Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kendi filmini yakan yönetmenler görülmüş, sinema filmlerinin bir yangında kül olmasına şahit olunmuş ancak devlet tarafından, üç kişilik kurul ve Noter huzurunda “resmen” bir sinema filmini yakılması hadisesine dünya tarihinde ilk defa bizde rastlandı.

Devletimiz o günün şartlarında tarihinin gördüğü en büyük bütçeyle 40 milyon liraya mal olan, Kemal Tahir’in aynı adlı romanından uyarlanan “Yorgun Savaşçı” filmini beğenmeyip fırına attı.

Filmi devlet yapmış, devlet yakmıştı!

“Devlet dersinde” hep önce parmak kaldırmış, devletine hiç toz kondurmamış, devlet kendisini haksız yere 13 yıl zindanda yatırdığı halde ona küsmemiş, devletin çektirdiklerinden dolayı, diğer aydınlar gibi ahlayarak sızlanarak bir gün bile ondan şikayet etmemiş, arkadaşı Nazım Hikmet Atatürk’e mektup yazıp affını talep ederken o hep dik durmuş, “devletsiz kalmak büyük bir dramdır” diyen romanlar yazmış, hasılı kelam devleti “kerim” ve “ana” görmüş yazar Kemal Tahir ile onun fikirlerinden etkilenerek aynı yolda “ulusal sinema” yapmak isteyen, devlet bahsinde ustasından geri kalmayan yönetmen Halit Refiğ’in işbirliğiyle ortaya çıkan, “devletin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir tarihi kesitte, eski askerlerin yeni bir devlet kurmak için Anadolu’ya gitmelerini, çeteciliğe karşı düzenli orduyu savunan, ordunun toplumdaki özel yerine vurgu yapan, devletsiz kalmış Türk münevverlerinin ölümcül dramını” anlatan romandan uyarlanan film; kendini devletin sahibi gören darbeci askerlerin sert duvarına çarptı ve dünyada sadece bizimkilerin aklına gelen bir metotla 1983 yılında ateşe verildi.

*

Halit Refiğ ile Kemal Tahir, 1957 yılında tanışırlar. O tarihlerde sanat erbabının önemli mahfillerinden birisi olan Balyan Pastanesi’nde karşılaşırlar. Halit Refiğ “Akşam” gazetesinde sinema yazıları yazıyor, Kemal Tahir ise ünlü bir yazardır. İkisini Metin Erksan tanıştırır. Halit Refiğ o andan itibaren “mürşidini” bulur. Henüz 23 yaşında bir delikanlı olduğu halde daha sonra bu karşılaşmayı “geç bir karşılaşma” olarak nitelendirir. İlk konuşmaya kadar Kemal Tahir hakkında hiçbir bilgisi yoktur ama kısa süre zarfında yoluna çıkan bu büyük yazar için, “edebiyat tarihinde kıyaslanacak birisi varsa o da Shakespeare’dir” diyecek kadar ona bağlanır.

Tahir’le tanıştıktan sonra Refiğ’in tek bir amacı vardır artık; onun romanda yaptığını sinemada yapmak!

Birlikte çalışırlar. Kemal Tahir’in yazdığı bir sinema filmi hikayesi hayata geçmeyince, bugün Tahir’in şaheseri olarak kabul edilen “Devlet Ana” romanına dönüşür.

Birlikte birçok iş yaptıkları halde Kemal Tahir, sinemada Halit Refiğ’den çok Metin Erksan’ı beğenir. Tek bir kez olsun Refiğ’e bir filmini beğendiğini söylemez. (Aynı şeyi yakın arkadaşı Cemil Meriç’e de yapar, Meriç’e göre Kemal Tahir tek bir eserini bile okumamıştır.) Yine de iki yakın dostun ilişkisi Kemal Tahir’in 21 Nisan 1973 günü vefatına kadar devam eder.

*

Türkiye 14 Ekim 1973 genel seçimlerine giderken dağ taş, vadi koyak, şehir kasaba, köy mezra “Umudumuz Ecevit” sloganıyla çalkalanıyordu. (Bizim mahalledeki tarihi Hakkari Medresesi’nin duvarına da aynı sloganı yazdılar gençler, nasıl bir boya kullandılarsa, hiç çıkmadı, 12 Eylül’de o sloganı silmek için neredeyse medreseye dozerle gireceklerdi askerler.) Ecevit “ortanın solu” fikriyle İsmet Paşa’ya diklenmiş, CHP’nin başına geçmiş, Batının köklerini Marksizm’den alan sosyal-demokratlığına sırt çevirmiş, temelini Kuvayı Milliye fikri üzerine inşa eden, tek parti dönemini eleştiren ama Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkan, laiklik hassasiyetini hafifçe törpülemiş, bir miktar da Osmanlı mirasına sahip çıkan yeni tür bir “solculuk” fikrine gelmişti. Belli ki bu konuda fazlasıyla Kemal Tahir’den etkilenmişti. Kemal Tahir’in geliştirdiği, “Türk toplumunda esas olan sınıflar değil, sosyal zümreler arasındaki uyumdur. Bu uyumu ve dengeyi sağlayan devlettir, devlet önceliklidir. O yüzden devlet halka karşı şefkatli ve kerim olmalı, açları doyurmalı, yoksulları giydirmeli, soygun ve sömürüye son vermeli. Tarih boyunca Türk devleti mülkiyeti elinde bulundurmuş, özel mülkiyeti engellemiş, bu yüzden Türkler kolektif mülkiyete dayanan sosyalizm fikrine aşina bir millettir” diyen “yerli” “devletçi sol” fikrine sempatiyle yaklaşan entelektüllerden birisi de Ecevit’in yakınındaki İsmail Cem’di.

26 Ocak 1974’te Ecevit-Erbakan ikilisi, CHP-MSP koalisyonunu kurar. Ecevit Başbakan olunca, İsmail Cem’i de TRT Genel Müdürü yapar.

İsmail Cem Yeşilçam’ın üç büyük yönetmenine Lütfi Akad, Metin Erksan ve Halit Refiğ’e TRT için Türk edebiyatından uyarlanan filmler çekmeleri için teklif götürür.

Halit Refiğ, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşkı Memnu”sunu çeker, dizi pek beğenilir. Bu büyük başarı, oturdukları koltuklarda maaş almaktan başka pek iş yapmayan TRT bürokratlarını rahatsız eder, zira dış yapımlar fikrinden hoşlanmıyorlar.

*

1977 seçimlerinde CHP tekrar birinci parti olur. O tarihlerde TRT Genel Müdürü olmak çok önemliydi. Kimin bakan olacağından çok, kimin TRT Genel Müdürü olacağı konuşulurdu. Bu sefer TRT Genel Müdürlüğü koltuğuna, kurum içinden gelen Cengiz Taşer atanır.

O günlerde Halit Refiğ Ankara’ya çağrılır ve kendisine TRT için dizi film yapmak üzere Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” romanı önerilir. Refiğ bu teklife şaşırır, zira beklediği bir teklif değil, kitaplarının içinde en “sakınca” teşkil edecek kitabı budur diye düşünür, hem daha önce Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazandığında Kemal Tahir’in ne menem bir “Atatürk karşıtı” roman yazdığı cengaver Atatürkçüler tarafından "ispatlanmıştı" zaten.

Ne oluyor, başlarına taş mı düşüyordu?!

Sonradan anlar, hayır taş falan düşmüyordu kafalarına. Başbakan Ecevit ile Genel Müdür Taşer projenin arkasındaydılar, “Yorgun Savaşçı” bilinçli bir tercihti.

*

Ülkenin artık iyice şiddet sarmalına girdiği yıllardır. Sokaklar bölüşülüyor, bölgeler “kurtarılıyor”, at izi it izine karıyor yavaş yavaş. Radikal sol, bıyıkları terlememiş gençleri sokak savaşına sürüyor, şiddete tapıyor, bir “baskı aracı olan devleti” yıkıp yerine “devletsiz bir toplum” kurmak istiyordu. Aynı şekilde radikal sağın aynı yaşlardaki gençleri de yine ellerinde aynı silahlarla onlara karşı cengaverce “devletini” savunup yaklaşmakta olan “komünizm tehlikesini” bertaraf etmek istiyordu.

Devlet ise acz içindeydi!

Bu hengame içinde “Yorgun Savaşçı”nın Kuvayı Milliye ruhunu öne çıkaran, devletsiz kalmış subayların devlete sahip çıkma” mücadelesini ele güne gösteren mesajı, Ecevit’in o günlerde yürüttüğü mesajla birebir örtüşen bir mesajdır.

Proje bu şartlarda oy birliğiyle TRT Yönetim Kurulu’ndan geçer. Halit Refiğ’in kafasında büyük bir prodüksiyon vardır ama ordunun desteği sağlanmadan bu imkansızdır. Genel Müdür, Genelkurmay Başkanıyla konuşur, ordu her türlü askeri destek için hazırdır. Anlaşmaya göre filmin senaryosunu da Halit Refiğ yazacak, yedi aylık bir çalışmadan sonra ilk talihsizlik yaşanır: TRT denetimi!

*

1979 Temmuz’unda Denetim Müdür Yardımcısı Hadi Şenol denetim raporunu yazmakla görevlendirilir. Şenol sürpriz bir şekilde, projeyi “tehlikeli” addeden adeta “ihbar mektubu” mahiyetinde bir rapor yazar. Hadi Şenol sol görüşlü bir memurdur. TRT yönetimi, Kemal Tahir’in “solculuğundan” dolayı ilk darbeyi “sağcılardan” beklerken, ilk darbe hiç beklemedikleri “soldan” gelir. Şenol’un raporuna göre Kemal Tahir bu romanında Osmanlıcılık yapıyor, Atatürk aleyhtarıdır ve tarihsel gerçekleri çarpıtıyor.

Bu ülkede çoğu savcının iddianame hazırlarken gösterdiği özensizlik Şenol’un “iddianamesinde” de var. Mesela romanda kurmaca bir karakter olan Doktor Münir’i İttihat Terakki’nin gerçek lideri sanıyor Hadi Bey, ama olsun!

Senaryo denetime girer ve işte tam bu sırada şahlanır Babı Ali kolbaşlarının kır atları! İlhan Selçuk halay başındadır. Arkasına dizilmiş olan Hasan Pulur, Şükran Kurdakul ve ötekiler, zılgıtlarla, tey teylerle, halayı şenlendirirler. Bölük bölük, saf saf saldırmaya başlarlar. İşte fırsat, yaşarken yiyemedikleri Kemal Tahir’i şimdi çiğ çiğ yiyecekler. İşin ilginç yanı denetçinin raporuyla İlhan Selçuk’un yazdıkları harfiyen birbirine uyuyor, sanki o raporu İlhan Selçuk yazmış gibidir…

Ecevit, Halit Refiğ’e kimseyle polemiğe girmemeyi öğütler, “sakin olun, ben bir çıkış yolunu bulacağım” der. Denetim raporuna karşı yeni bir komisyon kurulur. İlerde başı belaya girmesin diye Genel Müdür Cengiz Taşer bu kez çok “ince” bir denetim yaptırır, Şenol da dahil bütün kurul üyelerine projeyi onaylatır, imzalarını alır, böylece proje denetimden çıkar.

Bu arada Ecevit hükümeti düşer, yerine Süleyman Demirel hükümeti gelir. TRT Genel Müdürlüğüne de gazetecilikten gelen Doğan Kasaroğlu atanır.

Kasaroğlu, “devlette devamlılık esastır” prensibinden hareketle projeyi sürdürür ancak bu kez de “Yorgun Savaşçı”nın karşısına DİSK çıkar. Film ekibinde çalışanlar ona bağlıdır, grev kararı alırlar, bir ara çekimler durur. Bu koşullarda bile Halit Refiğ 1980’e kadar üç bölümü düşe kalka çeker, bitirir.

Çatışma artık bütün memleket sathına yayılmıştır, ülke hızla bir askeri darbeye doğru gidiyor.

Nisan’dan Eylül 1980’e kadar çekimler tekrar durur.

12 Eylül 1980’de darbe olur. Darbeyi yapanlar, dağıttıkları silahları toplar. Solculara da sağcılara da “ne siz devrim yapın ne de siz devleti koruyun, şimdi iş bizde, paydos” derler.

“Faşistleri” de “komünistleri” de hapishaneye tıkarlar.

*

Bu arada TRT Genel Müdürlüğüne Macit Akman adında bir emekli askeri getirirler. Kurum içindeki bürokratlar, anında asker selamına dururlar. Zaten “dış yapım” istemiyorlar, askeri yönetimden de güç alarak genel müdüre, Halit Refiğ’le ilgili “ihbar mektupları”göndermeye başlarlar.

Darbeyle birlikte TRT’den bütün solcular kovulur, hepsinin yeri sağcı kadrolarla doldurulur. Bu kez Kemal Tahir’i komünistlikle, vatan hainliğiyle, Atatürk düşmanlığıyla suçlama yarışını sağcılar üstlenir. Sağcılara göre de solculara göre de Kemal Tahir’i aslanlara atmak lazım!

*

Proje baştan beri 8 bölüm olarak tasarlanmış. Halit Refiğ hiçbir değişiklik yapmadan, söylenenlere kulak tıkayarak, mümkün olan en kısa sürede işini bitirmek için hızlı çalışır ve 1981 yılında çekimler biter.

14 Ekim 1978’de çekimine resmen karar verilen, 7 Ağustos 1979’da senaryosu onaylanan ve 11 Aralık 1979’da çekimlerine başlanan “Yorgun Savaşçı” macerasının ilk bölümü böylece tamamlanmış olur.

*

Filmin bitmiş kopyaları ancak 1983 yılında TRT’ye teslim edilir. Nedeni şu. Filmin post prodüksiyon işlemleri İstanbul’daki Sinema-Televizyon Enstitüsünde yapılıyor. Enstitü Müdürü Sami Şekeroğlu, filmin çalınacağı ihbarını alır, genel müdür Akman’dan önlem almasını ister. Bunun üzerine filmin görüntü işlemleri Sinema Televizyon Enstitüsü’nde, ses işlemleri ise İstanbul Televizyonunda yapılır ve ayrı ayrı Ankara’ya götürülür. Bu arada 35 mm çekilen film, ucuz olsun diye 16 mm olarak çok kötü bir şekilde kaydedilir. Halit Refiğ yaşanan son saçmalıklara dayanamayarak istifa eder ama filmle ilgili umudunu da kesmez, askerler gidince günün birirnde film mutlaka yayınlanacaktır!

6 Kasım 1983’te genel seçimler yapılır. Askerler Turgut Sunalp’ın kazanmasını beklerken, -millet Turgut’ları karıştırmış olacak ki- Turgut Özal kazanır.

Seçimden 12 gün sonra, 18 Kasım 1983 akşamı bütün memleketi şaşkına çeviren bir olay olur.

“Kanun Adamı” adlı televizyon dizisinin tanıtım kokteylinde TRT Genel Müdürü Macit Akman, iki elini havaya kaldırarak müjdeli bir haber vermek istercesine “Yorgun Savaşçı” filmini yaktığını söyler gururla.

Güneş gazetesi muhabiri ile Akman arasında şu diyalog geçer:

“Yaktırdım kardeşim, çünkü sakıncalıydı.”

“Filmi seyrettiniz mi?”

“Hayır.”

“Senaryoyu okudunuz mu?”

“Hayır.”

“O zaman yaktırma kararını nasıl verdiniz?”

“Filmin iyi olmadığını bana söylemişlerdi.”

Belli ki emir yüksek katlardan gelmişti. Matbuatta kıyamet kopar ama Akman “yakma emrini” kimden aldığını açıklamaz.

*

Üç sene sonra Akman 17 Şubat 1986’de Milliyet gazetesine verdiği bir röportajda nihayet yakma emrini kimin verdiğini açıklar.

Buna göre askeri dönemin Başbakanı Bülent Ulusu 17 Haziran 1983’te İçişleri Bakanlığı’na bir yazı göndererek, MGK’nın oluşturduğu bir heyet tarafından izlenen Yorgun Savaşçı’nın sakıncalı bulunduğunu, filmin ilerde yayınlanmasının önüne geçmek için aslı ve kopyalarının yetkili kişilerden oluşan bir heyet önünde yakılmasını emreder.

Aynı gazete 18 Şubat’ta da denetleme kurulunun raporunu yayınlar. Rapora göre filmdeki sakıncalar şunlardır:

Atatürk’e gerekli ölçüde yer verilmemesi, Ege Bölgesinde halkın Yunanlarla savaşmak istemediğinin ve İttihatçıların zoruyla savaşa katıldığının belirtilmesi, Çerkez Ethem’e bir milli kahraman havası verilmesi, Osmanlı imparatorluğu ve halifeliğin mutlak olduğu imajının yaratılması, bölücülük yapılması, Ermeni meselesinin aleyhimizde propagandaya imkan verecek şekilde işlenmesi, filmin halk ile ordu arasında bölünmeye sebep olacak kısımlar içermesi ve ordu mensuplarına uygun olmayan lakaplar verilmesi…”

“Yorgun savaşçı” filmini yakan heyette şu şahsiyetler vardı:

Kenan Evren (Darbe lideri, Genelkurmay Başkanı)

Bülent Ulusu (Başbakan)

Hava Albay Mehmet Yılmaz, Piyade Albay Selçuk Doğu (Genelkurmay Temsilcisi)

Tank Albay İhsan Veriş (MGK Genel Sekreteri temsilcisi)

Hatice Özak (İçişleri bakanlığı temsilcisi)

Adnan Yarar (Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü temsilcisi),

Turan Akköprülüler, Aydın Olgun (TRT Temsilcisi)

Turgut Özakman (Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi)

*

Aradan altı yıl daha geçer. Yayıncılıkta TRT tekeli kalkar, özel televizyonlar da yayına başlar. 1992 yılında HBB adlı bir özel televizyon kanalı Tunca Yönder’e “Yorgun Savaşçı”yı dizi olarak sipariş eder. 1993’te hızlıca, ağırlıklı stüdyoda olmak üzere çekilir dizi ve yayın günü büyük bir reklam kampanyasıyla ilan edilir. TRT paniğe kapılır. Filmin senaryosunun kendi senaryolarına benzediğini iddia ederek HBB’yi mahkemeye verir. Bir yandan da kurumun dehlizlerinde saklanmış olabilir diye “Yorgun Savaşçı”yı aramaya başlar.

Devlet bu, mutlaka bir kopyayı bir yerde bırakmıştır. Düşündükleri gibi olur, bir kopyayı bir yerlerde bulurlar. Hızlıca denetime sokar, temiz raporunu alır ve HBB’yle birlikte aynı gün yayınlamaya başlarlar.

Rekabet her şeyden üstün gelmiştir. Yenilir yutulur olmayan gerekçelerin tümü yenmiş yutulmuş, filmin tek karesine bile dokunulmadan "Yorgun Savaşçı" yayınlanmıştır. Ama çok kötü bir kopyayla.

1983 yılı rakamlarıyla devleti 40 milyon lira zarara sokan yukarıdaki heyetten kimseye tek kuruşun hesabı sorulmadı.

Tam tersine heyette yer alan Turgut Özakman daha sonra “Çılgın Türk” diye tahtırevanla gezdirildi, neredeyse Cumhurbaşkanı yapacaklardı, içlerinden birisi Cumhurbaşkanı olmuştu zaten.

*

(Bu yazıyı yazarken, Kurtuluş Kayalı'nın İthaki'nin yayınladığı "Türkiye'nin Ruhunu Aramak-Kemal Tahir Kitabı" ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayınladığı “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabından yararlandım; özellikle kitaptaki Onur Güneş Ayas’ın makalesinden…)

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00