öldürdüler, hem de bir teğmenin evinde. Askeri parka ile postalı da bir ara moda yapanlar bunlardı.

        Ardından halkı kurtarmak için gittikleri Sivas’ın Gemerek köyünde, halk onları ihbar etti, “aydın askerlere” teslim etti.

        *

        Solcu aydın böyle de, sağcı aydın çok mu farklı? Solculara göre “aydın” kelimesi “aydınlanmadan” geldiği için sağcı aydın olmaz. Ama sağın okumuş yazmışlarının büyük çoğunluğu “müesses nizama” halel gelmesin diye her daim nöbete hazır bekler..

        Cemil Meriç’e göre, “Sağ entelektüel, çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı olmaz.”

        *

        Türk aydını her devre göre renk değiştiren bir bukalemundur.

        Geçen asrın ortalarında ıslahatçıydı, ferman üstüne ferman yayınlıyordu. Sonra Cumhuriyetçi oldu, ardından da ihtilalci... İhtilali yaptılar da, Başbakan da astılar. 27 Mayıs’tan sonra da devrimci oldular, şimdi kendilerine ilerici diyorlar her yerde. (İttihatçılık hiç kesintiye uğramadı!)

        Onlara göre, onların dışında kalan herkes ise gericidir!

        *

        Geçen yazımda sözünü ettiğim 20.yy’ın en büyük entelektüellerinden birisi olan Walter Benjamin’e göre bir entelektüelin en önemli görevi şiddetin eleştirisini yapmaktır. Çünkü şiddet kesin tanımlara direnen bir sorundur.

        Devletin şiddetini de, solcu maceracı örgütlerin şiddetini de...

        Devletin yaptığı şiddeti şiddet olarak görüp geride kalan şiddeti “kurtuluş mücadelesi”, “devrimci şiddet”, “zorun rolü” olarak nitelendirirseniz, “entelektüel” değil tırmığın adını unutan “aydın” olursunuz ancak.

        Türkiye’de entelektüelin sayısı bir elin parmaklarını geçmez, ama sağda olsun, solda olsun zebil gibi aydın vardır her yerde.

        *

        “Entelektüel” kavramının doğumuna vesile olan Emile Zola’nın akıbetine gelince...

        Davanın sonucunda Dreyfus’un suçsuzluğu kanıtlandı. Rütbesi tekrar takıldı. Emile Zola ve bir avuç entelektüel haklı çıktı.

        Zola ve karısı bir gece evlerinde uyurken baca tıkandı. Odanın içine karbonmonoksit doldu. İkisi de derin uykudayken zehirlenerek öldü.

        Tabutunu elli bin kişi uğurladı. Arkasından yürüyenler öğrencilerdi, yazarlardı, işçilerdi, milletvekilleriydi, velhasıl bir ara onu linç etmeye kalkışan tekmil Fransa’ydı.

        Onu vatan hainliğiyle suçlayan Fransız ordusu, cenazesinde bir bölük asker görevlendirmişti.

        Diğer Yazılar