Bir arkadaşım anlattı: Geçen gün, yıllardır uğramadığı mahalle kahvesine gitmiş, bir masaya oturmuş, camdan oluk oluk süzülen gün ışığının altında içmek için de bir çay söylemiş. Güzel hatıralarla yıkanmış gibi temiz pak kalkıp kapının girişindeki masada parasını ödemek için elini cebine atmış. Aniden masanın üzerinde bulunan, çocukluğumuzdan kalma, plastik maddeden yapılma, çeşitli renkleri olan, birisine ulaşmak için numaralarını parmakla çevirdiğimiz o eski zaman telefonu, kötü yazar deyimiyle “acı acı” çalmaya başlamış. Eli cebinde kalakalmış arkadaşımın. Kahveciyi bırakıp çalan telefonu seyretmiş bir an. O sırada çalmasaydı hiç dikkatini çekmeyecek, nicedir varlığı aklımıza dahi gelmeyen, zil sesini bile unuttuğumuz o telefonun eski sesini ne kadar özlediğini düşünmüş büyük bir hayretle. Bunu birisiyle paylaşmak istemiş o sırada, bu yüzden cep telefonuyla beni aradı ve yaşadıklarını yukarıda yazdığım gibi büyük bir heyecanla anlattı.

Şimdi bu yazıyı okuyan bizim kuşaktan kaç kişi varsa, o arkadaşımın yaşadığına benzer bir duygu yaşıyordur, eminim. Çünkü ben de hikâyeyi duyduğumda arkadaşımın yaşadığına benzer şeyler yaşadım, oradan biliyorum.

Hepimizin bir “telefonla ilk karşılaşma anısı” vardır mutlaka. İlk icadından, bizim için artık nostaljik olan, arkadaşımın o kahvede gördüğü, artık hayatımızdan çıkmış olan telefonlara kadar ne çok değişikliğe uğradı bu alet. Şu sıralar kimi kıraathanelerde, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bakkallarda bile zor bulunan o çevirmeli telefonlar, bir zamanlar öyle büyük bir yenilikti ki bırakın onda “akıl” aramayı, başında sevgiliden, evlattan, anneden, babadan haber beklerken bizde bile akıl kalmazdı. İki parçalı ahizeden tek parçaya geçiş nasıl büyük bir devrim olarak insanlığın hizmetine girdiyse, aynı yeniliğin bugün bizim için çok eskiden kalmış ilkel bir geleneğe dönüşmesi de o kadar normaldir.

Her şey çok “hızlı” artık. Her an gözden çıkarılabileceğimiz duygusu veren gergin kültürümüzün avuntusu daima ve hızla hareket etmek. “Yavaşlık” avunmaya yetmiyor. Milan Kundera romanını bile yazdı: “Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şeyi hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.”

İCAT ÇIKARMA!

Amerikalılar telefonu icat ettiğinde, biz artık “gavura gavur demeyi” yasaklayan bir “Kanun-i Esasi’miz olsa iyi olur” deyip, telefonun geçirdiği evrimle koşut bir biçimde Batılılaşma macerasına atıldık. Bir türlü aletle doğru düzgün bir ilişki kurmayı beceremeyen bir sakarlıkla, çizginin dışına çıkmaya çalışan çocuklarımızı bile “Başımıza icat çıkarma” diye azarlayarak, evlerimizde bozulan aletleri onaracak bir usta araya araya bir yüzyılı devirdik.

Biz sıradan yurttaşlar telefona nasıl bir muamele yapacağımızı ararken, devletimiz telefonu yurttaşlarının sırlarını öğrenmek için kendi hizmetine sunulmuş bir alet olarak gördü. Yazarların, muhalif aydınların evlerine yakın evler kiralandı, dinlenecek kişinin evinden o eve paralel hatlar çekildi, başına on parmak daktilo yazabilen birer polis dikildi, bütün konuşmalar kayda geçirildi. Ha, bu arada o polislerin literatürdeki adı saplamacıydı. Günümüz teknolojisinde ise bu dinlemeler için yepyeni teknikler geliştirildi. Yurttaşın telefonunu dinlemede kullanılacak buluşlara harcanan para hayatımızı kolaylaştıracak başka buluşlara harcansa belki şimdi uzaydaydık.

“Konuşmak her zaman iyi bir şey değildir” diyen Umberto Eco, azılı bir cep telefonu düşmanıdır. En azından bu telefonlar hayatımızda ilk girdiğinde böyleydi. Onun kelamıdır, der ki “Kitap tekerlek gibidir, bir kere icat edildikten sonra daha ileri gidemezsiniz”. Büyük usta kitap ve tekerleğe, “bisiklet”, “gözlük” ve “alfabe yazısını” da ekler. Bir kez bu alanda mükemmele ulaştıktan sonra ötesine gitmek imkânsızdır.

Acaba telefonu icat eden Graham Bell; ki bu icat bile tartışmalı, bazı kaynaklara göre 1876’da Bel tarafından değil de 1857’de Antonio Meucci namlı bir İtalyan tarafından icat edilmiş, hatta bu tarih 2000’lerin başında Amerikan Kongresi tarafından da tescil edilmiş... Neyse, acaba Bell gün gelecek buluşunun kendisi kıç cebimize girecek, faturası da her ay düzenli olarak bilmem neremize acı verecek diye düşünmüş müydü dersiniz? Bell veya Meucci, yaptıkları buluşun günün birinde küçüle küçüle cebe gireceğini, şarjının bitebileceğini, telefon olmaktan çıkıp aynı zamanda televizyon, radyo, teyp, gazete, kitap, ansiklopedi, pusula, harita, atari, fotoğraf makinesi, video, sinema, takvim, saat, faks, not defteri, sivrisinek kovucusu hatta sevgili bile olabileceğini bilselerdi, “Hayır kardeşim, ben buluşu yapmaktan vazgeçtim, her şeyi benden beklemeyin” deyip bizi bu muhteşem aletten mahrum bırakırlar mıydı? Mucide, icadının günün birinde bir anlaşma aracı olmaktan çıkıp bir çatışma aracına, hatta şantaj aletine, boşanmalara sebep olacağını söyleselerdi, “Gidin kardeşim, ben bu kadar günahı kaldıramam” deyip enerjisini başka bir icada harcar mıydı?

CEM YILMAZ ESPRİSİ

Bu sorular yersiz şimdi, çünkü ister istemez bu alet bütün hayatımızı kuşatmış durumda. Artık cep telefonları sayesinde hiç kimse ulaşılmaz değil. Hiçbir sır sır değil. En çok kadınlar sever bu aleti, ama en çok da kadınların kulağı kocalarının telefonundan gelecek sese duyarlıdır. İstisnasız bu durum her yerde böyledir. Şakayı vaktiyle Cem Yılmaz, benim de aralarında bulunduğum bir arkadaş meclisinde yapmıştı, sahne gösterisinde kullandı mı bilmiyorum: Graham Bell telefonu icat ediyor, icadına son noktayı koyuyor, tam Arşimet gibi “Buldum, buldum” diye sevincinden sokağa fırlayacakken icat ettiği telefon, yine kötü yazar deyimiyle “acı acı” çalmaya başlıyor. Graham usta, tıpkı kahvede eski telefonun sesini duymuş, yazının girişinde sözünü ettiğim arkadaşım gibi icadına hayretler içinde bakarken, karısı mutfaktan fırlıyor: “Kim arıyor bakayım?” Haydi, Graham Bell’in yerine kendinizi koyun ve cevap verin bakalım.

Bu aletle imtihanımız hep netameli bir şekilde sürdü. Hayatımıza İkinci Meşrutiyet’le girdi, önce zengin evlerinde konakladı, sonra eşrafın evine taşındı, daha sonra yaygınlaştı. Her eve girmeden, küçülüp ceplerimize girdi. Arkadaşımın kahvede duyduğu ses bütün evlere hep bir iyi, bir kötü haber taşıdı. Beklediğimiz bir kişiden gelen aramayla bazen hepimizi dünyanın en mutlu insanı, beklemediğimiz birisinden gelen aramayla da bazen hepimizi dünyanın en mutsuzu yaptı. Ama onun sesi, hep heyecanlandırdı. Hatta Orhan Pamuk’a “Aşk, telefon çalacak diye beklemektir” sözünü bile söyletti.

Şimdilerde, Allah korusun evde unutsak bütün hayat duracakmış gibi geliyor bize. Şarjımız her an bitebilir, hayat damarlarımız kesilir. Hepimizin aklına, bu alet cebimize girmemişken nasıl hayatımızı sürdürüyorduk, sorusu geldiği halde ondan vazgeçemiyoruz. Şimdi hepimizi kalabalıkların içinde koyu bir yalnızlığa itmiş durumda. Bir çift, iki arkadaş yemeğe gitse, mutlaka birinin eli telefona uzanır ve alet bir kara delik gibi içine çeker onu. Artık insani ilişkileri de telefonların aklına terk etmiş durumdayız. Hayatımızın kalanı, kurduğumuz bu ilişkinin ayrıntısı gibi duruyor ne yazık ki. Bu arada son bir bilgi daha: Ülkemize girdiği günden bugüne 14 milyar dolarlık telefonu alıp çöpe atmışız.

Umberto Eco, “Tavuk, yolun karşısına geçmemeyi bir asırda öğrendi” diyor. Bizim telefonla imtihanımız ise bir asırdan beri sürüyor. İmtihanı geçebilecek miyiz? Biliyorsanız siz söyleyin.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!