Binali Yıldırım’a karşı bazen kendi kendime bile açıklayamadığım bir sempati duyuyorum. Böyle şeyleri önemseyen biri olsam Erzincan bağı diyeceğim, ama alakam yok. Hiç tanışmamış, bir kere bile konuşmamış olmama rağmen bana yakın geliyor. Bazen televizyonda mimiklerine, yüz ifadesine, bakışlarına denk geliyorum ve “Mükemmel karikatürü çizilebilir,” diye içimden geçiyor. Eski Türkiye olsaydı Leman dergisinde bir karakter bile olabilirdi.

Sanırım en çok da Eski Türkiye’yi hatırlattığı için sempatik geliyor bana. Türkiye Cumhuriyeti’nde taşradan çıkan bir gencin ülkenin en iyi okullarında okuyup, mühendis olup ülkenin en yüksek makamlarına gelebileceğini gösterdiği, bu Cumhuriyet’in hepimize bu fırsatı verdiğini hatırlattığı için. Kim ne derse desin, bu Cumhuriyet’te tüm kusurlarına rağmen meritokrasi soyadın kapıyı açtığı birçok Birinci Dünya ülkesinden daha kuvvetli.

Özal, Demirel, Erbakan’lı “mühendisler ve ideoloji” kuşağının bir devamı olan Binali Yıldırım’ın hızlıca tünel kazan, yol yapan, havalimanı yapan pratikliğine karşı da bir Fransız komünisti sayılırım aslında. Özellikle şehirler konusunda iflah olmaz bir muhafazakârım. Yıkılıp yenisinin yapılmasındansa korunup çivi çakılmamasından yanayım. Hiç yol yapılmasa bana uyar; St. Tropez’e otoban yapılmadığı için büyüsünü koruyor.

Ancak tıpkı diğer mühendis kuşağı gibi Binali Yıldırım’ın da siyasette bir akil figür olarak kalması hoşuma gidiyor. Sağcı olması, muhafazakarlığı falan önemli değil. İyi yetişmiş, iyi eğitimli insanlara her zaman ihtiyacımız olacaktır.

Bazen sırf kavga etmek için bile.

Binali Yıldırım seçilse İstanbul’a iyi şeyler katabilir, bir şekilde damgasını vurabilir. Ama hangi Binali Yıldırım? Yıllarca önemli görevlerde yer aldıktan sonra yorulmuş, isteksiz, eski enerjisini kaybetmiş birini görüyorum İstanbul seçimlerinde. Bu isteksizliği partili olmayan ortadaki seçmene de yansıyor.


MUHALİF MAHALLENİN ZAFERE İHTİYACI VAR


Önceki gün Cumhuriyet’e konuşan siyasal danışman Şeyda Taluk’un işaret ettiği gibi karşısında hevesli, istekli, enerjik bir Ekrem İmamoğlu var ve ortadaki gençleri kendisine çekiyor.

Ben ise son günlerde kendimi çevreme, aileme ve Serdar Turgut gibi beni çok iyi tanıyan meslektaşlarıma neden İmamoğlu’nu eleştirdiğimi açıklamaya mecbur kalmış buluyorum.

Herkesin içini ferahlatacaksa söyleyeyim: İstanbul seçimlerini yeniden İmamoğlu’nun kazanmasını canı gönülden diliyorum. Sadece ilk seçimlerde büyük bir haksızlık yapıldığı için değil. Türkiye’nin biraz nefes alması, rahatlaması gerekiyor, kazanmaya aç “karşı mahalle”nin de zaman zaman zaferin mutluluğunu hissetmesi gerek. Kutuplaşmanın, karşılıklı nefretin sonu ancak sistemin böyle zaman zaman dengelenmesiyle mümkün olur, demokrasiye yapılması gereken gerçek “balans ayarı” budur.

Ne mutlu ki Türkiye’de azımsanmayacak bir kesim etrafında kenetleneceği, kendilerini mutlu eden bir aday buldu; en azından bir adaya umut bağladı, onun sayesine bir çıkış yolunun mümkün olabileceğini gördü. Tabii Ekrem İmamoğlu’na büyük aşkla destek olanlar o AK Parti’den aday olsaydı ona nefret kusuyor olurdu.

İtirazım da buna işte. Yıllardır arka arkaya bize birbirinin benzeri, aynısının bıyıksızı, aynısının eşi başı açık olanı, aynısının içki içeninin dayatılmasına isyan ediyorum. Hayatın her alanında mediokriteye teslim olmaktan (dublaj Türkçesi), ehven-i şer’i seçmeye mecbur bırakılmaktan bıkmış olmamız gerekiyordu çoktan.  

Ama bunu bir türlü en yakınlarıma bile anlatamıyorum.


DERDİM GÜNDELİK SİYASET DEĞİL


“Geçiş dönemi,” gibi bahanelerle, “Şu anda mevcut seçenekler içindekilerden en iyisi,” ya da “Ne yapalım daha iyisi yok ki,” gibi teslimiyeti önceden kabul eden cümlelerle geliyorlar. Önceki gün Serdar Turgut’un bana yaptığı “En iyisi seçimden sonra yazmaya başla,” çağrısının gerekçesi de benzer.

Ben epeydir gündelik siyaseti düşünmeyi, seçimleri sadece bir at yarışı gibi kim önde kim geride gidecek diye takip etmeyi bıraktım. Bir önceki seçim olurken telefonun çekmediği bir yerde, New Mexico’daki White Sands çölünde kendimi boşluğa ve sonsuzluğa teslim etmiş, dünyadan geçici süre kopmuş olmanın meditasyonunu yapıyordum. Otele döndüğümde internet bağlantısına kavuştum ve sonuçlara şaşırmadım, çünkü benim için iki aday arasında görünürde bir fark yoktu. Algıda vardı sadece.

Bu algının önemini de göz ardı ediyor değilim. Kim bilir, belki de beni yanıltacak biri de çıkabilir İmamoğlu. Ama benim derdim o ya da bu şahıs değil, daha büyük bir sorunun peşindeyim.

Uzun yazı okumaktan ürkmeyen o güzel insanlar için anlatayım.

 

***


Türkiye üzerine tezler

 
Dünyanın geleceğine dair bütün işaretler merkezin, “seçilebilir” adayların, garanti formüllerin, ortada durmanın, ortanın solunun ya da solunun giderek çöktüğünü gösteriyor. Televizyon dizileri nasıl dozu giderek artırıyorsa siyasette de aşırı uçlar ivme kazanıyor. Aşırı sağın yükselişinin panzehri de aşırı solun yükselmesi.

Merkezi kendisine doğru çeken aşırı sağa karşı, giderek sağa kayan sol partilere (Tony Blair’in İşçi Partisi’yle başlayıp CHP’de yansımasını bulan bir süreç) de kendilerine çeki düzen verme fırsatı verir aşırı solun yükselmesi.

Kim bilir, belki yanılacağım; önümüzdeki senelerde dünyanın çeşitli ülkeleriyle birlikte Türkiye’de de garanti formülleri terk eden, zamanında marjinal diye göz ardı edilen toplumsal ve siyasal figürlerin daha görünür olacağını tahmin ediyorum. Bir kere yeni iletişim kanalları bu fırsatı tanıyor bu “marjinal” figürlere.


YEŞİLLER SİYASETİ GELİYOR


Nasıl komünist başkan seçildiyse açıkça ateist olan bir belediye başkanı çıkacak mesela… Bizde de bir eşcinsel politikacı Meclis’e girecek, hem de çok kısa süre içinde. Belki bir 10 sene içinde Suriye mültecisi bir Cumhurbaşkanımız olmayacak ama epey görünür yerde böyle biri görev alacak, toplumun önüne çıkacak. Mesela bir bankanın, bir holdingin başına geçecek.

Merkez birbirine benzedikçe küçük partiler daha fazla önem kazanacak, kritik roller oynayacaklar. Bizde de “Yeşiller” benzeri tartışma konuları gündeme gelecek: Trans hakları, yeşil enerji, kenevir ekimi, tohum, evlilik eşitliği bir zamanların ateşli “Taksim’e cami” tartışmalarının yerini alacak.

Türkiye’nin en içine döndüğü yıllarında dijital ekrandan dünyayı keşfeden, bu içe dönmeyi kendi kendine farkında olmadan internet kafelerde reddeden bir kuşağı “orta yolcu” formüller tatmin edemeyecek. Zaten şimdiden bunun kimi işaretlerini görüyoruz: Yüksek sesle konuşulmasa da bekaret önemini kaybetmeye başlıyor, dindarlık eski anlamını ya da işleyişini yitiriyor. Bağcılar rap’i en önemli toplumsal araştırma tezi.

Sorum şu: Bugünkü mevcut ortamda bizi geleceğe taşıyacak o lider kim olacak? Muharrem İnce değildi, Ekrem İmamoğlu da değil.

“Geçiş dönemi,” diye söze girip, “Her şeyin bir sırası var, yavaş yavaş,” diyenlere karşı son günlerde bir savunma refleksi geliştirdim.

En Yılmaz Özdil, en klişe, en basit ama en garanti yanıtı veriyorum ve karşımdakiler susuyor: 1919’da Samsun’a çıkanlar “Biraz bekleyelim, yavaş yavaş hareket edelim,” dememişlerdi.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!