Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Meclis’te nihayet kabul edilen Hayvanları Koruma Kanunu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından onaylanmasının ardından yürürlüğe girecek...

Meclis’ten böyle bir kanunun çıkmış olmasının benim gibi hayvanseverler ve evinde hayvan besleyenler için nasıl bir müjde olduğunu söz ile ifade edebilmek hayli zordur!

Kanunun önemli tarafı, hayvanlara yapılan her türlü kötü muamelenin, kasten ve sapıkça zevkler uğruna canlarını almanın artık eskiden olduğu gibi “kabahat” değil, “suç” kabul edilmesi ve bu haltları edenlere hapis cezaları getirilmesidir.

Bir hayvan neslini yokedenlere beş yıldan on yıla, nesli yokolma tehlikesi altında olan hayvanı öldürenlere bir yıldan beş yıla, ev hayvanını veya evcil hayvanı kasten öldürenlere altı aydan dört yıla, hayvanlarla cinsel ilişkide bulunan sapıklara ve hayvana işkence edip acımasız muamelede bulunanlara da bundan böyle altı aydan üç yıla kadar hapis ve adlî para cezası verilecek.

Kanun insan görünen ama iç dünyalarının insanlıkla alâkası olmayanlar için daha başka cezalar ve hayvanlara muamele ile alâkalı yeni uygulamalar getiriyor ama en önemli yenilik, eziyetin ve cinayetin artık “suç” kabul edilmesidir.

Hangi alanda olursa olsun iyi niyetle bir düzenlemeye gidildiğinde o kararı eksik ve yanlı bulup “İstemezük!” diye haykırmak âdetimizdir...

Hayvanları Koruma Kanunu hakkında da şimdi böyle “istemezük”ler işitiliyor...

Gerekçe, kanunda hapis cezalarının altı aydan başlaması ve altı aya kadar mahkûmiyet alanlar cezaevlerine konmadıkları için hayvanlara karşı işlenen suçların faillerinin hapse girmeyecek olmaları...

Hayvanları Koruma Kanunu başka hususlarda, meselâ mahallî idarelere verilen sahipsiz hayvanları bakımevlerine götürme, oralarda müşahade altında bulundurma, rehabilite etme, aşılama, kısırlaştırma ve birileri tarafından sahiplenene kadar bakımevlerinde tutma yetkisinin hayvana karşı sevgi hissetmeyen görevliler tarafından düzgün şekilde yerine getirilmemesi ihtimali yüzünden endişeye sebep olabilir. Ama kabul edilen kanun yepyeni bir başlangıçtır ve Türkiye’de siyasî reformların ardından sık sık tekrarlanan “Yetmez ama evet!” sloganı bunun için de geçerlidir.

HAYVAN BİLMEYEN BİR NESİL

Son senelerde sokak hayvanlarına karşı gösterilen şefkatte hemen farkedilebilecek bir artış oldu, köşe başlarında artık daha çok mama ve su kabına tesadüf ediliyor, yanlarında kedi-köpek maması taşıyanların sayısı artıyor ama hayvan bilmeyen ve hayvan sevgisine âşina olmayan nesiller de var! Sokakta, girdiği dükkânda yahut misafir gittiği evde bir kedi gördüğü zaman şaşırıp “Aaaa, kedi!” diye haykırıp “Bu sizin mi?” gibi tuhaf sorular soran garip bir nesil...

Böylelerine “Böyle kedi olur mu evlâdım, bu dana, bildiğin dana!” diyecek yahut “Benim değil, anneannenin” cevabını vereceksiniz ama anlamayacak!

Karşınıza çıktığına yüzünüze tebessüm edercesine bakan bu bîçârelerin en büyük şanssızlığı yakmaktan patilerini ve kuyruklarını kesmeye kadar her türlü eziyeti etmekten zevk alan, hattâ onları cinsî istismar vasıtası gören ve sadece görüntüleri “insan” olan yaratıklarla birarada yaşamaya mecbur kalmalarıdır!

GEÇMİŞİMİZDEKİ İKİ BÜYÜK SUÇ

Tarih boyunca hayvanlara iyi muamele etmiş, göçmen kuşların ihtiyacını karşılamak maksadıyla camilerin dış cephelerine kuş evleri kurmuş, beygirler için tâââ 1587’de hafta tatili ilân etmiş, hattâ hayvan vakıfları kurmuş bir millet olmakla iftihar ederiz ama hayvan katliamlarının en zalimini de yine bizim yapmış olduğumuzu ve bu katliamları büyük felâklarin takip ettiğini pek hatırlamayız.

İlkinin ardından Navarin felâketi ile büyük bir kıtlık, diğerinden sonra da Balkan Savaşı faciaları gelmiştir!

Kısaca hatırlatayım: İstanbul köpekleri ilk toplu katliama 1827’de, İkinci Mahmud zamanında uğradılar. Hükümdar, şehirde ne kadar köpek varsa yakalanıp Hayırsızada’ya gönderilmelerini buyurdu; birkaç gün boyunca İstanbul’da belki de tek bir hayvan kalmadı ama halktan beklenmeyen tepkiler yükseldi: Millet “Hayvanlara eziyet etmek uğursuzluk getirir, başımıza iş açılır, köpekleri orada bırakmayalım” diye homurdanmaya başlayınca sağ kalan köpekler adadan teknelere konup tekrar İstanbul sokaklarına salındı ama birkaç ay sonra Navarin felâketi geldi, Avrupalılar donanmamızı cayır cayır yaktılar ve bunu büyük kıtlık takip etti!

Aradan seneler geçti, 1910’a gelindiğinde “köpek meselesi”ni çözmeye bu defa da İstanbul “Şehremini”, yani Belediye Başkanı Suphi Bey soyundu: Haziran başında İstanbul’daki bütün köpeklerin yine Hayırsızada’ya yollanmasını emretti ve birkaç gün içerisinde 80 bin kadar köpek çatanalara yüklenip yeniden mecburî bir ada yolculuğuna çıkartıldı.

Hayırsızada kayalıktı, üzerinde dikili tek bir ağaç yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı söylendiğine göre geceleri İstanbul’dan bile işitiliyordu. Sesler birkaç gün sonra kesildi, zira yaşayabilmek için birbirlerini yiyen köpeklerden artık bir teki bile hayatta değildi...

Suphi Bey ve adamlarının gözünden kaçan köpekleri yoketmek de sonraki belediye başkanlarından birine, Operatör Cemil Paşa’ya (Topuzlu) düştü... Paşa seneler sonra çıkarttığı “80 Yıllık Hatıralarım” başlıklı kitabında kendi dönemindeki köpek kıyımını “Meşrutiyet’in ilânından sonra, İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara’daki Hayırsız Ada’ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tâyinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. ...Süprüntüleri sabahları kapılarının önüne bir çöp kabı içinde koymayıp sokağa atanların çöplerini tekrar evlerinin içine döktürdüm” diye övünerek anlatacaktı...

Ama, İstanbul halkının beklediği uğursuzluk da gecikmedi; Suphi Bey ile Cemil Paşa’nın marifetlerini bir başka facia takip etti, Balkan Savaşı patladı ve imparatorluğun anavatanı olan Balkanlar elimizden gitti!

Geçmişimizde hayvanlara karşı sadece muhabbet gösterdiğimizi zannederiz ama o geçmiş maalesef işte böyle iki büyük cürüm ile lekelidir! Meclis’te kabul edilen Hayvanları Koruma Kanunu bu yüzden çok önemli bir gelişmedir ve bütün hayvanseverlerin kanunun çıkmasını sağlayanlara müteşekkir olmaları gerekir.

Tanıdığım en sıkı hayvansever, medenî hukuk alanında Türkiye’nin büyük otoritelerinden olan rahmetli Prof. İsmet Sungurbey idi...

Doğup büyüdüğü Yedikule Surları’nın oradaki evinden sabahları güneşle beraber çıkar, bagajını et ve kemikle doldurduğu küçük otomobiline biner ve bir buçuk-iki saat boyunca sahil yolundaki ve yolun iç tarafındaki hayvanları tek tek beslemeye uğraşırdı.

İsmet Hoca’nın sadece bizde değil, bu sâhada bütün dünyada önemli yeri olan “Hayvan Hakları” isminde dokuzyüz küsur sayfalık muazzam bir eseri vardır...

Hoca’nın kitabını bulup gözden geçirdiğiniz takdirde hem hayvanlarla beraberlik maceramızın geçmişini ayrıntıları ile öğrenir, hem de çıkan bu yeni kanunun nasıl önemli bir gelişme olduğunu daha yakından görürsünüz.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!