Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İran, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın koyduğu ekonomik ambargo sebebi ile bir haftadan buyana dünya gündeminin ilk sıralarında yeralıyor ama ambargo meselesi sadece İran’ı değil, birçok memleketi ve tabii bizi kara kara düşündürüyor…

        Nasıl düşünmeyelim ki? Bir tarafta petrolüne ihtiyaç duyduğumuz ve mal satıp para kazandığınız 80 milyonluk İran, öbür tarafta ise “Ambargoyu deldiğiniz takdirde karşınızda beni bulursunuzhaaa!” diyen Trump var.

        Amerika’nın altı aylığına muafiyet tanıdığı memleketler arasında yeraldığı söylenen Türkiye amborgo bahsinde şimdilik şanslı gözüküyor ama bu şans Amerika’nın lûtfettiği bu mühlet boyunca, yani sadece altı ay devam edecek ve o tarihten sonra ticarete devam ettiğimiz takdirde, cızzz!

        Bizim, özellikle de basınımızın dünya siyasetinde bu derece önemli yer işgal eden hemen yanıbaşımızdaki İran’ı tanıdığımızı söylememiz maalesef zordur!

        İran, basınımızın yanısıra “aydın” oldukları iddia edilen üstadlarımızın gözünde sarıklı ve entarili ve kara cübbeli mollaların hükmettiği, halkının hâlâ ortaçağ şartlarında yaşadığı, dünyadan bîhaber ve cahil olduğu geri kalmış bir memlekettir! Her tarafı karanlık, kapkaranlık bir cehalet ve istibdat sarmıştır; gerçi toplumun küçük bir kesimi reform talep etmekte, yani dinadamlarının etkisinin azalmasını, kadınların başlarını açmalarını, 1979’daki İslâm Devrimi’nden sonra konan yasakların son bulmasını, meselâ içkinin serbest bırakılmasını istemekte ama mollalar hiçbir yeniliğe izin vermemektedirler.

        Çoğumuz böyle zannederiz ama gerçek İran başkadır! Ortada en az 2 bin 500 senelik köklü bir medeniyet, Fars Medeniyeti vardır; üzerinde bugün İran Devleti’nin bulunduğu topraklara geçmişte gerçi Bizans’tan Türkler’e kadar birçok millet hâkim olmuş ama bu milletlerin hemen hepsi özellikle de idarî konularda Fars uygarlığının etkisinde kalmışlar ve Farsça, Türkçe’yi bile derinden etkilemiştir! İran’da yazı ve dil bin küsur seneden buyana değişmeden kaldığı için kültür de kesintiye uğramadan devam etmiştir ve bugün bir ortaokul talebesi bile sekiz asır önce yaşamış meşhur şair Şirazlı Hâfız’ın şiirlerini rahatça okuyup anlayabilir.

        İran’ın devlet sistemi de bu 25 asırlık geleneklere göre şekillenmiştir. Son kırk seneden buyana başta İslâm Devrimi olmak üzere önemli siyasî değişiklikler yaşayıp Irak ile yine seneler süren kanlı bir savaşa tutuşan rejim Amerika ile de defalarca gırtlak gırtlağa gelmesine ve ardarda ambargolarla karşılaşmasına rağmen bu gelenek sayesinde hâlâ ayaktadır ve tehditlere karşı koymaya çalışmaktadır.

        Muhalefetin talep ettiği reformların ise öyle zannettiğimiz gibi baş açmak yahut içki içmek gibi taleplerle alâkası yoktur. “Reform”, İran’da öncelikle ekonomide düzelme, petrol gelirinin halka daha âdil şekilde aktarılması, böylelikle senelerdir çekilen ekonomik sıkıntının hafiflemesi ve nihayet dünya ile didişmeyi bırakıp artık huzura ermek demektir.

        NÜKLEER GÜÇ GELİYOR…

        Gençlik senelerimde muhabir olarak İran’da uzun müddet bulundum ve İslâm Devrimi’nin yerleşmesine bizzat şahit oldum…

        Daha önce de yazdığım bir hatıramı tekrar anlatayım: Devrim’in ilk zamanlarıydı, henüz hiçbirşey yerine oturmamıştı, Irak ile devam eden mânâsız ama son derece kanlı bir savaş vardı, sokaklarda ve Tahran’ın kuzeyindeki Evin Zindanı’nda ardarda adam asılıyor, bir taraftan da devrim ihracına uğraşılıyordu…

        İran’da seneler sonra cumhurbaşkanlığına gelecek olan ve “reformcu” zannettiğimiz Hâtemî o günlerde “Vezir-i İrşâd”, yani Enformasyon Bakanı idi. Yabancı basına gayet sıkı kurallar getirmişti, meselâ erkeklerin Tahran’ın kırk küsur derece sıcağında gömleklerinin üstten ikinci düğmesini açmaları bile yasaktı!

        Yabancı gazeteciler olarak, o günlerde İran’ın Humeynî’den sonra en güçlü liderlerinden olan bir Ayetullah ile görüşebilmek için Hâtemî’ye ricada bulunmuştuk…

        Birkaç gün sonra, Ayetullah’ın dört kişilik bir grubu kabul buyuracağı söylendi. Listede bir İngiliz, bir Alman ve bir Fransız gazeteci ile beraber ben de vardım.

        Toplandık, bir minibüsle liderin evine gittik, üstümüzün-başımızın, hattâ fotoğraf makinelerimizdeki filmlerin bile uzun uzadıya kontrol edilmesinden sonra bir sedire bağdaş kurmuş vaziyette bizleri bekleyen siyah sarıklı ve siyah sakallı Ayetullah’ın huzuruna çıkartıldık!

        Dördümüz de birkaç dakika sonra şaşkın haldeydik; zira sıradan bir molla zannettiğimiz devrimin güçlü adamı İngiliz gazeteci ile İngilizce, Fransız ile Fransızca, Alman ile Almanca, benimle de Horasan’a mahsus bir Türkçe ile konuşmuştu! Bütün bu lisanları konuşması bir tarafa, karşımızda sanki senelerin verdiği bir tecrübe ile yorumlar yapan kıdemli bir diplomat vardı!

        Mülâkatı bitirip dışarıya çıktığımızda, oradaki devrim muhafızlarından birine Ayetullah’ın tahsilini sordum, aldığım cevap “Kum’daki medreseden sonra Heidelberg Üniversitesi’ne felsefe öğrenmeye gitmişti” oldu!

        Bu yazdıklarımı okuyup da köklü bir medeniyete sahip olan İran’a her bakımdan hayranlık hissettiğimi zannetmeyin: İran, Atatürk dönemine tesadüf eden birkaç sene hariç tarihi boyunca maalesef her zaman bize karşı bir politika sürdürmüş, hattâ özbeöz bir Türk ve Türkçe’nin de çok büyük bir şairi olan Şah İsmail’den buyana bizimle asırlar boyu savaşmış, Türkiye’yi her zaman uğraştırmıştır!

        Zira, İran’da Farslık, Azerîlik, Kürtlük, Mazenderanlılık, Bahtiyârîlik, Zerdüştlük vesaire değil, tarih boyunca hep “İranlılık” önemli olmuş, herşeyin üzerinde tutulan bu üst kimlik bir “güç yarışı”nı da beraberinde getirmiştir.

        İran 11. asırdan 1925’e, yani Rıza Şah’ın iktidara gelmesine kadar neredeyse bin sene boyunca Farslar değil Selçuklular, Safevîler, Avşarlar ve Kaçarlar gibi Türk aileler tarafından idare edilmiştir ama Selçuklular’dan sonra “İranlılık” üst kimliği ve güç merakı daima vârolmuştur. Farslar, yani asıl İranlılar memleketin başına ancak 1925’te, Pehlevî hanedanı ile geçebilmişler ise de bu hakimiyet de sadece 49 sene devam edebilmiştir. İran, 1979’daki İslam Devrimi’nin ardından değişik milletlere mensup ama aynı şekilde “İran üst kimliğini benimsemiş” kişiler tarafından idare edilmektedir.

        Bugün bu üst kimliğin ideoloji olarak uygulamaya koyduğu söylenen “Yeni Safevîlik” akımının kurucusu Dr. Cevad Tabatabaî de Fars değil, Tebrizli bir Türktür! Üstelik, İran’ın politikalarını, anlaşmalarını ve dostluklarını o günkü vaziyetin gerektirdiği şekilde ânında değiştirdiği de gayet iyi bilinen bir hakikattir ve komşumuzun karşılaştığı bütün zorluklara rağmen geleneksel inadından vazgeçmeyerek yakında büyük ihtimalle nükleer bir güç hâlini alacağı da belli gibidir.

        Hemen yanıbaşımızda nükleer güce sahip bir memleketin mevcudiyetinin ne mânâya geldiğini izah etmeye hiç lüzum görmüyorum!

        OYUN YAKINDA BAŞLAR!

        İran’a uygulanan ambargo bu ülkeden sadece petrol alımını değil, İran’a insanî ihtiyaçlar dışında mal satmayı da yasaklıyor, günlük ortalama 4,5 milyon varil ham petrol çıkartan İran’ın ihracat ve ithâlâta devam etmemesi diye bir şey sözkonusu olamayacağı için bir “yol” bulunması gerekiyor ve daha önce de uygulanan “reeksport”un tekrar başlayacağı görülüyor.

        Bu işin nasıl yapıldığını petrol sanayiinden örnek vererek basit şekilde anlatayım:

        Amerikan ve Avrupa teknolojilerine göre kurulan rafineriler birbirlerinden farklıdırlar. İran’da Şah’ın yaptırdığı ve hâlen faaliyette olan rafinerilerin ekserisi Amerikan teknolojisine göre inşa edilmişlerdir.

        İran, önceki ambargolarda rafinerilerin ihtiyaç duyduğu ama satış yasağı bulunan bütün araç-gereci reeksport vasıtası ile elde etti; hem petrol üretiminde, hem de petrolünü işlemede herhangi bir zorlukla karşılaşmadı.

        Meselâ, bir Amerikan şirketinden herhangi bir malzeme alınması mı gerekti? Mal bir başka ülke tarafından talep edildi ve bu ülke genellikle Hollanda oldu. Amerika’dan Hollanda’ya gönderilen araç-gerecin burada ambalâjının yanısıra menşe belgesi de değiştirildi, Amerikan değil Hollanda imâlâtı gibi gösterildi, İran’a buradan bu şekilde gönderildi, Washington da Amerikan şirketleri bu işten iyi para kazandıkları için oyunu farketmemiş göründü ve Hollanda senelerce devam eden reeksporttan milyarlarca dolar götürdü!

        Reeksport çok yakında tekrar gündeme gelip de çatır çatır yapılacağına göre oyundan uzak kalmamamız fena mı olur?

        Diğer Yazılar