Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bizde ve aynı iklimde yaşadığımız diğer Müslüman ülkelerde siyasi rekabet ve iktidar mücadelelerinin bu kadar öfkeli, bu kadar kuralsız, bu kadar acımasız, bu kadar ölçüsüz, bu kadar gaddar olması; iktidarı ele geçirenlerin düzeni değiştirmelerinden, hayat biçimlerine müdahale etmelerinden, kural kaide tanımamalarından, hürriyetleri kısıtlamalarından, hukuku çiğnemelerinden, kötü idarelerinden falan kaynaklanmıyor; asıl sebep muhalefetin hangi yolla olursa olsun bir an önce iktidarı muktedirlerden alıp, onun yerine geçerek orta yerde duran her ne ise, iktidarın o zamana kadar nasiplendiği işte o “şeye” behemehal sahip olma isteğindendir.

        *

        İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi Avrupa’da etkileri bugün de süren “derin bir travmaya” yol açarken, aynı zamanda Batı’ya da büyük bir imkân sundu. Fetihten sonra bu şehrin surları arasında kapalı kalan muazzam bir bilim ve sanat birikimi yüklenip Avrupa’ya gitti, orada “Rönesans’a” dönüşerek yepyeni bir dönemin öncüsü oldu.

        Bundan sonraki Osmanlı tarihi ise, 1821’e kadarki kısmı çok kanlı, çok gaddar, çok korkunç bir iktidar mücadeleleri tarihidir. 1459’dan 1821’e kadar geçen 362 yılda tam tamına 44 vezir-i azam, yani başbakan idam edildi. Kundaktakiler de dahil olmak üzere boğarak öldürdükleri şehzadelerin sayısı ise düzinelercedir.

        *

        Osmanlı çocuk ve deli padişahlar, içtikleri güç suyuyla zehirlenmiş valide sultanlar, iktidara ortak olmuş cinci hocalar arasında 44 vezirini idam ederek, nereye gittiğini hiç hesaplamadan öyle tarihin içinde aheste aheste yol alırken; aynı sırada Avrupa’da Kopernik, Galileo, Newton denilen alimler ortalığın tozunu atmış, anatomi ve fizyoloji alanında ilerlemeler kaydedilmiş, kan dolaşımı keşfedilmiş, basınç kanunuyla pistonlu buhar makinası bulunmuş, buharlı gemi ve lokomotif yol almaya başlamış, elektrik bulunmuş, kimya ve fizikte devrimler olmuş, ses, ışık, ısı insan hayatını kolaylaştırmış, coğrafik keşifler yapılmış, Amerika’dan Avrupa’ya gemiler dolusu altın taşınmaya başlanmış, tüccarlar yeni ticaret yollarını bulmuş, mallar en uzak limanlara gitmiş, ihtişamlı salonlarda tiyatro temsilleri boy göstermiş, bugün bile aşılmayan muazzam, zamana karşı sapasağlam romanlar yazılmış, dünya başka bir dünya olmaya doğru hızla ilerlemiştir.

        *

        1840’ların başında; geçen yazımda “İran Mektupları” kitabı vesilesiyle sözünü ettiğim Montesquieu; “kuvvetler ayrılığı, yönetim şekilleri (monarşi, cumhuriyet, istibdat); kanunların yönetim şekilleriyle ilişkisi, şekli, prensipleri; siyasi ve medeni özgürlükler; iklim, ticaret ve dinin toplumlarla, özgürlükle, yönetim şekilleriyle ve kanunlarla ilişkisini” anlattığı en önemli eseri olan “Kanunları Ruhu Üzerine” kitabını Fransa’da yayınladığında; aynı sırada biz “Patrona (Koramiral) Halil İsyanı”nından yeni yeni kurtulmuştuk. Hem de ne pahasına…

        Padişah Üçüncü Ahmet, darbeci askerlerin zoruyla boğdurttuğu Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa ile iki damadının cansız bedenlerini darbecilere vermiş, darbeciler onu tanıdıkları halde, “bu İbrahim Paşa’nın cesedi değildür, Kürkçü Manol’un cesedidür, padişah bizi kandırıyor” demiş, ikna olmamışlardı. Bunun üzerine o günkü başbakanın, yani sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın cesedi, bir hamal beygirine yüklenmiş, Bab-ı Hümayunun önüne götürülürken, yolda paşanın cesedi cılız beygirin sırtından düşmüş, bunun üzerine boğazına bir ip geçirilmiş, ip atın kuyruğuna bağlanmış, cesedi sürükleye sürükleye Bab-ı Hümayun’un önüne getirmişlerdi. Dertleri ceset değil padişahtı. Padişah da darbecilere direnmemiş, istediklerini vermiş ama tarihte hiçbir darbeci güruhun iktidarın verdikleriyle yetinmediğini hesaplayamamış, ertesi, gün Üçüncü Ahmet tahtı bıraktığını ilan etmiş, yerine Birinci Mahmut geçmiş ama darbecilerin öfkesi dinmemişti. Sonrasını vakanüvisler şöyle kayda geçirmişler:

        “Bütün isteklerini elde eden isyancılar, bununla da yetin­memiş, İstanbul’un çeşitli semtlerine dağılarak yağmaya başlamışlardı. Bir hafta sonra on iki yıl içinde binlerce al­tın liraya yaptırılan kasır ve köşklerden, dünyaya ün salan lale bahçelerinden geriye yalnızca yıkıntılar kalmıştı.”

        Lale Devri’nin sonuna da böyle gelinmişti.

        *

        Darbeci askerler sadrazam boğmak, tahttan padişah indirmek işiyle meşgulken; padişahlar da kardeşlerini boğdurmakla meşguldü. Halil İnalcık; Türk hanedanlarında bir saltanat veraset kanunun olmamasını, tarihte bu devletleri parçalamaya götüren en önemli faktörlerden birisi olarak görür. Tarih boyunca bu devletlerde egemenlik yalnızca Tanrı tarafından belirlenir inancı egemen olmuş. “Devlet”, yani “hüma kuşu” gelir, birisinin başına konar. Kuş kimin başına konduysa, (Türkçedeki, “Başına devlet koşu kondu” deyimi buradan gelir) han, hakan, sultan odur artık. “Hümayun” unvanı da efsanevi “hüma kuşu”ndan alır adını. (Hümâyun kelimesinin özellikle Fâtih Sultan Mehmed devrinden itibaren yaygınlaştığı söylenir: “Zât-ı hümâyun, fermân-ı hümâyun, hatt-ı hümâyun, nâme-i hümâyun, tuğrâ-yi hümâyun, harem-i hümâyun, sarây-ı hümâyun, enderûn-ı hümâyun, mâbeyn-i hümâyun, bâb-ı hümâyun, dîvân-ı hümâyun, otağ-ı hümâyun, ordu-yı hümâyun, donanma-yı hümâyun...) Hakanın hangi oğlunun tahta çıkacağını bir kanunla düzenlemek, Tanrı’nın iradesine karşı çıkmak demekti. Bu yüzden bir veraset ve veliahtlık kanunu yapılmadı. Bu inanç, Uygur hakanının unvanında, “Tengri’de kut bulmuş” formülüyle ifade edildi. “Kut”; kader, kısmet, Tanrı’nın lütfu demektir. Hakan kendi iradesiyle yerini bir oğluna bıraksa da onun ölümüyle bu karar geçersiz olur. Bundan sonra evlatlarından hangisi fiilen iktidarı, yani orduyu, kurultayın desteğini veya bir savaşı kazanır, devletin merkezini (taht-ili) veya hazineyi ele geçirirse, millet onu meşru hakan tanır. Eğer başarmışsa, Tanrı arkasındadır demek. Ancak Han olabilmek için mutlaka bir Han soyundan gelmek gerekir. Bu yüzden, boyların desteğini sağlayan han soyundan şehzadeler, taht kavgasına girişirler. Osmanlı’da şehzadelerin taht savaşının sebebi budur. Osmanlılar bunun önüne geçmek için tarihlerinin bir yerinde bir çözüm arayışına giriştiler. Bula bula “kardeş katli” faciasını buldular. Devlet büyükleri ve ahali için, tahta oturan ve ordunun desteğini alan şehzadelerin kardeşlerini boğazlaması meşrudur artık.

        *

        Tanzimat Fermanı, Montesquieu’nun kitabının yayınlanmasından bir sene öncesine rastlar. 1789 tarihli Fransız İhtilali dünyaya vebaya benzer, daha sonra “milliyetçilik” adını alacak olan bir mikrop salar. Bu mikrobun, eninde sonunda bir ümmet toplumu olan Osmanlı’yı çepeçevre saracağını önceden gören birkaç aklı başında münevver çare bulmak için Sultan Abdülmecit’e tarihe “Hayırlı Düzenlemeler” olarak geçen Gülhane Hatt-ı Hümayûn’unu kabul ettirdiler. Fermanla, devletin bozulan düzeni tamir edilecekti. Bu yüzden askeri, mülki ve hukuki alanda bir yığın reform öngörüldü, artık biz de Batılılaşacaktık ama ahali bu düzenlemelere hiçbir akıl sır erdiremedi, anladıkları tek şey “Artık gavura gavur denmeyecek”ti.

        Bizimle, hayat biçimimizle, yaşama alışkanlıklarımızla, fikri yapımızla uzaktan yakından alakası olmayan Batılılaşma girişimi, üzerimizdeki giysinin yırtık pırtık yerlerine bir “yama” gibi yapıştırıldı. Bir süre sonra o kadar çok yama yapıldı ki, esvabımızın aslı yamadan görünmez oldu. Yamaların dikiş yerlerinde kalan boşluklarda alttaki mintanımız seçiliyordu ama cinsi ve rengi bir süre sonra unutuldu herkes yamayı asıl giysi sandı.

        Bu yüzden Tanzimat bize, “Batılılaşma her derde devadır,” dedi. Ancak Batılılaşma Batı gibi giyinmek, yaşamak ve eğlenmek olarak algılandı. Sarık gitti, fes geldi. Yemek masası geldi memleketimize mesela, bazılarımız yere bağdaş kurarak yemek yemek yerine, sofralarını masaya taşıdı. (Gerçi hâlâ bir kısmımız yerde yemekten vazgeçmiş değil ya...)

        *

        Biz “Batılılaşmaya” karar verdiğimizde, komşumuz İran “bizleşmeye” karar vermişti. İnsan bu, Batısına özenir, doğusunu aşağılar! İstanbul Paris’e, Tahran İstanbul’a özendi. Onlar da bu “özentiye” tıpkı bizim gib “Batılılaşma” adını verdi.

        “Yama” terimi bana değil, yine geçen yazımda bahsettiğim “Yaralı Bilinç”in yazarı büyük Fars alimi Daryuş Şayegan’a aittir. Ona göre “yamaya” başvuran toplumlar, “geç kalmış” toplumlardır. Telaşlı bir hal siner üzerlerine. Şaşkın şaşkın etraflarına bakarlar. Sağa sola çarpar, kap kacak kırarlar. Buldukları geçici çareleri, pansuman tedbirleri, kolay çözümleri kalıcı tedbir sanırlar.

        *

        İran’da bizdeki gibi bir “ulus devletin” kuruluş tarihi 1926’dır. Ondan önce de 1906-11 arasında, tıpkı bizde olduğu gibi yoğun bir “Anayasa” tartışması yaşanmış onlarda da. Rıza Şah Pehlevi, İran Şahanşah Devleti’ni resmen ilan ettikten sonra, bizdeki uygulamalara bakarak bir dizi “devrim” yaptı. O da bizde olduğu gibi Şapka ve Kılık Kıyafet Kanununu çıkardı, Ziraat Bankasını kurdu, Tütün ve Şeker fabrikalarını açtı, eğitim sistemini modernleştirdi, Tahran Üniversitesini kurdu.

        Daryuş Şayegan’a göre, “19. Yüzyılda Tanzimat adı altında Osmanlıların gerçekleştirdiği yenilik hareketlerinden ilham” almıştı Şah Rıza. Biz ise Fransız Devriminde almıştık ilhamımızı. Ancak, Şayegan’ın da belirttiği gibi bizim ve İranlıların anlamadığı ya da gözden kaçırdığı bir şey vardı, o da şu:

        İran’daki Hükümdar Kaçar ile bizdeki padişah, “Fransız mutlakiyetçi rejimdeki kralla eşdeğer” değildiler. “Tıpkı Fars ülkesi” ve Osmanlı’da beliren “laik entelijensiyanın 18. yüzyıl Fransası’ndakine benzememesi” gibi. Şayegan şöyle devam eder:

        “Fransız Devrimi'nin ardında bütün bir kortej vardır: Ansiklopediciler, Diderot'lar, Voltai­re'ler, Rousseau'lar... (Hepsi deve dişi adamlardı!) Bizim hareketimizin ardındaysa bulanık hevesler ve 19. yüzyılda Tanzimat adı altında Osmanlıların gerçekleştirdiği yenilik hareketinden ilham alan dilekler vardı.”

        Alime göre Fransa’da yeni paradigma ve onun sosyolojik zemini, -burjuvazi- devrimden önce ortaya çıkmıştı. Şöyle devam eder:

        “…bizdeyse aksine, bilinçlerde hiçbir uygun temsili olmayan, toplumda da hiçbir yapılaşmış zemini olmayan yeni paradigma (yani Batılılaşma), neredeyse Ortaçağ'ı andıran, dolayısıyla da devrimci fi­kirleri toplumsal olarak gerçekleştirmeye elverişsiz olan geri kalmış bir dünyanın üzerine getirilip yamanmıştır.”

        Tıpkı bizde olduğu gibi…

        *

        Bir devrimler yüzyılı olan 20. yüzyılda yapılan onca devrim içinde ayakta kalan tek devrim olan Kemalist Devrim geçen süre içinde "bize özgü laiklikten” pek ödün vermeden geldi bugüne; İran ise bir “devrimle” İslam Cumhuriyeti hüviyetine büründü.

        Hocam Profesör Şükrü Hanioğlu’nun tespit ettiği gibi bizde laiklik çok uzun yıllar boyunca “dindarlığı sınırlayan, onun kollektif biçimlerde dile getirilmesini tehdit olarak sunan” bir biçimde tanımlandı. Sorunlar çıktı, darbeler oldu, acılar çekildi ama zamanla yine Hanioğlu’nun deyimiyle “olumlu bir evrim” yaşandı. Herhangi bir devlet memurunun, misal bir öğretmenin sokakta başörtüsü takmasının laiklik ilkesinin ihlali olarak telakki edilmesinden, orduda kadın subayların başörtüsü taktığı bir döneme gelindi.

        Ne yazık ki İran bu kadar “evrimleşemedi.” Özellikle kadınlara karşı çok katı ve gaddar davrandı. Kadınları kendi düzenine karşı en önemli tehdit olarak gördü. Şayegan’ın deyimiyle bu “bozguncu taifeyi yola getirmek” için enerjisinin büyük bir kısmını onlara harcadı. Genelevleri kapatmadı mesela ama buralara giden erkeklere “muta nikahını” zorunlu kıldı. En son, Jîna Emînî’yi karakola çekti; başörtüsünü "usulüne uygun takmıyor" diye döve döve öldürdü.

        Türkiye’de bir dönem başörtüsü takıyor diye kız çocuklar okullara alınmadı ama başörtüsü takıyor diye hiçbir kadın, herhangi bir karakolda işkence edilerek öldürülmedi.

        *

        Daryuş Şayegan’ın aktardığına göre Fransız düşünür Baudrillard, Avrupalılarla Amerikalılar arasında belirgin bir fark olduğunu söyler. Amerikalılar fikirlerden yola çıkıp gerçeklik üretiyorlar, Avrupalılar ise gerçekliği fikirlere ve ideolojilere dönüştürüyorlar.

        Ve o ideolojileri de getirip üzerimize boca ediyorlar.

        Biz de kendimize ait olmayan bu ideolojilere (seküler-dindar fark etmez) kuralları katı bir “din muamelesi” yapıp birbirimizi karşı bileniyor, örgütleniyor, öfkeleniyor, zamanı geldiğinde gerekirse silah çekip birbirimizi öldürmeye başlıyoruz.

        Siyasi rekabet ve iktidar mücadelesinin bizde bu kadar gaddar ve kanlı olmasının sebebi biraz da budur.

        ***

        AMASRA FACİASI İÇİN YAZILMAMIŞ YAZIYA ZEYL

        Öyle bir yere geldik ki elimizde hiçbir adres yok... Ne bir sokak adı, ne bir cadde, ne de bir şehir... Bütün adresler yeraltını gösteriyor.

        Ölenlere Allah'tan rahmet... biz geride kalanlara... kalanlara... kalanımız var mı? Dağ çöktü onlarla birlikte bizim de üzerimize...

        Nur ya Rab, biraz daha nur!

        Diğer Yazılar