Final bölümü günler önce yayınlandı. Dizi bitti. Ama seven kalplerin yası dinmedi. Bir burukluk, bir can sıkıntısı almış başını gidiyor. Bitmedi “Şimdi yerine ne koyacağız” telaşı.

Tüm o rezil ve sefih kareler, ciddi bir yoldan çıkmışlık ve ipini koparmışlık temaları bile milleti soğutup uzaklaştırmadı. Her kesimden, ama her sosyal, siyasi, kültürel grup tarafından, “derby” izler gibi izlendi. Son bölümün yayınlandığı Pazar gecesi millet saatini kurup bekledi, ertesi gün işe gidilmedi.
Hafta sonu yaklaşırken, bugünü keyfimin kahya günü ilan ettim.
Hiç de kısa sayılmayacak bu yazıyı, sadece kendim gibi Game of Thrones’culara yazdım.
Diziyi izlememiş olanlar, hiç sevmemiş olanlar ya da henüz izlememiş olanlar boş yapmadan aramızdan ayrılsın.
Zira bol spoiler ve bol “Üzerine düşündüm bunun”larla dolu bir hayran yazısı geliyor. Ama kitapları okumamış, safi diziyi izlemiş biri olduğum için gerçek fanları tatmin edemeyeceğimi de biliyorum.
O yüzden bir fan okuması değil bu; kaba saba bir mülahaza.

İKTİDAR, İSTİKLAL, İSTİKBAL

Kanımca, ilk bağlayıcı efekt, Game of Thrones’un fantastik yapım kategorisinde olmasına rağmen sahip olduğu yadsınamaz gerçekçiliğiydi.
Reel siyasetin tam olarak ne olduğunu Game of Thrones kadar iyi anlatan tek dizi, konusu Beyaz Saray’da geçen House of Cards’dır, o derece.
Belirli bir tarihi anlatmıyor olsa da, “demokratik siyaset”in henüz keşfedilmediği, krallığın da köleliğin de meşru olduğu; halk iradesinin önemli olmadığı, buna mukabil, kan bağının belirleyici, bilek gücünün hayati, akıl ve dehanın ise nihai kurucu faktör olduğu zaman dilimlerini işaret ettiği belliydi. İktidar, istiklal ve istikbal mücadelesine dair çok aktörlü sağlam bir hikaye vardı bu evrende.

Hikaye kısmı önemli. Çünkü yazar da, dizinin senaristleri de mesaj vermiyor, hikaye anlatıyordu. Mesajı sen süzeceksin. Anlamlı hikaye ile anlamsız olan detayları birbirinden sen ayıracaksın. Sen tasnif edeceksin. Tasnif ederken hata yapabilir, rolünü fazla abartan Stanis Baratheon gibi gerçekte yeterince önemli olmayan bir şeye fazla anlam yükleyerek kaybolabilirsin; senin sorunun.
Yeterince önemli şeyleri naiflik yapıp küçümseyerek 3. sezona sağ çıkamayan Catelyn ve Robb Stark gibi nefes alamaz hale gelebilirsin, senin sorunun.
İnandığın “Evet bu karakter iyi galiba” dediklerin öldü, hâlâ devam edecek misin? Sen bilirsin, senin sorunun.
Ahan da kötüler gözünün içine baka baka kazandı, peki sırf bu yüzden saf mı değiştireceksin? İlk ve son ahlaksız sen değilsin, olmayacaksın. Ama acele etmeyeydin iyiydi. Hoş, sen olsan da olmasan da devam eden bir hikaye var ve önemsiz oluşun, senin sorunun.
Game of Thrones’u sadece kahramanlarına değil, izleyicisi olan bizlere de çok sert ve acımasız davrandığı için sevdik.
Çünkü popüler yapımlar adı üzerinde popülisttir. İzleyicinin seveceği birkaç karakter tasarlar, özdeşleşmenizi sağlar. İzleyici o karakterler üzerinden heyecanlanır, başarır, yücelir, mutlu olur. Siyaset nasıl liderler ve önemli aktörlerle bizi peşine takıp “Ah evet bu kez iyi olacak” beklentimizi yöneterek reyimizi kazanırsa, beyazperde de benzerini yapar.
Belki de ilk kez, yıllarca sürecek bir popüler yapım, önümüze krallar, prensesler, ejderhalar, şövalyeler, büyücüler, sihirli nesneler koydu ama hikayeyi peri masalı olmaktan en uzak duracak şekilde tasarladı.
Ve insanlar /izleyiciler, uyutulmaya olan ihtiyaçları kadar kesin olan başka bir şeyi daha özler olmuşlardı: Dövülerek uyandırılmak.
Uyan.
Hiçbir güzel kız, sırf çok saf ve temiz diye layığı olan prensle mutlu sona ulaşmaz.
Hiçbir kötü, sadece kötü olarak kalamaz.
Hiçbir şımarık sırf hayal kurdu ve öyle olsun istedi diye hayallerine kavuşmaz.
Hiçbir iyi sonunda kadar pirüpak durmaz.
Mutlak güç karşısında doğruyu söyleyenler mutlak surette kelle verir. Hiçbir kahraman her sınavdan 100 alamaz ve huzur içinde ölecek kadar uzun yaşamaz.
Halkına liderlik eden akıllı adamların/kadınların, aklıselimini ilanihaye koruyacaklarına dair yazılı/yazısız herhangi bir garanti yoktur.
Her inanç er geç test edilir, hayat tarafından sınanmayan inanışlar hayatta kalamaz.
Her “arzu nesnesi” bir gün ölümü tadacaktır.
Ve daha birçok şey.

TAHT VE TAÇ

Sekiz sezonluk dizinin başında esir alınıp öldürülen binlerce askerin kılıcından oluştuğunu öğrendiğimiz o ihtişamlı tahtın, kahramanlara, liderlere, güçlü savaşçılara, tüm bunları hazmedemeyip hain ilan edilenlere ebelik yapan “Demir Taht”ın, onun son sahibi olan Deanerys Targeryen’in ejderhası tarafından yanışını görmek bile biz Khaleesiseverler için travmatize ediciydi.
Aslında sürpriz değildi.
Gerçek bir savaş karşıtı olmak için sadist bir hikaye anlatıcısı olmak gerektiğinin farkında olan serinin yazarı George R. Martin’den gelmesi muhtemel bir hamleydi.
O ki, Khaleesi, Zincirkıran, Fırıtınadoğan, Ejderhaların Annesi… diye sürüp giden onlarca “title”ı kullanmayı pek seven Deanerys Targeryen’den köleleri özgürleştiren bir istiklal mücadelesi kahramanı yaratmıştı.
Sonra, istikbal için, onu yok etti.
Ve gitti, iktidarı dizide var olan tüm siyasi ve idari birimlerin, ailelerin, hanelerin hikayelerini birleştirebilecek olan, ülkenin hafızası konumunda olan Brandon Stark’a verdi.
Bu tercihinden dolayı Targeyen kızına aşık kim varsa yasa boğuldu. Bütün kusurlarına rağmen tahtı hak ettiğini düşünenler de.
Kolay değil. Genç kadının adil bir hükümdar olacağı fikrine yatırım yaparak büyüdü nesiller. Yıllarca izledik.
Satıldığı adamı nasıl fethettiğini izledik. Nasıl ejderha anası olduğunu. Zincirleri nasıl kırdığını… Nasıl büyüdüğünü, yükseldiğini.
İyi bir amaç uğruna işlediği cinayetleri alkışlamaya alıştırıldık.
Ya kendisini, ya yavrularını, ya özgürleşterdiği Lekesizler’ini koruyordu sonuçta. Mazereti vardı ve bir gün tahta geçtiğinde mutlaka iyi yönetecekti. Adil olacaktı.
Kötüleri cezalandırırken, önemli bir şey oluyordu oysa.
Bir sürü masum köylü, Dany’nin savaş silahı olan ejderhalara kurban gidiyordu. Yeni düzene alışamayan köle sahipleri Dany’nin uzlaşmaya yanaşmayan tavrı nedeniyle çarmıhta can veriyordu.
Ama olurdu o kadar collateral damage, yan hasar, eğitim zayiatı.
Aslında olmazdı.
Final sezonuna yaklaştıkça nasıl “olmayacağı” da anlaşıldı.
Çünkü tüm o amaçlanmamış zayiat, Dany’nin tahta giden yolla arasına giren herkesin ezilip geçilebilir olduğuna duyduğu “püre” inancın fragmanıydı. Potansiyeli, devrimciliği ve azmi ile göz kamaştıran Dany’nin adaleti ve cömertliği, “alkış”a bağımlı şartlı refleksten ibaretti. Heyhat, kendisi bile bilmiyordu: Alkış varsa Dany iyi ve adildi.
Ne zaman ki alkış kesildi (Zira Winterfell’liler pek sevmedi tahta yürüyen bol “titr”li kraliçe adayını) , ne zaman ki en az bir kişinin daha, tahtta en az kendisi kadar hak sahibi olduğu anlaşıldı (Jon Snow’un nesebinin teşhir olması ), Dany’nin “adil hükümdar” duruşunun maalesef kendisinin de inandığı bir yalandan ibaret olduğu su yüzüne çıktı.
Yeterince sevilmediğini ve üstelik “alternatifsiz” de olmadığını anlayan ve strese dayanamayan Dany, uzun yıllar boyu savaştığı müesses zulüm düzenlerinden birinin replikasına dönüşmekte hiç tereddüt etmedi.
Teslim olmuş şehri çoluk çocuk demeden baştan sona yakması bile değildi sorun. O bile değildi.
Bir şehri yok etmeyi, o şehri özgürleştirmekle eş anlamlı kullanmakta hiçbir sorun görmeyecek kadar profesyonelleşmesiydi. Son ana kadar kendisine çalışmış yardımcılarının, bu katliam karşısındaki eleştirisine idam cezası ile mukabele etmesiydi.
Doğrularının ve değerlerinin altını yavaşça boşaltıp içine narsizmini yerleştirmesiydi.
Jon Snow tarafından öldürülmeden önce söyledikleri, bir zincirkıranın zincirtakan olarak portresi bağlamında efsanedir.
“Onları affet” der Jon Snow. “Affet, seni anlamalarını sağla”.
Cevap “Öyle ufak tefek merhametlerle oyalanamayız” olur. “Yapacak çok işimiz var, daha dünyayı özgürleştireceğiz, adalet, iyilik götüreceğiz. Çünkü biz adaletiz, biz iyiyiz.”
Jon Snow, “Ya başkalarının, özgürleştirilecek olanların bu konuda başka bir fikri varsa?” gibi bir şey diyecek olur.
Yanıt kesindir. “Onların öyle bir söz hakkı yok. Bizim var”.

HER KEMALİN BİR ZEVALİ VARDIR

Targeryen kızı Deanrys neredeyse satıldığı bir Dothraki kabilesi liderinden Demir Taht’a uzanan yolculuğunda zayıfları kitlesel ve ilkesel olarak kollamış, esirleri azad etmiş, mazlumları birleştirmiş ve liderlik misyonunu böyle kazanmıştı.
Jon Snow, asıl tehlike olan ve çünkü insan bile olmayan Ak Gezenler’e ve Night King’e karşı birbirleriyle savaş halinde olan aileleri, haneleri Yabaniler’le birleştirmiş ve insan ırkını yok oluşun eşiğinden kurtaran kumandan olmuştu.
İkisi de gücünü, ayrılıkları birleştirmekten ve kitleleri hayatta kalma hedefine odaklamayı başarmaktan alıyordu.
Günün sonunda biri diktatöre diğeri suikastçıya/darbeciye dönüştü.
Biri oturmak üzere olduğu Demir Tahtın yanına cansız yığılırken, diğeri -artık ülkeyi yöneten kendi ailesinden biri olmasına rağmen- normalleşmeye ve temiz bir sayfa açma dönemine verilen kurban oldu. King’s Landing’den uzaklara sürüldü.
Bütün kanlı savaşlar yapılırken kenarda durmuş, iktidar mücadelesi tarafından kirletilmemiş, kendine özgü hikayesini tamamlamak için kötürüm bacaklarıyla uzun bir yolculuğa çıkmış ve nihayetinde üç gözlü kuzgunun mağarasında, tabiat ve çeşitli varoluş biçimlerinin hikayelerini “içerden” fethetmiş; coğrafyanın hafızasına mistik erişim hakkı elde etmiş bir genç karakter ise, taç giydi.


AKLINIZIN BİR KÖŞESİNDE BULUNSUN

Hayat sadece yaptığınız seçimlerin sonucu değildir. Hayat yaptığınız seçimlerin sonucu ile beraber başkalarının harekete geçirdiği dinamiklerin bileşkesinden payınıza düşendir.

Payınıza düşenden fedakarlık edebildiğiniz oranda, “iyi biri” olmaya yaklaşırsınız. (Örnek: Jon Snow, Arya Stark)

Payınıza düşenden fedakarlık etmeyip o payı arttırma ihtirasına düştüğünüzde muhteris olur, kan emici olur, kötülükle kardeş olursunuz. (Örnek: Cersei, Tywin ve Geoffry Lannister, Ramsey Bolton)

Payınıza düşeni hayır zannedersiniz, oysa onda şer vardır. (Örnek: Ned Stark, Sansa Stark, Robb Stark, Theon Greyjoy )

Payınıza düşeni şer zannedersiniz, ama kuyruğuna takılıp gelen paket, nice süprizlere gebedir ( Jon Snow, Sansa Stark, Arya Stark, Tyrion Lannister, Samwell Tarly)

Payınıza düşeni iyi yönetirseniz ‘başarılı’ olursunuz, en azından bir hikayeniz olur. (Deanerys Targeryen, Arya Stark, Sansa Stark, Jon Snow, Tyrion Lannister)

Payınıza düşeni kötü yönetirseniz, başarısız. (Örnek: Viserys Targeryen, Stannis Baratheon, Oberyn Martell. Son kertede Cersei Lannister. Son kertede Deanerys Targeryen)

Payına bir şeyler düşen büyük aktörlerin etrafında bulunup, onların ilgisini çekme ayrıcalığına sahip olursanız “danışman” olursunuz. ( Petyr Baelish, Varys, Tyrion Lannister, Jorah Mormont, Red Woman “Melisandre”, Sir Davos Seaworth, Gri Solucan, Missandei)

Payınıza düşen; hakikat arayışı olup da gerektiğinde “Yanlış kişiye güvenmişiz ağalar” deyip bir prensip kararı ile gemileri yakan danışman olmak ise, ölmeniz kaçınılmaz. Ama üzülmeyin, öldürülmeniz, haklılığınız ihtimalini kuvvetlendirecek, adeta kalk borusu rolünü oynayacak. (Varys)

Payınıza düşen “Hakikati bilelim, ama önce biraz izleyelim, hemen karar vermeyelim” diyen soğukkanlı bir danışman olmak, lakin vakit geldiğinde çoğunluğun hayrı için manipülasyon yapmaktan geri durmamak ise, “El” olursunuz. Tarih sizi yazmaz, ama siz tarih yazarsınız. (Tyrion Lannister)

Payınıza düşen, kumandanların büyük büyük savaşları değil, “Kim varmış biz buralarda yoğ iken?” sorusunun peşine düşüp izlemek, sadece bakmayıp ‘görmek’ ve özgün bir maceranın içinden sterilize ola ola geçmek ve “Ne işim olur iktidarla?” şeklinde bilge bilge takılmak ise unutmayın. Bütün renkler kirleniyorsa birinciliği beyaza verirler. İstemiyorsanız, ortalarda gezinmeyin, bir mağara bulup saklanın.

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!