Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Türkiye’de 1980’den önce Bolşevik devrimine benzer bir devrim olsaydı eğer, bugün bize bıraktığı eserler karşısında saygı duruşunda beklediğimiz Oğuz Atay, ölmeden önce atıldığı derin kuyunun dibinde öyle kalır, belki de üzeri betonla kapatılır, eserlerinden hiçbirimizin haberi olmaz, kitapları basılmayacağı için de unutulur giderdi.

O zamana kadar kültürel alana egemen olan “tek tipçi düşünce” sultası zamanın ruhuna uygun olarak 1980’den sonra hafifledi; o işin zaptiyeliğini yapanlar çizgi dışına çıktı; böylece bize yutturulan “devrimci köy edebiyatının” edebiyat olmadığı kısa sürede anlaşıldı da Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi büyük yazarlar özgürlüklerine kavuştular; kitapları tekrar basıldı, yeni Türk edebiyatı da bu gelenek üzerinden gelişerek Nobel’e kadar uzandı.

*

Bunları, geçen hafta matbuatta başta Ertuğrul Özkök’ün olmak üzere birkaç yazarın yazılarına konu olan Oğuz Atay’ın “Günlük”ünü tekrar okurken düşündüm.

Telaşlı, aceleci, bir an önce ortalığı derleyip toparlama, kafasında geçenleri kağıda dökme, birkaç romanı peş peşe yazma hali günlüğünün bütün sayfalarına sirayet etmiş durumda.

Bir tür iç dökme günlüğü değildir onunkisi… Bir yazar olarak günlerini nasıl geçirdiğini anlatmıyor o defterde… Hayatının muhasebesini tuttuğu bir “defteri kebir” de değil onun defteri… Hele hele bir dedikodu metni hiç değil… “İyi hal kağıdı” falan da değil… O bir “çalışma defteri”dir. Yazmayı düşündüğü romanları, hikayeleri, piyesleri için gerekli notlarını kaydettiği bir not defteri… Her yazarın vardır böyle bir defteri… Ama Oğuz Atay’ın defterini öteki “not defterlerinden” ayıran, onun günün birinde başkaları tarafından da okunabileceğini yazarının “hesaplamış” veya “öngörmüş” olmasıdır.

Gerçi ilk bakışta gün gelecek, bu defter kitap olarak yayınlanacak diyerek oturmamış onun başına, bu anlaşılıyor ama her güne tarih koyması, günlük denilen edebi türün kalıpları içinde o güne notlar düşmesi gibi şeyler karşımıza çıktıkça bu “ihtimali” hep aklının bir yerinde tuttuğu belli. O yüzden bir hayli “temkinli”dir. Kimseye sataşmıyor, elinden geldiğince isim zikretmiyor, sevdiği Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir hariç (onlara da yazacağı bir makale, yapacağı bir konuşma bağlamında değiniyor) pek kimsenin adını anmıyor, sadece üç yerde bir isimle, bir kitap adı geçiyor, sonra da o isimlerin üzeri okunmayacak şekilde karalanmış, (yayınevi karalanan yere X işareti koymuş) o karalamayı o mu yapmış, günlüğü yayınlayanlar mı bilmiyorum, belki “olay yeri inceleme uzmanı” Ertuğrul Özkök (gerçi ilk yazısında olayı yanlış bir yerde inceledi ama olsun) tekrar dedektifliğe soyunur, bu “X”in kim olduğunu bulur, böylece hadiseyi aydınlatır da “upper Cihangir” de “zıpır Cihangir” de, “Aşağı-Yukarı” bütün Cihangir rahatlar, bu hizmeti de kendisinden beklemek biz okurlarının hakkı olsa gerek, değil mi?

Oğuz Atay’ın Cihangir semtiyle ne alakası varsa Allah aşkına? Neyse…

*

Oğuz Atay’ın tuttuğu günlük notları 25 Nisan 1970’te başlıyor, 9 Ocak 1977’ye kadar uzanıyor. Yani “Tutunamayanlar”ı bitirdiğinde başlamış yazmaya, beyin ameliyatı geçirdikten kısa bir süre sonra da bırakmış.

“Tutunamayanlar” romanının kahramanı Selim Işık da “günlük” tutar.

25 Nisan 1970 günü şöyle başlamış deftere Oğuz Atay:

“Selim gibi günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi.”

Ölümünden yedi sene evvel; kahramanı Selim Işık’ın kaderini kendi kaderi olarak kayda geçirir böylece: “Daha sonra, ‘ilaçlarımı alıp banyoya kapanıyorum; (...) durumumu kimse görmesin diye kapıyı kilitliyorum’ (Tutunamayanlar s.568) diyen kurmaca ruh ikizi Selim Işık gibi o da (13 Aralık 1977 günü) banyoya girer ve –Pakize’nin kaygılı bakışları arasında- kapıyı kilitler. İçeride kalınan süre, dışarıda bekleyişin içerdiği kuşkuyu doğrular uzunluğa eriştiğinde, banyonun kilitli kapısı Altay Gündüz tarafından kırılır. Ölmüştür.” (Yıldız Ecevit, Ben Buradayım.. s.550)

*

Oğuz Atay günlüğünde, “Tutunamayanlar”dan sonra yazdığı “Tehlikeli Oyunlar” romanından, “Oyunlarda Yaşayanlar” piyesinden, “Bir Bilim Adamının Romanı”ndan ve “Korkuyu Beklerken” adıyla kitaplaşan hikayelerinden bahsediyor… Bir de yazmaya ömrü yetmeyen büyük tasarısı “Türkiye’nin Ruhu” ve yarım kalmış “Eylembilim” romanlarından… “Kemal Tahir”i anma toplantısında yapacağı bir konuşmanın -ki kadim dostu Halit Refiğ bunu önermiş- notları ve yine Halit Refiğ’le televizyonda Halit Ziya’ya dair bir konuşma yapacaklarından 17 Ocak 1976 günü Halit Ziya’dan bahseder ve Halit Ziya’yı “insana ve onun ruhsal durumlarına eğilmek bakımından” kendisine benzetir.

Kemal Tahir için de 22 Mart 1975 günü, “Ayrıca herkesten önce kendisine bir önceki görüşleri, anlayışları ters gelmiştir ve bunu herkesten önce kendisi söylemiş (gene yanıldık). Bu çok önemli. Hesaplaşma, bizdeki insanların ne kadar ihtiyacı var buna. Kemal Tahir insan bir yandan kendisiyle hesaplaşabilmeli ki, başkalarıyla ve tarihle hesaplaşma cesaretini gösterebilsin,” diyor.

*

Defteri aldığı ilk gün olan 25 Nisan 1970’te artık Sevin yanında değildir.

Şunları yazar:

“Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. ‘Kimseye söylemeden, içimde kaldı, kayboldu’ demediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”

Bir yalnızın, bir dışlanmışın feryadıdır bu aslında. Yapmak istemediği bir şeyi yapacak, kimselerin duymak istemediği sesini bir defterin sayfaları arasına duyurmaya çalışacak. Bu da gösteriyor ki, günün birinde bu “günlük” ortaya çıkacak, herkes o sesi duymuş olacak.

Dediği oldu da…

*

Belli ki yazar iki amaçla tutmuş bu defteri. Birincisi kendini disipline etmek için, ikincisi de her büyük yazarın bahsetmeden özel bir zevk aldığı “yaratma sürecini” başkalarıyla paylaşmak için… memleketten, edebiyattan, sanattan, Doğu-Batı meselesinden, tarihten, gelenekten anladığı şeyin herkesin anladığı şey olmadığını haykırmak… Gerçi bunu “Tutunamayanlar”da çok iyi yapmıştı ama okuyan kim, gören kim o tarihlerde?

Herkesin derdi başka, “çocuk kalmış bir milletin fertleri” olarak “mucizelerden” medet umuyoruz hala, “özgün bir sanat üretemiyor, usta-çırak ilişkisi içinde her şeyi taklit ediyor, geleneği sürdürmüyor, usta yaşantısını kimseyle paylaşmadığı için, yaratıcılığını kendisiyle birlikte mezara götürüyor, ne ruhun ölümsüzlüğünü, ne de canlı dünyanın gürültüsünü duyuyor, Batıya olduğu gibi Doğuya da kapalı bir sistemin içinde” debelenip duruyoruz. Bulunduğumuz yer, “Orta Doğu’dur, Kenar ‘Batı’dır. Ne Doğu’dur, ne Batı’dır.” “Korku” içinde yaşıyoruz. Bizi yönetenler, “her davranışımızı devlete karşı” sanıyorlar. “Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden hatta dinden” korkuyoruz. “Halk Partisi Köy Enstitülerinden, Demokrat Parti modern resimden” korktu. “Bazı solcular modern edebiyattan, modern sanattan” korkuyorlar. Halkın içinden sivrilen “esnaf, eşraf, molla halktan” korkuyor.

“(…) Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Gerçeği aramaktır. Bilim bunun için tehlikelidir, felsefe bunun için tehlikelidir, ‘deneme’ bunun için tehlikelidir, roman ve hikaye bunun için tehlikelidir. Belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun için tehlikesizdir. Taklitçi olmayan Batıcılık bunun için tehlikelidir. Gerçeği arayan Doğu bunun için tehlikelidir.”

25 Mayıs 1974’te “yeni roman dizisi için notlar” der ve kaptırır gider, 7-8 sayfa boyunca bize “insan-devlet-toplum temalarına göre üçe ayırmayı” düşündüğü “Türkiye’nin Ruhu” romanını anlatır durur.

Ona göre “Bazımız Batıdan korkuyoruz, bazımız Doğudan ve en çok halktan kopuyoruz. (…) İlerici, gerici, her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı-aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gerçeğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgan oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır.”

Ne çektiyse bu “çeteden” çekti zaten.

Ona göre, “Üç kağıtçılıkla ne devrim olur ne ümmeti İslam kurtulur.”

*

142 sayfalık günlüğünde, günlük hayatına dair hemen hemen hiçbir bilgiye yer vermez Oğuz Atay; ne yediğini, ne içtiğini, hangi dostla buluştuğunu, kimin muhabbetinden haz aldığını, nelerden nefret ettiğini hiç anlatmaz. Sadece son 6 sayfasında gündelik hayatı hakkında çok küçük ayrıntılar vardır. Bunun dışında hep edebiyattan, yazmayı düşündüğü tasarılarından bahseder.

Beyin ameliyatı için gittiği Londra’da tuttuğu ayrı bir defterde, 29 Ocak 1977 günü İstanbul’dan gelen mektuplardan bahseder. “Berber İlhami’ye, Engin Ardıç’a kadar herkes yazdı,” der.

*

Engin Ardıç demişken… Benim ona hassaten bir şükran borcum var. Oğuz Atay’ın kitaplarıyla tanışmama o vesile oldu da ondan. Bundan tam 33 sene evvel, 1987 yılında, o zamanki Nokta dergisinde yayınlanan “Yazar Denen Garip Yaratık” başlıklı yazısıyla… Oğuz Atay’ın ölümünün 10. yılında onunla konuşur gibi yazmıştı o muhteşem yazıyı. Oğuz Atay’ın, kapağını Sevin’in yaptığı “Tehlikeli Oyunlar” romanını, “Engin Ardıç için Albay’dan sevgilerle,” diye imzalamasından bahsederek başlıyordu yazıya, mıh gibi çakılmış hafızama. Eski “Papirüs” günlerinden bahsediyordu… Herkes oradaydı, Hilmi Yavuz, Halit Çapın, Nurer Uğurlu, Demirtaş Ceyhun, Tanju Cılızoğlu, Bülent Tanla… “Kimseciklerin” okumadığı kitaplardan bahsediyorlardı. Oğuz’u anlamamalarından“Kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu” bilmiyorlardı henüz hiçbiri. Çevresindeki gençlere Conrad, Hesse, Nabokov okumalarını öğütlüyordu Oğuz. Pakize’yle evlenme davetiyesini Engin Ardıç’ın evine götürdüğünde babası, “Eh evladım, sonunda bir yere tutundun” lafına kahkahalarla gülmüştü. Yeniköy’deki evin kitaplığında “Topoğrafya” kitabını görünce, “Deneysel bir roman mı üstat?” diye soran Engin’i mutfağa kadar kovalamıştı. (Ben de o kitabı yakın bir zamanda Orhan Pamuk’un evinde gördüm. Kapaklı dolabın önünde durmuştuk, Orhan muzip muzip gülerek turuncu-beyaz kapaklı, üzerinde “Oğuz Atay, Topoğrafya” yazan kitabı şöyle bir göstermiş, ben de uçaktan düşen kola şişesini ilk defa gören Afrika yerlileri gibi tuhaf tuhaf bakmıştım ona.)

Engin Ardıç’ın yazının içinde, canım abim Halit Çapın’ın adı da geçiyordu ya, yazıyı okumuş, Güneş Gazetesinde çalıştığım Haber Merkezi’nin tam karşısında bir odada oturan Halit Çapın’a koşmuş, “abi Oğuz Atay kim? Arkadaşmışsınız,” diye sormuştum. O da “Bilmiyor musun Kürdoğlu? O halde sana ceza, al şu parayı, git Sahaflara, bir ‘Tutunamayanlar’ al gel, okumadan da gözüme görünme” demişti.

Gittim, aldım, okudum. Başka bir insan olarak gözüne göründüm Halit Abi’nin. Bana ceza değil, hayatımın en büyük hediyesini vermişti koca Giritli.

Bu yüzden, sırf bu yüzden şükran borçluyum Engin Ardıç’a, otuz üç yıl sonra ancak fırsat buldum iletmeye, bu vesileyle iletiyorum şimdi bütün kalbimle.

*

Bir teşekkür de Oğuz Atay’ın günlüğünü evinden çalıp Gürsel Göncü’ye teslim eden sayın hırsıza; onu Cevat Çapan’a teslim eden Gürsel Göncü’ye; Enis Batur ve Ömer Madra’ya teslim eden Cevat Çapan’a; onu da Milliyet gazetesine veren Enis Batur ve Ömer Madra’ya; Ömer Madra ve Enis Batur’dan alıp yayınlayan İletişim Yayınlarına…

Teşekkürler hepinize!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00