Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Enes Kara’nın intiharı sonrası yapılan cemaat tarikat tartışmaları oldukça üzücü bir noktaya gitti. Kendisini laik çağdaş aydınlamacı bir mevziye koyanların konuyu cemaatlerin tarikatların yaptığı tüm etkinlikler iptal edilsin, bütün örgütlenmeleri lağvedilsin, vakıfları dernekleri ve onlara bağlı yurt öğrencievi gibi hizmetleri kapatılsın noktasına getirmesi çok hızlı ve haşin bir tonda gerçekleşti. Enes Kara’nın cansız bedeni, mevcut ve müstakbel siyasi toplumsal dizaynın savaş alanı haline getiriliyor. Kılıçdaroğlu’nun yorum yapmaktan kaçınması, konuyu siyasileştirmek istemediğini beyan etmesi beklenen olgunluğun sergilenmesini sağlayamadı, bilakis, tam tersi oldu.

        Şu oldu sonra… Dindar mahalleden de aynı haşinlikte bir karşılık geldi.

        Peygamber Sevdalıları Vakfı Onursal Başkanı Mehmet Göktaş'tan şöyle bir Enes Kara yorumu geldi: "Ey İslami kesim, korkmayın, söyleyin yahu, o bir katildir, kendi canına kıyan bir katil…”

        Evet, İslam’da insanın kendi canı kendisine değil Allah’a ait olduğundan, intihar ile insan öldürmek eşdeğerdedir yani düz mantıkla haramdır. Ancak kupkuru, dümdüz bir fıkıhçı bile İslam fıkhından “Aklı başında bir insanın intihar edemeyeceği, intihara karar veren kişinin akıl sağlığının yerinde olmadığı, bu nedenle eyleminden sorumlu olamayacağına” dair farklı yorumlar çıkarabilir, çıkarıyorlar da.

        İhsan Şenocak, Cübbeli Ahmet bile yapmamıştı bu yorumu.

        Mehmet Göktaş’ı bu kadar hazin bir katılığa iten gerekçe ise malum: “Camiamıza saldırılıyor!” O zaman haydi yine düşünmeyelim! Haydi yine üstünü örtelim ve bir sonraki drama kadar hiçbir şey olmamış gibi devam edelim. Bir yirmi yıl daha böyle gideceğimizi umalım.

        “Yoldan çıktı” gözüyle baktığımız her genci ‘münferit bir vak’a’ sayıp yola devam edelim.

        Zorlarlarsa tekfir etmekle tehdit edelim.

        Kendimize hiç bakmayalım, hiç sorgulamayalım.

        Çünkü neden? “Camiamıza saldırılıyor”.

        Laik, çağdaş, aydınlanmış mahallenin hücumundaki haksızlıktan bağımsız olarak şu soruyu sormalıyız: Mütedeyyin camia "Camiamıza saldırılıyor" deyip sürgit dirsek göstererek sürekli saldırı gerekçesi ürettiğini ne zaman fark edecek?

        HEMŞEHRİ KADROLAŞMALARINA DİYECEK SÖZÜNÜZ YOK MU?

        Cemaat ve tarikatların yerelde baskı grubuna dönüşebildiklerini, gençler ve kadınlar için özgürlüğü kısıtlayıcı bir varlık gösterebildiklerini biliyoruz. Bu yüzden bir önceki yazımda, ‘sivil toplum’ devlete karşı savunulmalı; ‘birey’ de sivil toplumdan bir bölümü kendisine münhasır kılıp etrafına çit çevirerek "Bu alan benim" diyen dini örgütlenmelere karşı savunulmalı demiştim.

        Ayrıca, devlet kurumlarında, o kurumu ilzam edecek, zan altında bırakacak bir potansiyele erişmeleri konusunda dikkatli olunması gerektiği de doğru. Ama bu sorumluluk bütün diğer gruplar ve kadrolaşmalar üzerine de dikkat yoğunluğu ister.

        Hemşehri kadrolaşmaları da eşit hizmet ve hizmette adalet prensiplerini rahatlıkla bypass eden, liyakatin canına okuyan bir vakıadır mesela ama nedense kimse üzerinde durmaz.

        Kaldı ki devlet sadece dini grupların değil, farklı mezhebi aidiyetlerin, etnik aidiyetlerin, seküler-kemalist dernek ve vakıfların kısaca bütün kimlik gruplarının kadrolaştığı bir alandır maalesef.

        Açıkçası, devlette varolmanın hayat memat meselesi olmadığı, yani devletin bu kadar büyük ve her alanın hakimi olmadığı, devletçiliğin kutsallaştırılmadığı, devletle iç içe kol kola olmadan sivil kalarak da toplumsal, siyasi, ekonomik aktör olmanın mümkün olabildiği günlere kadar bu devam edecek.

        Devleti ele geçirme ülküsü ancak devlet normal sınırlarına çekildiğinde biter. Yani küçüldüğünde.

        İdeal durum budur, ancak bu ideale kolay kolay varılamayacağı da bellidir. Mesela “Ama Türkiye çok zor bir coğrafyada ve kaygan bir zeminde….” diye başlayan cümleler hemen sıralanmaya başladı değil mi?

        HER CEMAATTE FETULLAH KABUSU GÖRMEK

        Yapılan en yaygın hata da, hemen her cemaati Fetö ile kıyaslama, bak o yaptı bunlar da yapar cingözlüğü ile adam çarpmaya kalkma.

        E çünkü, ‘Fetö’ başından itibaran yanlış bir tanımlama.

        ‘Cemaat’ Fetullahçılığın sadece bir unsuru. Zaten kendilerine hiç ‘cemaat’ demediler, hep ‘hizmet’ dediler. ‘Devlet’ ile kafiyeli olan bu sözcüğü seçtiler.

        Fetullahçı ‘Hizmet’, pek çok unsurdan oluşan bir yapıydı; dini boyutu sevk ve idare eden cemaat, sivil askeri güvenlik bürokrasisi, hukuk, eğitim, ticaret, finans, kültür, dış ilişkiler ve 15 Temmuz’da görüldüğü gibi üniformalı paramiliter grubu olan bir ‘paralel devlet’ti.

        Bu paralel devlet yapılanması içindeki yönetici ve müdahaleci ağa, terör icra eden, bunu icra etmek için yardımlaşan networke FETÖ demek gerekir. Geri kalanı daha farklı bir segmentte ele alınmayı gerektirirdi.

        Günün sonunda bu paralel devletin belkemiği çökertildi ama başı sayılabilecek isimler yani öz hakiki Fetö olan kısmı, Adil Öksüz’ünden, Mustafa Özcan’ına, İsmail Kokuroğlu’sundan Mehmet Değerli’sine varana kadar genişleyen darbe girişiminin beyin takımı ele geçirilemedi ve sayılarla bakarsanız eğer dayağın çoğunu ‘cemaat’ tarafından yapılan "Biz dini bir uyanış için çalışan insanlarız" lansmanına kanmış, çoğu yoksul ya da orta sınıf sıradan insanların oluşturduğu ‘ibadet’ kısmı yedi.

        Herhangi bir cemaat ya da tarikatın bir daha ‘paralel devlet’ olacak kadar büyüyeceğine ve güçleneceğine ihtimal vermiyorum. O yüzden sayın Ali Köse’nin bir Fetö gitti bin Fetö geldi tesbitini de abartılı bulmuştum.

        Çünkü Fetullahçılık vaktiyle sadece devlet eliyle büyütülmüş bir organizma değil, radikal İslamcı eğilimlerin panzehiri olsun diye ABD tarafından da desteklenmiş bir ‘ılımlı islam’ formülüne tekabül ediyordu.

        Gücünün önemli bir kısmını ABD hamiliğinde Türkiye dışına da yayılmış olmasından alıyordu.

        Oysa bugün ABD’de "Ilımlısı iyi yaa, biz ılımlı İslamla çalışırız" varsayımına yaslanan bir kadro yok. O iş bitti.

        Bu tez Arap Baharındaki sırasını savmış, Kaddafi’yi devirmiş Libya’da Bingazi’nin orta yerinde 2012’de ABD Büyükelçisi Cristopher Stevens’in öldürülmesi ile son buldu.

        Saldırı hakkında çok çeşitli rivayetler olsa da, saldırıdan 4 gün sonra olayı El Kaide üstlenmişti. O tarihten sonra adım adım “Biz ılımlı İslamı yetkilendiriyoruz ama bu iş radikallere yarıyor, demek ki İslam’ın ılımlısı ılımsızı olmuyor" gibi bir son kabulüne gelindi.

        2013’e kadar AKP ile ittifak etmekte hiç sorun yaşamayan Fetullahçıların 2013 sonunda 17-25 Aralık hamlesine girişmeleri ve 2016’da 15 Temmuz darbe cuntası içinde yer alarak yapmaya çalıştığı şey, küresel İslam'la ilişkileri, menfaatleri koordine eden mühendislere "Hayır hayır bakın biz hala iyi çocuklarız, radikal olan onlar!” sinyali yapmak, entegrasyon nikahını tazelemek içindi biraz da.

        Başarsalardı, "Laik çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni kurtardık" diyeceklerdi, TRT’de okuttukları bildiri de zaten bu minvaldeydi.

        Ancak görünen o ki, devlet onların hazırlıklarına karşı hazırlığını yaptı ve kendilerini tasfiye etti. Devlette devamlılık esastır sözü doğruysa devlet otuz yıllık bir süreçte aldı, kullandı, büyümesine göz de yumdu ama sonunda haddini aştın diyerek tasfiye etti.

        Hasılı, bu çapta küresel ve ulusal ilişkileri aritmetik ve geometrik hesapları olan bir yapıdan bahsediyoruz.

        Devletsiz bu kadar büyüyemeyecek ve sonunda devlet kararı ile çok keskin ve yer yer alabildiğine haksızlık ve hukuksuzluk da içeren tutumlarla yokluğa mahkum edilen bir yapıdan.

        Esas devletin paralel devlete dönüşene kadar göz yumduğu sonra da bıçakla kesip atarak tasfiye ettiği bir yapıya ‘cemaat’ mi diyeceğiz sahiden?

        Türkiye’deki hangi cemaat ve tarikat bu yapıyla kıyaslanabilir? Risale-i Nur Cemaati mi, Menzil mi, Nakşibendiler, Kadiriler mi?

        Bence hiçbiri...

        Diğer Yazılar