Birkaç sene önce yılın kelimesi seçilen gerçeklik-sonrası yani “post-truth,” amatör blog’ların zirve yaptığı ve herkesin kendi hayatını web sayfalarına döktüğü yılları özetleyen “overshare” yani aşırıpaylaşım, kariyerine Emmy, Grammy, Oscar ve Tony ödülü sığdıran Audrey Hepburn ve Whoopi Goldberg gibi ayrıcalıklı isimleri belirtmek için kullanılan EGOT, “aşkım” türevlerinin en günceli “bae,” “Bridget Jones’un Günlüğü”nden kalma “bad hair day” yani kötü saç günü… Yıllar içinde popüler kültürde ya da İnternet’te yayılan, bir süre sonra da Oxford ya da Merriam-Webster gibi sözlüklere girerek resmiyet kazanan kelimelerden sadece birkaçı.
Geçen hafta Merriam-Webster her ay olduğu gibi sözlüğe yeni kelimeler ekledi. “Saç tıraşı”nın iş dünyasında bir malın değerinin düşmesi anlamına geldiğini bilmiyordum, sözlükten öğrendim örneğin. Çizgi roman yazarı Alison Bechdel’in icadı “Bechdel test” epeydir dolaşımdaydı, sözlüğe de girmiş oldu. (Bir filmde iki kadın karakterin erkekler dışında bir konuda konuştuklarının ölçülmesi.) “Derin devlet” de bizim yıllardır lügatimizde olmasına rağmen resmi sözlüğe bu senenin eylül ayında girdi. “Vacay,” “inspo” ve “sesh” gibi kısaltmalar da resmiyet kazandı.

EN BÜYÜK GELİŞME ONLAR ZAMİRİ

Sözlüğün bu ay yaptığı en büyük yenilik ise İnglizlicede “onlar” anlamına gelen “they” zamirini üçüncü tekil şahıs olarak da kabul etmesi. Birçok gazetecinin yazım kılavuzu AP Style Book bu değişimi 2017’de duyurmuştu, şimdi sözlükle birlikte İngilizcede artık kendilerinden “they” diye söz edilmesini isteyenlerin günümüzün bir gerçeği olduğu kabul edildi.
TRT’deki dersler gibi olmasın ama Türkçenin aksine İngilizce zamirlerine cinsiyet atfeden bir dil. Ancak yolda bir yerlerde dünyada cinsel bilinçlenme yaşamasıyla birlikte yeni bir zamire ihtiyaç duyuldu. Belki yüz sene önce, hatta beş sene önce bu kadar önemli bir mesele değildi ama özellikle ABD’de hayatın akışıyla birlikte gündeliğin sorunlarından biri haline geldi.
Politik doğruculuğun merkezi üniversitelerde özellikle dönem başlarında hocalar ve öğrenciler birbirlerini tanıtırken kendilerine hangi zamirle hitap edilmesi gerektiğini de baştan söylüyorlar.
“Onlar” kendilerine bir cinsiyet belirlemekten kaçınan insanlar. Son olarak şarkıcı Sam Smith de kendisine “onlar” diye hitap edilmesini istedi. Oscar sahnesinde kendisini ödül alan ilk gay ilan eden (yanlıştı) Smith bunca sene sonra cinselliğiyle barışabildiğini, kendisini hiçbir cinsiyete ait hissetmediği için yeni zamiri kullanmayı tercih etti.
Pratikte alışması zor, ama öğrenilmesi zorunlu bir süreç. Nitekim New York Times gibi yayın organları da AP Style Book’la aşağı yukarı aynı zamanda “they” zamirini bireyler için kullanmaya başladı. Sam Smith haberlerinde de şarkıcıdan böyle bahsediliyor artık.

BILLIONS DİZİSİNDEN ALDIĞIM DERS

Geçen sene bu zamanlarda Showtime’daki “Billions” dizinin üç ana karakterinden biri olan Asia Kate Dillon’la bir yuvarlak masa toplantısında biraraya geldim. Birkaç gazeteciyle birlikte Dillon’la görüşecektik; önceden uzun bir bilgilendirme formu verildi hepimize. “Non-binary” yani kendisini kadın ya da erkek olarak tanımlamaktan kaçınanlara nasıl hitap etmemiz gerektiği konusunda epey faydalı oldu okuduklarımız.
Dizide son derece ürkütücü olabilen, ne hissettiğini hiç belli etmeyen Dillon için özellikle önemliydi terminoloji çünkü hem hayatta hem de ekranda “onlar” bir karakteri oynuyordu. Dizi boyunca gıyabında “they” diye söz ediliyordu.
“Özellikle ‘non-binary’ bir karakter mi yazmışlardı, yoksa siz rolü alınca mı böyle oldu?” diye sordum. Meğerse karakter böyle yazılmış, Dillon da sonradan kadroya dahil olmuş. Bu gibi özellikleriyle epey ilerici bir dizi “Billions.”
Sohbetimiz sırasında bir gazeteci Dillion’ın canlandırdığı Taylor karakterinden söz ederken “her” dedi, dişi zamiri kullanarak. Sınırlı bir sürede söyleşi yaparken, hele hele yabancı dilde konuşurken insanın nüanslara dikkat etmesi hakikaten zor, ama sınıfın bilmiş öğrencisi gibi müdahale etmeden duramadım ve “their” yani “onların” deyiverdim refleks olarak.
Hemen yanımda oturan, gerçek hayatta son derece sempatik ve güleryüzlü olan Asia Kate Dillion yüzünü bana döndü “Teşekkür ederim,” dedi. Sonra da gafı yapan gazeteciye bakarak gayet sevecen bir şekilde “No problem,” dedi. “Birbirimizi böyle anlayacağız, öğreneceğiz işte.”
Her türlü azınlık için popüler kültürde görünürlük önemlidir, benim için de “Billions”ı izlemek bir uyanış, bir ders oldu.
Merriam-Webster’ın “they” kabulü de böyle küçük gibi görünen ama simgesel bir ilerleme işte. Böyle böyle öğreneceğiz.

 

 

 

 


*


Yeni iPhone almalı mı?


Üç kameralı iPhone 11 Pro piyasaya çıktı, nihayet insanlar da kullanmaya başladı. Tabii ki her yeni Apple ürünü gibi iştah kabartıyor. Telefonunu yenileyen arkadaşlarım gece çekiminin hakikaten etkileyici olduğunu düşünüyor.
Ancak yeni telefon alıp almama konusunda kafasında soru işaretleri olanlara New York Times’ın teknoloji yazarı Brian X. Chen yardımcı olabilir. Chen ilk kez bu sene alışılmışın dışında bir öneri getirdi okurlarına. Bundan önce her iki yılda bir telefon yenilemeyi tavsiye ediyordu, şimdi beş senede bir yenilenebileceğini söylüyor.
Çünkü halihazırda kullandığınız eski iPhone’ların daha epey ömrü var, işletmecisi kuvvetli, görüntü kalitesi, kamerası, ekranı gayet iyi. Bir-iki yıldır kullanıyorsanız telefonunuzu değiştirmenize gerek yok, eğer üzerinden beş yıl geçtiyse bu sene iPhone 11’e (veya Pro) modellerine yatırım yapabilirsiniz.
Galiba bu sene ben de laf dinleyeceğim ve kullandığım iPhone XS Max’i değiştirmeyeceğim. Tabii o üç ayrı kamerayı merak etmeme, kullananlara imrenmeme engel değil bu durum.


*

“Succession” insanın iğrençliğine dair başyapıt niteliğinde bir dizi

Epey iddialı olacak ama “Succession”ı izlerken de televizyon tarihinin en iyi dizilerinden birini izlediğimi düşünüyorum. HBO yapımı dizi bir medya ailesini anlatıyor ve fazlasıyla Murdoch’ları andırıyor. Ailenin başında Rupert’a benzeyen bir baba ve tıpkı Murdoch’ın yetenekleri tartışmalı çocukları gibi işlevsiz evlatları var. Ve tıpkı Murdoch ailesinde olduğu gibi baba bu diyardan göçüp gidince (veya emekli olunca) tahta kimin geleceği tartışılıyor.
Ancak “Succession” bir veliaht hikayesinden çok ötesi. Dahası “Kim kimdir” diye merak ettirmeyecek kadar da esinlendiği malzemeyi aşmış bir hikaye. Bir medya dizisi bile denemez, çünkü asıl odak noktası gazeteler, dergiler, televizyon kanallarındansa aile arası ilişkiler. Douglas Coupland bir kitabına “Bütün Aileler Ruh Hastasıdır” adını vermişti, “Succession”daki Roy’lar da bunu doğruluyor. Dizide sevilecek, sempati duyulacak, acınacak tek bir karakter bile yok. Skala iğrenç ve daha iğrenç insanlar arasında gidip geliyor.
Ailenin kendisini çok akıllı zanneden kızı, cinsel gelişimini tamamlayamayan genç oğul, kafasını uyuşturucudan kaldıramayan büyük oğlan her hafta karakter çarpıklığında nasıl sınır tanınmayacağının örneğini sunuyorlar. Tabii kifayetsiz damat, lüzumsuz yeğen gibi daha da aşağılık, ama aşağılık halleri çok bariz yan karakterler de var.
Birbirlerine yaptıkları, tavırları, aile ilişkileri insanın ağzını açık bırakıyor. Ama hepsinin bir özelliği var, iğrençliklerinde dürüst oluşları. Kimse iyi biri ya da ahlaki olarak üstünmüş gibi davranmıyor, kimsenin karşısındakinden böyle bir beklentisi de yok.

ZENGİNLERİN HAYATI HEP DAHA İYİ

Bütün bu nefret edilesi karakterler bir de muazzam bir şaşa ve zenginlik içinde yaşıyor ama dizi “parayla saadet olmaz” gibi klişe bir mesaj da vermiyor. Ahlaki bir derdi, izleyiciye ve karakterlerine doğruyu gösterme gibi bir kaygısı yok. Çünkü aslında hepsi de hallerinden gayet mutlu ve gerçek hayatta olduğu gibi ultra-zenginlerin başına hiçbir felaket gelmiyor, ne yaparlarsa yapsın yanlarına kar kalıyor. Milyarlarca dolardan kolaylıkla bahsedildiği hayatlar her açıdan daha ayrıcalıklı ne de olsa.
“Succession”ı asıl çarpıcı yapan insanın ilkelliğini gösteren bir karakter analizi olması. İçine girmesi biraz zor olabilir, ben de dizinin ne yapmak istediğini önce anlamadım. (Elçin Yahşi izlemem için ısrarcı oldu.)
Zamanla bu tipleri tanıdıkça, aile dinamiklerini öğrendikçe insan gözünü alamıyor. Bir yandan da izleyicinin kendisine de ayna tutuyor. Hepsi ölse bir damla gözyaşı dökülmez arkalarından; dizi bunu dedirtiyor işte, bizim de onlardan ahlaki olarak çok da üstün olmadığımızı kendimize hatırlatırcasına.
İki dizinin konu olarak benzerliği yok ama birbirinden berbat, nefret edilesi tipler barındıran Ricky Gervais’in “The Office” dizisini izleyememiştim; midem kaldırmamıştı. “Succession”ı ise her hafta sindirerek izlememenin nedeni karakterlerin zengin oluşları, hayatlarının daha çekici ve görkemli oluşu mu? O servete özenmemek mümkün değil.
Öte yandan daha küçük ölçekteki ailelerde de böyle çirkinlikler döndüğünü biliyorum; “Bütün aileler ruh hastasıdır” diye boşuna dememiş işte yazar. Madem bu kadar çirkinliğe muhatap olacağız, bari erişemediğimiz o görkemli hayatlarda olsun orta sınıf kabuslar yerine.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!