Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “BÜYÜK savaşların, büyük davaların kazanılması, küçük şeyleri göz ardı etmemekten, önemini idrak etmekten geçer” anlamında kullanılan bir atasözü vardır: “Bir mıh bir nal kurtarır; bir nal bir at kurtarır; bir at bir er kurtarır; bir er bir cenk kurtarır; bir cenk bir vatan kurtarır.”

        Sözü kısaltmış, “manidar” şekilde biçmişler. Şöyle olmuş: “Bir mıh bir nal kurtarır; bir nal bir at kurtarır; bir at bir er kurtarır; er gider kendini kurtarır.”

        Acı gerçeklerin yaşattığı aydınlanma anının yarattığı hayal kırıklığı ancak bu kadar iyi tarif edilebilir.

        Dünya böyle bir yer. Siyasette deha; emeği, değerler sistemini, ulusal ve milli var oluş endişelerini organize edip onlardan iktidar öğütebilme başarısıyla ölçülüyor. Ancak her moral çöküşün, çökeni bile aratacak yeni çöküşlere gebe olduğu da vaka. Belki de bu yüzden dünyanın bazı yerlerinde işler fena halde değişiyor.

        DEĞERLERİN TİCARİLEŞMESİNE KARŞI BASİT TİCARETİN ÇEKİCİLİĞİ

        Geçen birkaç yılda bazı Batılı ülkelerde neler değişti mesela. Evrensel insan haklarını, katılımcı demokrasiyi, farklılıkların temsilini sağlamakla mesul olduğunu iddia eden yapıların, “Ama benim bir meselem var” diyen kurumların, birliklerin; halklar tarafından “yönetimi somut ihtiyaçlara karşılık vermeyecek kadar sofistike hale getirmek ve seçkinler bürokrasisi kurmak”la suçlandığını gördük.

        Tam da bu nedenle, halkına kısa, anlaşılabilir vaatlerde bulunan; vatandaşla basit “al gülüm ver gülüm” pazarlığına girişen “popülist” siyasetçilerin yükselişe geçtiğini gördük. “Vergileri düşüreceğim, yabancıyı ekmeğine ortak etmeyeceğim, zenginleri zengin yapan açıkları biliyorum, bana oy ver, ekonomiyi düzeltirim, kanıtı şekil/a, seni güvende tutarım, kanıtı şekil/b” diyen ve kazanan liderleri gördük.

        Trump’ı ve ilham verdiği “gelişmeleri” izledik. Amerikan halkı, epeydir her konuda kendisine yalan söyleyen demokratlarına ve cumhuriyetçilerine “Hadi oradan” yapıp alt-right akımlarının ve Sarah Palin’in Tea Party’sinin tohumladığı huzursuzluk ve değişim isteği ile bütün dünyanın kaderini belirleyecek kadar kötü bir seçim yaptı. Kendi basit hayatının yüksek değerler ve dengeler otoritesi tarafından istismar edildiğini düşünüyorlardı ve basit ihtiyaçlarına dokunan adamı seçtiler.

        Çünkü öyledir, dünyanın neresinde olursa olsun bir nokta gelir ve halklar ama sopayla ama şovla, ama seküler değerler üzerinden, ama dini duygular üzerinden vitrine konan ve kolayca rıza üretmeyi sağlayan “Değerlerimiz, ilkelerimiz, birliğimiz” söylemlerinin belirli aileleri, belirli bir zümreyi daha nüfuzlu, daha zengin yapmak için kullanılan araçlar olduğunu fark edince öfkelenirler.

        Zayıflıklarıyla alay edildiğini düşünür ve fabrika ayarlarına dönerler. Küvetteki suyla beraber bebeği de dökmeye, şikâyet ettiği, bıktığını söylediği anlayışın, yönetimin iyi yanlarını bile inkâr etmeye hazır, iyi politikalarla bile hesaplaşmaya teşne hale gelirler.

        ABD’de de öyle oldu. Sonuç: Göreve gelir gelmez yaptığı ilk iş Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a telefon etmek olan ama birbirinden sofistike beklenti ve çıkarları aynı anda dengelemeye çalışmak adına ortaya berbat bir Suriye politikası çıkardığı için Ortadoğu’daki kalıcı çözümü imkânsızlaştıran Obama gitti. Yerine yaptığı popülizme tüy dikmek için şahsileştirdiği anti Obama kampanyasını “Benim yegâne müttefikim İsrail’dir” mesajına kadar taşıyan ve bu mesajı Kudüs’teki büyükelçilik açılışında akan Filistinlilerin kanıyla mühürleyen Trump geldi.

        KÜRESEL DÖNÜŞÜMLERİN TÜRKİYE’YE ETKİSİ

        Artık bütün dünyanın gözüne girmesi gerektiğini ve dolayısıyla haklı olmayı önemseyen bir ABD yok. ABD, “altına hücum” günlerine geri döndü, çünkü onların “fabrika ayarları” bu.

        Söz konusu dönüşümün hangi sonucu vereceği şimdiden kestirilemez olan küresel etkileri var.

        Söz konusu durumun yarattığı çirkin sonuçlar var.

        Ve o çirkin sonuçlar, misal Türkiye gibi ülkelerde bazı şeyleri hem iktidar hem muhalefet nezdinde netleştiriyor. Tüm acı gerçekliğiyle. İktidarıyla muhalefetiyle, tüm ülkeyi kim olduğunu, nerede olduğunu anlamaya zorluyor. Bir nevi ebelik yapıyor.

        Kudüs’te ABD büyükelçiliğinin açıldığı günü hatırlıyorum mesela. Kaç Filistinli, sadece protesto ettiği için gerçek mermilerle öldürüldü ve aynı anda büyükelçilik binasında kaç şampanya patlatıldı sayabildiniz mi? İnsanlık adına utanç verici o günün içinden değeri tam bilinememiş, öylece es geçilmiş bir konuşma da geçmişti. Not almıştım. Şöyle:

        “Dün pazartesiydi, tarihe ‘Kanlı Pazartesi’ olarak geçecektir. Bir tarafta ellerinde en gelişmiş silahlar, öbür tarafta sadece ve sadece barış gösterisi, barış isteyen, kendi topraklarını isteyen bir Filistin halkı var. Ve siz o gelişmiş silahlarla acımasız insanları tarıyorsunuz, katlediyorsunuz. Bu mudur insanlık, bu mudur ahlak, bu mudur adalet? Kimse bundan sonra kalkıp da dünyaya demokrasi dersi vermesin. Her demokrasi dersi verdiklerinde, onlara kanlı pazartesiyi hatırlatmak insanlığın temel görevlerinden birisi olmak zorundadır artık, bunu yapacağız....

        Ortadoğu’da Amerika artık arabulucu olma rolünü tümüyle kaybetmiştir; çünkü taraftır. İsrail hükümetinden yana taraftır. (...) Trump yönetimi Ortadoğu’ya kanı ve gözyaşını getirir artık, ölümleri getirir artık.

        Değerli arkadaşlarım, biraz sizi geriye götüreyim. 15 Temmuz 1092, bir cuma günü. 40 günlük kuşatmadan sonra Kudüs düşer, Haçlı orduları tarafından, Kudüs düşer ve büyük bir katliam başlar, büyük bir Müslüman katliamı başlar. Ve sadece Müslümanlar değil, Yahudiler de öldürülür Haçlı seferleri sırasında, onlar da katledilirler.

        2 Ekim 1187... Aradan 95 yıl geçmiştir. Yine bir Miraç Kandili gecesinde büyük komutan Kudüs’ü geri alır. O komutanın adı Selahaddin Eyyubi’dir. Alır, ama ‘Hiç kimseye dokunmayacaksınız’ talimatını verir, ‘Hiçbir Hıristiyan öldürülmeyecektir’ talimatını verir. İslamiyet’in bir barış dini olduğunu, sevgi ve hoşgörü dini olduğunu söyler, ‘Kimsenin burnu kanamasın’ der. ‘Kudüs’ten ayrılmak isteyenler de ayrılabilirler’ der. İşte Haçlı seferleriyle Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’e bakış açısı arasındaki fark budur! Biri insani, biri vahşi bakış açısıdır. Haçlı seferlerinin anlayışı bugün de var. Kudüs’te bugün aynı anlayış uygulanmaktadır...”

        OY KAYGISI MI, KABULLENİŞ Mİ?

        Bu konuşmayı yapan Erdoğan değildi. Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. (15 Mayıs 2018).

        Hasılı, çok değil daha iki-üç yıl önce bütün mesaisini “Ay Batı’dan çok koptuk” serzenişi üzerine kuran bir partinin liderine bugün “Haçlı zihniyeti” dedirten bir dönemden geçiyoruz. Bu konuşmayı tümden oy kaygısına indirgemenin yanıltıcı olacağını düşünüyorum. Bana kalırsa sebep, biraz zorlamayla da olsa, herkesin her şeyin farkına varmasıdır. O her şeyin içinde bütün eksiklik ya da aşırılıklarına rağmen içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşayıp o coğrafyanın kaderinden, tarihinden, kimliğinden kaçarak devam edemediğimizin farkındalığı var.

        Diğer Yazılar