Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dün gece, gün içinde silahlı saldırıya uğrayan Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ile konuştum. Kafasında 17 dikiş vardı, parmakları kırıldığı için sabah ameliyata girecekti. Ama ‘eski toprak’ siyasetçilere özgü bir dayanıklılık ve cesaretle konuşuyor, asla bir ‘kurban’ olduğunu düşünmüyor, darbedilmesinin anlamını analiz ediyordu. Üzüldüğü iki şey vardı. İfade özgürlüğünün sadece egemenlere ve egemenlerin eteklerine yapışmış olanlara has bir hak haline getirilmesi, demokrasinin içine girdiği kriz ve ülkücülerin siyasi rant uğruna sürüklendiği yer.

“Ülkücülere çok üzülüyorum” cümlesini birkaç kez tekrarladı. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

Onu dinlerken Erbakan’ı hatırladım. Hatta eğer 28 Şubat’ta askerin yanında durup talihsiz çıkışlar yapmasaydı bugün her kesim tarafından takdirle anılacak olan Demirel’i hatırladım. Onlara da neler neler yapıldı, ‘kendileri’ için yakınmayı tercih etmediler. Engellendiler, darbe ile indirildiler, yasaklandılar ama siyasete, halka küsmediler. Üzüldüler ama boyun eğmediler. Kırıldılar ama kin gütmediler, özellikle Demirel, muarızları ile, kendisine acımasız davranan gazeteci ve kanaat önderleri ile bile teması hiç kesmemişti. Demirel’in sık sık Uğur Mumcu ile görüştüğü bilinir mesela.

Her iki siyasetçi de konuşa konuşa, diyaloglar kurarak yeniden siyasete dönmenin zeminini hazırlamıştır her defasında ve defalarca sıfırdan başlamışlardır.

Kaplanın kuyruğunu önce tutmuş, sonra bırakmış bir siyasetçi olan Selçuk Özdağ için de AK Parti’de siyaset yapıp şimdi Gelecek Partisi'nde olmak bir nevi böyle, tecrübesini ve tarihini reddetmeden sıfırdan başlamayı göze almak demek.

Bu köşeyi yıllar içinde takip edenler siyasetçilerin saldırıya uğramasına ne kadar öfkelendiğimi bilir.

Yıllar önce AK Parti’nin önde gelenlerine, Hüseyin Çelik’e, Bülent Arınç’a, Burhan Kuzu’ya barışçıl protesto adı altında itibarsızlaştıma amaçlı sözlü, yumurtalı saldırılar oldu. O dönemde de siyasetçilerin yanında oldum.

17-25 Aralık siyasete yapılmış fiziksel bir saldırıydı. Bugün bana linç girişiminde bulunanlar 17 Aralık günü ekranlarda kıvırıp "Hizmet hareketi canımızdır" diye saçmalarken benim tarafım belliydi. Ben BBC Türkçe’ye “Bu, meşru gerekçelerle yapılıyor görüntüsü altında yapılan anti demokratik bir operasyon, vesayet girişimidir" derken bugün bana saldıranlar hala cemaat övgüsü yapıyordu.

15 Temmuz vatana millete ve siyaset kurumuna yönelik bir saldırı olduğu gibi Sayın Erdoğan’a yönelik de yakın fiziksel saldırı tehdidi içeriyordu. Elbette o darbe girişimi sırasında Erdoğan’ın yanında durdum.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşünde yoluna tezek bırakanlara da, Çubuk’ta yumruklayanlara da bu köşeden sert tepki verdim. Sadece yumruklayanlara değil, o yumrukları "Kabul edilebilir" bulanları, "Gelmeden önce haber verseydi" ya da "Ona gelme denildi, gelmeseydi" diyenleri de teşhir etmiştim.

Öncekileri hatırlatmama gerek yok ama son örnek için gereken link ve bilgiyi buraya bırakayım.

Selçuk Özdağ’a yapılan saldırı da aynı derecede öfke ve tiksinti uyandırdı bende.

SİYASETÇİNİN SALDIRIYA UĞRADIĞI YERDE ŞU ÜÇ ŞEYDEN BİRİ VARDIR

Siyasetçiye saldırmak hemen her zaman çok partili demokrasinin temeline saldırmak ile paraleldir çünkü.

Siyasetçilere saldırılar üç şeyi çağrıştırır 1) ‘Siyasetçiler beceremiyor, siviller zaten gereksiz’ algısının yaratılmasından sonra gerçekleşen askeri darbeleri 2) İç savaş yaşayan ülkeleri 3) Sivil diktayı.

Üçünden biri yaşanmıyorsa eğer şu olur: Bir siyasetçi ya da politik görüşleri olan muhalif gazetecilere yönelik saldırılar münferit olaylardır ve hemen sonrasında iktidarda olanlar tarafından şiddetle kınanır. Yüksek perdeden kınanmıyor, lanetlenmiyorsa, o yerde bir sorun var demektir.

Selçuk Özdağ’a yapılan saldırı içinden geçmekte olduğumuz dönemin ‘sorunlu’ figürlerine ayna tutan bir keyfiyete sahip maalesef.

Yıldırma amaçlı olduğu, ‘malum’ siyasetçilerin yönlendirmesi ile gerçekleştirilmiş olduğu zaten belli.

ÖZDAĞ’DAN ÖĞRENDİĞİM SALDIRI DETAYLARI

Ayrıca, ortada üç beş meczup buluşmuş da öfkelerine yenik düşmüş gibi bir durum da yok. Teçhizatlı gelmişler ve ‘namert’ bir şekilde saldırmışlar.

Beş adamın ikisi silahlı ve arabasına binmek üzere olan Özdağ’a arkadan gelip saldırıyorlar.

Silahlı adamlardan biri, şoförü tutuyor. Arabadan inerse vurulacağını söylüyor.

Diğeri, tam karşıda durup, kamera ile çekim yaparmış gibi tuttuğu silahı o sırada yumruk yiyen Özdağ’a doğrultmuş durumda.

6-7 dakika süren yumruklaşma sırasında Özdağ kendisine saldıranlara karşılık veriyor. Kafasının üç yerinde delik açıyor, parmaklarını kırıyorlar ve aslında işi ‘sonuçlandırmaya’ kararlılar. Özdağ hemen devrilmeyince şoförü tutan silahlı adamın dikkatinin dağılması küçük bir imkan yaratıyor ve Özdağ’ın arabasının torpido gözünde bulunan ruhsatlı tabancayı çıkaran şoför ateş ediyor. Saldırganlar kaçıyor, o şekilde Özdağ ‘sağ’ olarak kurtuluyor.

Arabasının torpidosunda bir silah olmasa, bugün Özdağ’ın cenaze namazı için toplanmak zorunda kalabilirdik.

İşe bakın arkadaşlar. İleri demokrasi olacaktık, Suburra dizisi olduk.

LÜKS İÇİNDE HER GÜN VATAN İÇİN ÖLÜYORLAR

Merak edenler Netflix’te diziyi bulsun ve eski mafya, potansiyel mafya, siyaset, suç geçmişi olan işadamları ve arka sokaklardaki dışlanmışlar arasındaki çıkar çatışmaları, çıkar birliktelikleri, manipülasyon ve hesaplaşmaların dürüst insanlar ve ilkeli siyasetçiler için son derece yıldırıcı olan bir atmosferi nasıl dayattığını anlatan bu İtalyan dizisine baksın.

Yalnız tabii dizide olaylar İtalya’da geçtiği için, orada en azından siyaset mafya birlikteliği gemisini yürütmek için çaba harcıyor, sofistike planlar kurmak; deveye hendek atlatmak zorunda kalıyor.

Buradakiler için ise her şey çok rahat, çok düz, engelsiz koşu gibi. O tabirle söylersek ‘ele dümdük’ hareket etmekte hiç beis görmüyorlar. Dün anormal kabul edilen, mahcup olunup gizlenen zorbalıklar, kaynağı belli olmayan kazanımlar bugün “Yerli ve miliyiz, vatan millet için ölürük” yollu bir temayla meşru hale getiriliyor. Öldükleri filan da yok ha. Girin bakın instagrama nasıl bir konfor ve lüks içinde yaşadıklarını göreceksiniz. Konvoylar, lüks ofisler, mutantan karşılamalar, yatlarda yapılan ve herkesin birbirine ‘reisim’ dediği buluşmalar. Gençleri onların sunduğu yeni normal belirliyor artık.

Bu hallere nasıl düştük peki?

İKİ MÜHİM TARİH

2016 ve 207’deki iki büyük kırılma sayesinde düştük. 2017’de sadece ülkenin yönetim sistemi değişmedi, ‘normal’i, zengin, aydın, akademisyen profili ve etik kodlar da değişti.

İş dönüp dolaşıp 15 Temmuz 2016 tarihinde düğümleniyor fakat.

FETÖ’nün sapladığı bıçağın demokrasiye, akademiden siyasete uzanan çok geniş bir yelpazede tutunmaya çalışan demokratik teamülleri, hukuk nosyonunu ve etik kodları süpürüp götürmesine geliyor. Bu yönleriyle hiç tartışılmıyor 15 Temmuz. Çünkü ‘malum adamlar’ izin vermez.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00