Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        27 Mayıs 1991 gecesi… “Sevgilinin gülüşüne benzer” bir bahar hüküm sürüyor İstanbul’da. Üç arkadaş; Ahmed Arif, Ümit Fırat ve Rahmi Saltuk, ertesi gün Ankara’ya gidecek olan Ahmed Arif’e otobüs bileti almışlar; o aylarda Gümüşsuyu’nda yeni açılmış, birçok mühim şahsiyetin uğrak yeri haline gelmiş bir mekana doğru yürüyorlar. Bir şeyler içecek, muhabbete birlikte geçen hayatlarının unutulmaz hatıralarını katık edecek, memleketten, belki de şiirden konuşacaklar.

        Öyle de olur, laf dolanır, Şair anlatır, Ekselans ile Ozan fazla müdahale etmeden onu dinlerler. Laf şiire bulanmış aşka gelince, Şair’in tanıdığı günden beri “Ekselans” diye hitap ettiği kadim dostu Ümit Fırat, sanki beş gün sonra kapısını çalacak ölümün onunla birlikte götüreceklerine hayıflanacağımız çeteleden bir madde eksiltmek ister gibi, “Ağabey, senin şiirlerin kavga şiirleri eyvallah ancak onlardaki o derin aşk sadece mücadele aşkı olmamalı, birileri mutlaka olmuştur, Aynur Abla’yla tanışmadan, onunla evlenmeden önce yazdığına göre o şiirleri, o aşkın bir veya birkaç kahramanı olmalı, geçekten de var mı böyle birileri?” diye sorar.

        Şair derin ve gururlu bakardı, derin ve gururlu baktı Ekselans’ın yüzüne tekrar. Kalubeladan beri süren dostlularını şimdi büyük bir sırla sınamanın tam zamanıydı. Otuz beş yıldan beri zulasında “bir tutam can gibi” sakladığı sırrını, şiirinden bir mısra armağan eder gibi, “dostuna yarasını gösterir gibi” armağan etti o gece dostuna. “Var Ekselans, ama sırrımız olacak! O şiirlerin önemli bir kısmını Leyla Erbil’e yazdım,” dedi.

        REKLAM

        Ertesi gün Şair “hasretim nazlıdır” dediği şehrine, Ankara’ya gitti. “Ekselans”, kendisine emanet sırla yaşamaya hazırlanırken, aradan sadece beş küçük gün geçti, 2 Haziran Pazar günü Şair’in eşi Aynur Hanım aradı, sözü fazla uzatmadı, “Ümit! Bu sabah Ağabeyini bir kalp krizinde kaybettik, cenaze töreni yarın öğlen Maltepe Camii’nde” dedi.

        Şair’in ölümünden sonra Ümit Fırat “ağabeyi” Ahmed Arif’in “sırrını” en saklı yerine gömdü, arada bir soranlara Şair’in “kimin hasretinden prangalar eskittiğini” bildiğini gülümseyerek “ihsas ettirirdi” ama Leyla Erbil’in ölümünden sonra Ağustos 2013’te mektupların ifşa olmasına kadar, tam yirmi iki yıl boyunca o sırrı hep en gizli yanında muhafaza etti.

        *

        Bu konuda bir yazı yazacağımı Ümit Fırat’a söyleyince bana bu hikayeyi anlattı ve bir ara söz Sait Faik’e geldi. Bilinen hikayedir, hayatının son döneminde, sanırım tam da Ahmed Arif’in “hasretinden prangalar eskittiği” dönemde Sait Faik Abasıyanık da abayı yakmıştır Leyla Erbil’e. Sait Faik 25 yaş büyük olduğu Leyla Erbil’le tanıştığında tam tamına sekiz yıldan beri sirozla pençeleşiyordu, Leyla Erbil tanıştıklarında onun sirozdan mustarip olduğunu bilmiyordu, Sait Faik de bunu ona söylememişti. Yılmaz Varol’la yaptığı bir mülakatta büyük hikayeciyle tanışmasını şöyle anlatır Leyla Erbil:

        “Ben onunla tanıştığımda (1953 sonu 1954 başı olmalı) hayranlığım doruktaydı. Utana sıkıla kendi şiir ve hikâyelerimi okudum. Şiirlerimi eleştirdi, hikâyelerimi övdü. Alıngan, sinirli, dürüst, utangaç alabildiğine alçakgönüllü bir adam… Yüreklendirdi beni; ben de kararımı düzyazıdan yana koydum. Oysa aynı yıllarda Ahmet Arif şiirde ısrar ediyordu.”

        *

        REKLAM

        Hikayemizin bu kısmında “Salah Bey Tarihi”nin “Boğaziçi Şıngır Mıngır” cildi içindeki “Arnavutköy 1979” kısmının rehberliğine müracaat edeceğiz müsaadenizle.

        Leyla Erbil 1977 yılında Arnavutköy Üvez Sokağa taşınır, 182 numaralı apartmanın üçüncü katına…

        Leyla Erbil’in dairesi silme ışık içinde, sabah akşam “gün eksilmiyor penceresinden.”

        Salah Bey’in demesine göre Leyla Hanım’ın salonunda, sol duvarda, pencereye yakın bir yerde, Sait Faik’in bir portresi asılıdır. Büyük hikayecinin ölümünden sonra Ressam Edip Hakkı’nın bir fotoğrafından büyüttüğü bir resimdir bu. Fotoğraf Robert Kolej’de bir edebiyat matinesinde çekilmiş. Sağda Leyla Erbil, solda Selma Tükel, ortada Sait Faik… Çalışma odasında da Sait Faik’le birlikte Orhan Veli’nin mezarı başında çekilmiş bir fotoğraf ile Balıkpazarı’nda, o yıllanmış Cumhuriyet Meyhanesi’nde ikisini yan yana gösteren bir başka fotoğraf daha vardır. Aynı odada Sait Faik’in kitapları özel bir yerde durur.

        Sait Faik, 24 Şubat 1954 günü “Şimdi Sevişme Vakti” kitabını Leyla Erbil’e şöyle imzalamış:

        “Canımı al istersen.”

        Ondan bir ay sonra 27 Mart 1954’te ise “Alemdağ’da Var Bir Yılan”a da şunları yazmış:

        “Seni anlıyorum anlamasına. Anlamıyor gözükmem işime gelmediği içindir. Bu kitapta seni anladığımı ispat edecek hikayeler olmalı. Ama seni seviyorum. Sen de beni anla istersen.”

        Leyla Erbil’in çalışma odasındaki orta sehpanın üzerinde kalp şeklinde bir de çakmak var. Çakmağın üzerinde Nazım Hikmet’in yanlamasına bir yüz resmi var. Altında da Balaban’ın imzası… Leyla Hanım’a bu çakmağı bir gün Sait Faik Hisar vapurunda hediye etmiş. Ölümünden kısa bir süre önce, 1954 yılının Nisan ayında falan. “Alemdağ’da Var Bir Yılan” o sırada yayınlanmış.

        REKLAM

        Leyla Erbil o sırada Edebiyat Fakültesi’nde talebe... O gün okulu asmış, Sait Faik’le olmayı tercih etmiş. Vapurda camın kenarında karşı karşıya oturmuşlar. Sait Faik; Ahmed Arif nasıl bakıyorsa o sırada Leyla’ya, öyle bakıyor ona. Leyla’nın gözleri! Nice nice adamı mecnun etti o gözler! Ne kalpler delip geçti; bir onlar bilir bir de o kalplerin sahipleri!

        Sait Faik ille de evlenmek istiyor onunla. O ise o havada hiç değil. O yüzden çakmağı alırken, belki de hayatının en gaddar lafı çıkar ağzından:

        “Bu çakmağın işini kolaylaştıracağını sandın değil mi?”

        O sırada Leyla “Yeşil Muşambalı Adam”la (Nevzat Özmeriç) “nişanlıdır” ama o yanlarında yok, oysa üçü hep beraber dolaşırlar. Bir gün Sait Faik sorar, “Peki ben neyim, o adam sevgilinse?” diye. Leyla şu cevabı verir:

        “Sen dostumsun. Onu erkek olarak seviyorum. Seni seviyorum ama dostça. Büyük bir yazarsın. Öykülerinin vurgunuyum.”

        “Yeşil Muşambalı” ukala bir sosyalisttir, Sait Faik’in hikayelerini umursamıyor bile, hatta bulduğu her fırsatta ona sosyalizm üzerine nutuklar çekiyor, Nazım’ı övüp duruyor.

        Bu nutuklar Sait Faik’in içinde bir şeyler kırar.

        Sait’in Leyla’ya verdiği çakmak, Nazım Hikmet’in ona armağanıdır. Bu çakmağı Leyla’ya vererek Nazım’ın onu ne kadar sevdiğini göstermek istiyor aslında ona.

        Başka bir gün Küçüksu Çayırı’nda Sait Faik aşkını tekrar Leyla Erbil’in ayakları dibine serer. Leyla çayırın öbür ucuna kaçar, içinden gelen gülmeleri bastırmak istercesine. Sait’e evet derse, her şeyin biteceğini düşünür Leyla. Sait de aynı kaygıları taşıyor aslında. Ne Leyla Sait’ten ne Sait Leyla’dan bir şey anlar. Belki de anlamak ikisinin de işine gelmiyordur. Sait Faik içinden şöyle geçirir:

        REKLAM

        “Tanı, tanı, ilkin kendini tanı. İşe, kendini tanımakla başla. Sonunda beni de tanırsın.”

        Arada “Yeşil Muşambalı” var! Tam o sırada o da Küçüksu Çayırı’nın kapısından girer içeri:

        “Nerede o?”

        “Kim?”

        “Demin burada seninle konuşan.”

        “Bilmem, kalktı gitti.”

        “O halde biz konuşalım.”

        “Konuşacak bir şey yok.”

        Delikanlıyı yatıştırmak Sait Faik’e düşer:

        “Dur, öfkelenme, istersen konuşalım.”

        Delikanlı çeker gider.

        Salah Bey, hikayeyi şöyle bitirir:

        “Sait, ötelerde pıtı pıtı fokurdayan Leyla’nın yanına varmayı düşünmüyordur. Ama bir kuş, bir serçecik, Leyla’nın başından Sait’in başına, Sait’in başından da Leyla’nın başına konup duruyordur.”

        *

        Çok geçmez, 11 Mayıs 1954 günü Sait Faik vefat eder.

        Yazar-çizer çevresi habistir, dedikoducudur, edebi buluşlardan çok skandal arar bu çevre, kimse kimseyi pek sevmez, hele başkasının başarısına ise kimsenin tahammülü yoktur. Vefatından sonra dedikodu borazanı anında ötmeye başlar:

        “Leyla Erbil yüz vermeyince Sait Faik daha çok içmeye başladı, böylece hastalığı hızlandı, hikayecinin ölümüne Leyla Erbil sebep oldu,” derler.

        Leyla Hanım da ölümünden önce Sennur Sezer’le yapığı bir röportajda, ironik bir ifadeyle, “Ben edebiyata bir cinayetle girdim,” der.

        Sait Faik’in ölümünden sonra çıkan dedikodular onu çok üzer. Belli ki o sırada Diyarbakır-Bismil’de sürgün hayatı yaşayan diğer müzmin aşığı Ahmed Arif’e üzüntüsünü bir mektupla bildirmiştir. (Ahmed Arif’in ona yazdığı o muhteşem mektuplar bugün bizde, ama Leyla Erbil’in ona yazdıkları yok… Bir iddiaya göre Ahmed Arif’in ailesi o mektupları yayınlamak istememiş, bu durumu da sordum Ümit Fırat’a, şöyle dedi:

        REKLAM

        “Ahmed Ağabey feodal bir adamdı. Geleneklere bağlıydı. Söz onun için namustu. Evlendikten sonra bütün defterleri kapattı, aşklarını da çıkardı hayatından. Öyle bir adam Aynur Hanım’a ayıp olmasın diye evlendikten sonra bütün aşk mektuplarını yakar, yakmıştır da…”)

        Ahmed Arif, “katil” damgasını yemiş olan “Leylım”ı avutmak için, Sait Faik’in ölümünden on gün sonra Bismil’den gönderdiği 22 Mayıs 1954 tarihli mektubunda ona şunları yazar:

        “Canım, ben Sait’i senden çok önce tanıdım. Şairsin, deha gizleyen bir şair. Korkunç üzüntülere kapılman, bundandır. Ben Said’i sevdim. Sanırım, Sait de arkadaş ve artist olarak yalnız beni sevebildi. Bu onun sözüdür. (…) Bu işte, yani ölümünde senin hiçbir -ama hiçbir- günahın, kusurun ve hatan yok. Onu cemiyetimizin rezil ve taşlaşmış kayıtsızlığı, sağırlığı, korkaklığı, berbat şarapları, her biri korkunç birer zehir olan Şark yemekleri öldürdü. Türkiye’de vasati yaş 28’dir. Düşün o 50 yıl yaşadı. Yine de iyi. Son günlerde onu ayakta tutan bendim. Övünme şeklinde anlaşılır diye sana daha önce söylemedim. Benim sert ve fırtınalı hayatım gençliğimin pervasız tahammülü, inanır mısın ona umut ve şevk veriyordu. O ki müthiş hasis ve egoistti. Ama bana ‘Dülger Balığım, aslanım, canavar olmadım değil mi?’ dediği zaman bonkör, insan ve babaydı. (…) Ama bak ruhum, sevgilim, bana inan. Kimselere inanma. Senin hiçbir kusurun ve kabahatin yok. Onu sevdinse bu, senin büyüklüğün, hatta dünya kadınlık tarihinin şaheser bir olayıdır. Çünkü hiçbir kadın onu sevmezdi. Ve eğer sen, kendi deyiminle ‘madden’ onun olsaydın, insanlığından tiksinirdin. Ben eminim asıl o zaman onu tabanca veya bıçakla öldürürdün. Bunu bana 1946’da sevgilisi Emine anlattığında ben de inanmıştım. Son günlerde Sait de itiraf etti. İtiraf değil bir nevi savunmaydı. ‘Kadını anlamıyorum, anlayamam’ diyordu. Kızma, yalvarırım üzülme Leyla… Sen ki affetmede İsa’yı bile geçtin. Kızma bana ne olur.”

        REKLAM

        Taparcasına aşık olduğu kadının başka bir yazara tahmin ettiğinin üzerinde bir değer vermesi mi Ahmed Arif’i Sait Faik hakkında böyle konuşmaya itti bilmiyorum ama Ümit Fırat’tan öğrendiğim ki Sait Faik; Ahmed Arif’in demesine göre onu şair-yazar çevresinde herkesten çok severmiş. Hatta vasiyetinde, Bomonti’deki mülkünü ona bırakacağını bile söylemiş.

        “31 Aralık 1956” tarihli mektubunda da Sait Faik ve Nevzat (Özmeriç) için daha sert, saldırgan bir dili var Ahmed Arif’in:

        “… Bak canım, her ikisine de bir saygısızlığım, bir özel sevgisizliğim yok ama beni Said’le, Nevzad’la bir tutmanı gene de -aşağılanma demeyeyim- ‘sıradan biri gibi tutulma’ sayıyorum. Bunu, SENİN yapman asıl, yıkar beni. Yoksa başkaları bana ulaşamaz ki aşağılasınlar ya da yüceltsinler.

        (…) Said, sende bir yakınlık, korkusuz, işkilsiz, aldanmasız yatabilecek bir kadın görüyordu. Nevzat’sa hiç sevmedi, etine buduna, harikulâde benzersiz yüzüne ve biraz da ileri görünen davranışlarına meyil verdi. Memleketimde içinden bir şeyler yapmak, kendini bir şeylere vermek isteyen, ama bir tarafıyla bok makinesi bu düzene bağlı kalan, ondan kopamayan iki entelektüel tipi bunlar. Beşerî ve olağandır bu da. Ben onlar kadar okuyabilme fırsatına eremedim. Dil de bilmem. Nem varsa şahsî kabiliyet ve yürük başkalığına borçluyum. Şimdi sana büyük bir laf edeyim: İster dost, ister arkadaş, ister sıradan bir tanış, ister bir sevgili say. Ara da bul bakayım benim gibisini. Ah benim karayazım. Ah benim vurgunluğum.”

        *

        Ahmed Arif zamanla vazgeçti o imkansız aşktan, tanıştığı Aynur Hanım’la evlendi ve ondan sonra tek bir şiir bile yazmadı. Yazmadı mı, yazamadı mı, aşk bitince mi bitti şiir bilinmez ama soran herkese her gün içinde şiirler yazdığını söyledi ve günün birinde onları hafızasından alıp ak kağıtlara geçirecekti. Bugün “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabına aldığı topu topu 19 şiirinin yanında ondan bize Leyla Erbil’e yazdığı 200 sayfalık “şiir-mektuplar” kaldı. O “şiir-mektuplardan” bazı mısralar şöyle:

        REKLAM

        “Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylasın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini...”

        *

        “Seviyorsam, sen olduğun içindir. Utanıyorsam, senden utanabilirim ancak. Yiğitsem, seninle yiğit olunur elbet. Korkuyorsam, sensizliğin korkusudur bu.”

        *

        “Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum.”

        *

        “Ve biz, milyarlarca, aşkın, yalanın, alçaklığın, kahramanlığın; kapıları, kapakları, kuş uçurmaz uzaklıkları ve ayrılıklarıyla, kahrolası yasaklarıyla, bu acayip kaos karanlığında, biz ikimiz! İki müthiş hasret, iki parça can…”

        *“Kulluğum, divaneliğimle ellerini, gözlerini öperim. Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel…”

        “Düşün ki hayatta tek başımayım ve sen istersen hayatıma senden başka hiçbir kimse giremez.”*“Gözlerimi öptüğün bir gerçek mi? Onların dudaklarına layık olması için, ne yapayım bilmem ki, korkunç azaptayım. Öylesine, hülya, kutsal ve uzaksın ki…Allah kahretsin beni.”*“Şu anda yapyalnız bir dalganın üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte. Öyle kesin ve kudretli.”

        *

        “Gözlerinden, gözlerinden öperim -bir umudum sende- anlıyor musun?”

        *

        “Canım benim, bilir misin, ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

        *

        “Yokluğun cehennemin öbür adıdır üşüyorum, kapama gözlerini.”

        *

        “Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni.”

        REKLAM

        *

        “Merhaba canım. Mektubun gecikti gene. Belki de ne yazacağını kestiremiyorsun! Oysa adını yazman yeter. Görünce içim aydınlanıyor.

        *

        “Dişine zar, boynuna ter olasım gelir. Gün yirmi dört saat seni düşünmek. Ne yüce ne sonsuz bir duygu bu bilir misin ki?”

        *

        “Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha?”

        *

        Çok adam aşık oldu Leyla Erbil’e. Onların arasında hikayeci Sait Faik ondaki hikayeyi, şair Ahmed Arif de ondaki şiiri gördü. Sait Faik düzyazı, Ahmed Arif şiir yazsın istedi. Tercihini düzyazıdan yana yaptı ama ne Sait Faik ne de Ahmed Arif’e vardı.

        *

        1977 yılında Leyla Erbil’in İngiltere’ye gittiğini gazeteden öğrendi Ahmed Arif. “Eski Sevgili” adıyla bir roman yayınlamıştır Leyla Erbil. Ona yazdığı son mektupta, “Adını bana danışsaydın ‘Eski’ yerine “Ölümsüz’ ya da ‘Sonsuz’ olmasını isterdim” diye yazdı.

        O sırada Şair’in oğlu Filinta beş yaşındadır, Leyla Erbil’in de ondan büyük Fatoş adında bir kızı var. 1954-1957 yıllarını kapsayan bütün mektupların sonunda Leyla’yı gözlerinden öpen Ahmed Arif, bu son mektubunda, son bir mısra daha damıtmak ister gibi, bu sefer Leyla’nın kızı Fatoş’un gözlerinden öper.

        Diğer Yazılar