Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Gerçek mi bilmiyorum; karısıyla giriştiği şiddetli bir kavgadan sonra yanına Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeşler” romanını alıp evden ayrılan, bir tren istasyonunu gidip elindeki kitapla bir banka oturup orada öldüğü söylenen, (yoksa istasyon şefinin evinde, şefin karısının şefkat eşliğinde miydi?) Tolstoy’un akıbetini öğrendiğim günden beri, bütün büyük yazarların ölmeden önce başucunda hangi yazarın hangi kitabı vardı sorusunun cevabını merak eder dururum.

        Mesela Dante ölmeden önce hangi kitabı okuyordu?

        Veya Geothe? Mevlana mesela veya Hafız? Bilemedin William Faulkner’ın son nefesini vermeden önce başucunda hangi kitap vardı? Ya Marquez’in? Bizden Ahmet Hamdi’nin mesela? Oğuz Atay girdiği banyoda beyin kanaması geçirmeden evvel, hangi kitabı okumuştu en son?

        *

        Ne kadar büyük yazar olursan ol, dünya edebiyatına ne kadar önemli şaheserler bırakmış olursan ol, yine de yazdıklarından daha kıymetli gördüğün, her durumda kıskandığın, “keşke bu kitabı ben yazsaydım” dediğin kitaplar ve onların yazarları vardır.

        Edebiyat zirvesi olmayan bir dağdır. Zirveyi başkaları belirlemiş olabilir ama başkaları her ne kadar zirveye çıkarmış olursa olsun, iyi yazarlar hiçbir zaman kendini zirveye çıkmış görmeyen yazarlardır. Aksi taktirde biz bir sürü iyi kitaptan mahrum kalabilirdik.

        Zaten iyi bir yazarı iyi bir kitap yazmaya götüren temel saik, düşündüğü şeyi başkasının düşünmemiş olması, yazdığı kitabı daha önce başkasının yazmamış olmasıdır.

        Bu durumu Walter Benjamin şöyle formüle eder:

        “Yazarlar, yoksul olup kitaba parası yetmediğinden değil, bir kitapçıda alabileceği ciltlerden tatmin olmadığı için kitap yazan kişilerdir.”

        *

        Bu bahis uzun, ben yine de yazının başında sorduğum soruda kalayım...

        Çok yakınım ve çok yakınımda önemli bir yazar öldüğü için, en azından onun ölmeden önce hangi kitabı okuduğunu biliyorum.

        Romanlarını Kürtçeden Türkçeye çevirdiğim Mehmed Uzun hastanede öldü. Ölümünün ertesi günü, bir gece önce terk edip hastaneye gittiği çalışma odasına girdim.

        Uzun uzun çekmecesini karıştırdım. Geride bıraktığı eşyasına baktım. O nesneler için yazarın ölümü hiçbir şey ifade etmiyordu. Dolmakalemi, not defteri, okuma gözlüğü, renkli tükenmez kalemler, bozuk paralar, kesilmiş gazete kupürleri, boş ilaç kutuları, kitap ayraçları... Hiç birisinin sahibinin ölümünden haberi yoktu.

        Bir anda kendimi bir hırsız gibi hissetmeye başladım, sanki mahremine girmiş gibiydim.

        Sonra yatak odasına girdim, yatağının başucundaki sehpanın üzerinde sadece tek bir kitap vardı. 2007 senesinin Ekim ayıydı. Can Yayınları’nın çıkardığı o kitap ise Ocak 2007 tarihliydi.

        Samih Rifat’ın Türkçeye çevirdiği Guastave Flaubert’in “Üç Öykü” kitabıydı o kitap.

        Kitabı aldım, bazı satırların altını kırmızı kalemle çizmişti. Uzun uzun karıştırdım.

        Ölmeden önce de bana bu kitaptan bahsetmişti Mehmed. Ama benim aklım o sırada anlattıklarında değil, akıbetindeydi. O da biliyordu, ben de biliyordum, kısa bir süre sonra biz sevdiklerini bırakıp gidecekti. Ama o sırada hiç ölmeyecekmiş gibi bahsediyordu Gustave Flaubert’den.

        *

        Ustanın “Üç Öykü” kitabı ilk anda, bir kitapçıda görsem, hemen alacak kadar çekici gelmedi bana. Ama Mehmed Uzun gibi dünya edebiyatını üç dört dilden takip eden, dünyanın neresinde olursa olsun iyi yazarların iyi kitaplarının kokusunu hemen alan, onları bulup çok hızlı okuyan, okuduklarından kendi payına düşen hisseyi defterlere not eden, daha sonra bunları yazdıklarında kullanan bir kitap kurdu, ölmeden önce o sırada elimde tuttuğum kitabı okuyorsa eğer, ya kitap çok mühim bir kitaptı, ya da o kitap onun çok özel bir anısını canlı tutuyordu ölüm meleğini beklerken.

        Evet, çok yakında öleceğini biliyordu ve ölümü o kitapla karşılamak istiyordu besbelli.

        Kitabı yanıma aldım ama sanki çok kıymetli bir eşyasını çalmış gibi hissettim kendimi.

        Ne hissetmesi, basbayağı en kıymetli şeyini çalıyordum işte.

        Kitabı koltuğumun altına alırken sanki ruhu, o yakışıklı gülümsemesiyle “ben ona söylemem, götür sen onu” der gibi göz kırptı bana.

        *

        Daha önce vasiyetini anlatırken, bilgisayarında dağınık duran, biraz çabayla yayınlanmaya hazır hale gelecek bir dosyadan bahsetmişti bana. Adına “Renkler, Sesler, Kokular” demişti.

        Ölümünden bir süre sonra o dosyayı düzenlemeye giriştim. Daha sonra “Ölüm Meleğiyle Randevu” adını koyarak yayınladığım dosyanın içinde bir yazıyla karşılaştım.

        Yazıda, ölmeden önce okuduğu ve başucundaki sehpaya bıraktığı “Üç Öykü”den bahsediyordu.

        *

        1987 kışıyla 1988 baharını Paris’te geçirmişti. Bir yandan, daha sonra benim “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” adıyla Türkçeye çevirdiğim “Siya Evînê” romanını yazıyor, bir yandan da orada Fransızca öğreniyordu. Kitap okumadığı, dersi olmadığı zamanlarda da o sırada Paris’te yaşayan ve dünyanın yaşayan sayılı ressamları arasında gösterilen, Hatay Kürtdağlı Remzi’nin atölyesine gidip geliyordu.

        Gerisini şöyle anlatıyor:

        “Ortak dostlarımız vardı Remzi’yle. Onlardan biri 19. yüzyıl Fransız yazarlarından Guastave Flaubert’di, ikimiz de büyük bir zevkle okuyorduk onu. Remzi’ye göre Flaubert güzel sanatların timsaliydi. Sanat sevgisi, yaratıcılığın coşkusu, çalışma azmi, ayrıntı tasviri, insani mesajlar... bunların tümü Remzi için vazgeçilmez kurallardı, hepsini Flaubert’den öğrenmişti. Remzi yazarları, ressamları, öteki alanların sanatçılarını ailesinin birer ferdi sayıyordu. Yaratıcılık esastı. Dünya uygarlığına yeni bir eser kazandırmak temel kuraldı. O eser bir roman, bir tablo veya bir müzik parçası olabilir, fark etmezdi. Önemli olan dolu dolu, işe yarar bir hayattı. Remzi’nin o zamanlar bana hediye ettiği Gustave Flaubert’in ‘Trois Contes’ (Üç Öykü) adlı kitabı hala durur kütüphanemde. Kitaptaki üç öykü Flaubert’in ustalığının en önemli örnekleridir. Öreğin ‘Basit Yürek’ hikayesini yazmak için altı ay üzerinde çalışmış. 1876 kışında hikayenin fikri şekilleniyor kafasında, bahar aylarında da yazmaya başlıyor. Ama hikayeyi yazmak için, hikayenin geçtiği mekanlara gidiyor sürekli; Pont-L’Eveque, Trouville, Honfleur gibi yerlere. Yaklaşık altı ay boyunca bölgede kalıyor, geziyor, insanlarla konuşuyor, yiyip içiyor, düşünüyor, bol bol okuyor ve en sonunda yazmaya başlıyor hikayesini. Hikayesini yazarken şunları söylüyor; ‘anılar deryasına dalmışım, düşlerin hayallerin...’ Remzi de, ‘İnsan hayallerin, düşlerin akıntısına kapılmadan iyi bir eser yaratabilir mi?’ diye sorardı.”

        *

        Bu satırları okuyunca anladım. Ölürken okuduğu son kitap olarak bunu seçmesinin nedeni, hem çok sevdiği, öykündüğü bir yazarın sesini yanında taşımak, hem de Paris’te geçen o muhteşem bahar aylarının anısını canlı tutmak içindi.

        Şimdi “Üç Öykü”yü okumak elzem hale gelmişti artık.

        *

        Okumaya başladım. Yazıldığı tarihten bugüne dünya edebiyatının en çok konuşulan kitaplarından birisi olan “Üç Öykü”nün ikinci öyküsü olan “Konuksever Aziz Julian Söylencesi”ne geldiğimde, daha önce bu hikayeyi bir yerlerden bildiğimi, çocukluğumdan beri hikayeyle haşır neşir olduğumu, aynı hikayeyi defalarca başkalarına anlattığımı, hikayenin “stran” (şarkı) halini yıllar önce Kürtçe müzik yapan bir gruba “kaynak kişi” olarak önerip parçanın dünyanın dört bir yanına yayılmasına vesile olduğumu anladım ve hayretler içinde kaldım.

        Ölen yazar arkadaşım Mehmed Uzun mu, Gustave Flaubert mi, edebiyat Tanrısı mi bilemedim ama birileri bana bir oyun oynuyordu.

        Flaubert doğduğum günden beri bana en çok anlatılan bir hikayeyi alıp ta Fransa’ya götürmüştü. Veya bizim köyden birisi, 1870’lerin Fransa’sına gitmiş, Flaubert’in yazdığı hikayeyi alıp Çukurca’nın Güzereş köyüne getirmişti.

        *

        Flaubert’in kitabındaki ikinci hikayedir “Konuksever Aziz Julien Söylencesi...” Hikayenin kahramanı Julien, bir şatoda büyümüş bir çocuktur. Avcılık merakı onu çöllere düşürür, hayvan öldürdükçe daha çok öldürmek ister, evden uzaklaşır, türlü maceralardan sonra varlıklı bir ailenin kızıyla evlenir. Annesi babası yıllar yılı onun arar durur, sorar soruşturur, izini bulamaz ama iz sürmekten de vazgeçmezler ve nihayet evini bulur, oğullarına misafir olurlar. Ancak oğlan evde yoktur. Yatma vakti geldiğinde, gelinleri yatağını verir annesi babasına. Julian geç bir saatte eve gelir.

        “Odanın dip taraflarında, karanlığa gömülmüş olan yatağa doğru ilerledi. Yatağın kenarına geldiğinde, karısını öpmek için iki başın yan yana uyuduğu yastığa doğru eğildi, ama aynı anda da ağzında bir sakalın kıllarını hissetti. Delirdiğini sanarak geri çekildi. Tekrar yatağın yanına geldi. Titreyen parmakları upuzun saçlara değdi. Yanıldığından emin olmak için, elini yavaşça yastığın üstünde gezdirmeye başladı. Evet, bir sakaldı bu, yatakta bir adam vardı! Karısı bir adamla yatıyordu! Korkunç bir öfkeye kapılarak, onları hançeriyle delik deşik etti, vahşi hayvanlar gibi uluyarak, kızıp köpürerek olduğu yerde tepinip duruyordu.”

        *

        Şimdi gelelim benim bildiğim hikayeye. 1990’lı yılların başında Kürtçe müzik yapan bir grubun albümlerine girmesine vesile olduğum ancak grubun güftesini bir hayli yanlış okuduğu, daha sonra Şevval Sam ile Aynur Doğan ve başka sanatçılar tarafından da defalarca okunan “Hay Hay Memo”nun ilk kıtası şöyle:

        “Hay hay hay Memo,

        Mem Abbasi Abbasi

        Kurtekê ser kirasî

        Day kure bú ne niyasi”

        (Hay hay Memo,

        Mem Abbasi,

        Yeleği mintan üstü

        Tanıyamadı kör olası annesi)

        Ağıtın devamında annesi, oğlunu sırayla azametli birer aşiret ağasına benzetir ve her defasında kendisine beddua eder.

        Ağıt bir annenin ağzından yakılmış. Annesi oğul katilidir. Ağır halay eşliğinde söylenir, bir ayine benzer halayı. Sallanır kol kola govende duranlar, ağır ritmine bir hüzün eşlik eder.

        *

        Flaubert’in anlattığı hikayeye çok benzer Mem Abbasi’nin hikayesi.

        Memo, annesinin biricik oğludur. Babasız büyümüş, annesinin her şeyidir. Büyütür annesi onu, evlenme çağına gelir, akrabadan bir kız bulur, oğlunu evlendirir. Fakat kadere bakın ki, evlilikten hemen sonra Memo’nun yoluna gurbet çıkar. Evden ayrılır. Gurbet zalimdir, her zaman eve döndürmez adamı. Uzar, aradan yıllar geçer, Memo’nun ölüm haberi köyüne, annesine, karısına ulaşır. Taziyeye otururlar, Memo’nun acısıyla baş etmede güçlük çeker annesi, gelinini onun yerine koyar, oğlunun kokusunu üzerinde taşıyor diye gözü gibi bakar ona. Hikaye bu ya, günün birinde Memo’nun gurbet günleri biter, köyünün yolunu tutar, aradan yedi yıl geçmiştir, bir gece yarısı evine gelir. Yaşlı annesi uyuyor, sabah vakti ona sürpriz yaparız diye karısına uyandırmamasını söyler. Yatağına girer, karısına sarılır uykuya dalar. Seher vakti annesi namaza kalkar, ibriğini doldurur, her sabah yaptığı gibi oğlunun yadigarına bir göz atar, bir ne görsün, gelininin koynunda bir yabancı adam yatar. Deliye döner, kapının önünde her daim hazır beklettiği mızrağı kapar, ağız üstü yatmakta olan gelininin aşığının sırtına mızrağı var gücüyle saplar. Bir aşığına, bir gelinine... İkisini de öldürdüğüne emin olduktan sonra adamı sırt üstü çevirir, mızrak darbeleriyle delik deşik ettiği adam yıllardır yolunu gözlediği oğlu Memo’dur.

        *

        Dünya edebiyatının bugün istisnasız başyapıtlarından birisi olarak kabul edilen “Üç Öykü”yü Flaubert 1875-77 yılları arasında yazar. Yazar için bu dönem tuhaf bir dönemdir. Ardı ardına birkaç dostunu kaybetmiş, maddi zorluklar içinde, yapayalnızdır.

        Bir arkadaşının yardımıyla Coste’de bir otele yerleşir ve ani bir kararla “Aziz Julien Efsanesi”ni yazmaya başlar.

        Aslında bilinen bir hikayedir bu hikaye. Yanlışlıkla annesini ve babasını öldüren Aziz Julien karısını yanına alarak kaçar, Kudüs’e gider ve orada Haçlıları tedavi etmek için bir hastane kurar. Bu vesileyle günahlarıyla da baş edecektir.

        Ancak Flaubert, hikayeyi yeniden yazar. Flaubert’in hikayesinde anne baba katili Julian, acısını dindirmek için koşar, koşar büyük bir coşkuyla bir cüzamlıya sarılır, onun içinde adeta kaybolur.

        Hikayenin sonunda yazar, bu hikayeyi bir kilise vitrayından aynen kopya ettiğini söyler.

        *

        Kendi deyimiyle “dehanın iki bin yıldan beri terk edip bir daha uğramadığı” Doğu’da doğmuş büyümüş, genç yaşta sürgüne gidip Batı’nın soğuk bir ülkesinden Doğu’ya bakıp ona dair hikayeleri yasaklı bir dilin kelimeleriyle anlatmış bir yazar; Batı’da doğup Doğu’yu çok merak etmiş, bu merakını gidermek için de gelip buraları görmüş, buralarda edindiği bazı efsanelerin kırıntılarından güçlü bir hikaye üretmiş olan Batılı bir yazarın kitabını ölürken başucundan eksik etmiyorsa, hikmet o kitabın içindekilerde değil, hikmet sözün iklim, uzaklık, coğrafya bilmez gücündedir.

        Evet, bu yüzden “önce kelam vardı” ve bu yüzden “Ikra' bismi!”

        Diğer Yazılar