Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Beş aydır süren Donald Trump’ın azil sürecini başından beri AK Parti’ye açılan kapatma davasına benzetiyordum, sonucu da benzedi. Kapatma davasının ardından AK Parti nasıl oylarını arttırdıysa, Donald Trump’ın halkın önünde güvenirlik oranı yüzde 49’a çıktı. Başkanlık sürecinin en yüksek rakamı da mahkeme tarafından aklanmadan bir gün önce açıklandı. Rusya’nın seçimlere müdahalesi, ırkçı yorumlar, Çin’le ticari savaş, zenginlerin kayırılması ve azil davasına karşı Amerikan halkının çoğunluğu kısaca “Deli meli, tweet’leri fena, ağzına geleni söylüyor ama çalışıyor,” diyor.

        İki tartışmalı sürecin akıbetinin baştan belli olmasının bir nedeni arkalarında halk desteğinin olmayışıydı. Bir diğer neden de hukuki denetim mekanizmalarının nasıl işleyeceğine dair oluşan fikir ayrılığı.

        EN AĞIR CEZAYI HAK EDİYOR MUYDU?

        Amerika’da iktidardaki Cumhuriyetçiler “görevi kötüye kullanma” gerekçesinin suç olsa bile seçilmiş başkanı görevinden etmek için yeterli olmadığını savundu. Bu kapı açılırsa ilerde her önüne gelen “impeachment” silahını seçilmiş başkanın üzerinde bir tehdit olarak kullanabilirdi. Doğru ya da yanlış, önemli değil, ama Trump’ın kaderini belirleyecek senatörler buna ikna oldu. Daha da önemlisi Cumhuriyetçi seçmenler de Trump’ın görevden alınmayı hak edecek bir şey yapmadığını düşünüyor.

        Hukukun laçkalaşması ve keyfi olarak kullanılması Türkiye’ye yabancı kavramlar değil. Bu açıdan parti kapatmalarının, siyasi yasakların da esen rüzgarlara göre silah olarak kullanılmasına alışığız. Kürt siyasi hareketi ve muhafazakar partilerin her aklına esen tarafından önüne kesilmesi bizi daha demokratik bir toplum yapmadı kuşkusuz.

        Ak Parti’nin kapatılması da tıpkı Donald Trump’ın görevden alınması gibi karşıtlarını memnun edecek, büyük ihtimalle tarihin akışını da değiştirecekti. Ama iki sonuç da ileride başkalarının da bu ağır (ve kimilerine göre orantısız) cezaların istemediklerine karşı silah olarak kullanılmasını engellemeyecekti. Elbette dünya büyük bir demokratik uyanış yaşadı demiyorum ama farklı sonucun daha olumlu bir tablo çizeceğinin garantisi hiçbir zaman olmadı.

        Hep “Küçük Amerika” olmaktan bahsederdik, ABD giderek “Büyük Türkiye” oluyor gibi. Özellikle kutuplaşma açısından Türkiye ve ABD hiç olmadığı kadar birbirine benzemeye başladı. Trump’ın azil süreci de AK Parti’nin kapatılma davası gibi kişinin bulunduğu yere göre yorumlayacağı kanıtlar üzerine dayandı. “Laiklik karşıtı odak olmak” tıpkı Trump’ın “görevi kötüye kullanması” gibi yoruma açık ve göreceli kavramlar, savunmaya göre.

        Objektif olarak bakıldığında AK Parti üst düzeyinin o dönemli demeçleri de Trump’ın telefon konuşması kadar geleneklerin, devlet disiplinin dışında sayılabilir. Ama, hakikaten, en ağır cezayı hak edecek suç muydu?

        SANDIĞA ATFEDİLEN ÖNEM

        Mahkemeler tam da bunun yanıtını vermek için var. Denetim mekanizmaları rejimin yerleşik zaaflarını denetlemek, görevdekileri hesap vermeye tabi tutmak için demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarıdır. Siyasetçiler belli sınırları aştığında Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi ya da “impeachment” sürecinin başlaması da denetim için kaçınılmazdır. Bu kadarına iki ülkede itiraz eden olmaz, sanırım. Ancak fikir ayrılığı bu denetim mekanizmalarının ne kadar sıklıkla devreye sokulmasına gelip dayanıyor.

        Amerika’da kimi Cumhuriyetçiler en önemli denetim mekanizmasının laçkalaşma tehlikesine karşı Trump’ı akladıklarını açıklıyor. Asıl mahkemenin ise halkın karşısında olacağının altı çiziliyor. Oysa denetim mekanizmalarının bir özelliği de sandığa sön sözü bırakmamaları, sistemin içinde hep bir çıkış yolu olmasıdır. Çıkış yolu olmayan ülkelerde tanklar yürüyor zaten.

        Tıpkı Türkiye’deki gibi ABD’de de sandığı her türlü değerin, hatta hukuk devletinin bile üzerinde tutan ve sandığa tapınan bir anlayış yaygın kabul görmeye başladı. İkinci döneminde Trump’ın daha da yüksek oyla seçilmesi muhtemel.

        Bütün bunlar azil davasına giden süreçte yaşananlar gerçekleri değiştirmiyor ama. Amerikan muhalifleri sonucu belli davanın en azından Başkan’ın üzerinde bir leke bırakacak olmasından teselli buluyordu. Sonuçta Trump tarihte “impeach” edilen üçüncü başkan ve siciline işlendi. Kötü haber: Trump’ın üzerine hiçbir şey yapışmıyor. Bizde de kapatma davasından sonra muhalifler AK Parti’nin meşruiyetinin Anayasa Mahkemesi aleyhte karar verse bile tartışmaya açık hale geldiğini düşünüyorlardı.

        Ancak kimilerinin “leke” olarak gördüklerini başkaları görmezden gelebiliyor. Halkın çoğunluğu AK Parti’nin laikliğe tehlike oluşturmadığını düşündüğünden sonraki seçimlerde de partiyi iktidara taşıdı. Kınayanlar bile tıpkı Amerika’da ve Türkiye’de olduğu gibi ekonomik istikrar, büyüme, dış politika gibi konulardaki ilerlemelerin küçük kusurları örtebileceğini düşünüyor.

        Aslında “impeachment” süreci demokrasinin denetim mekanizmaları ve kurumların işleyişinin yeniden tasarımını tartışmaya açacak. Artık dünyada da demokrasinin çok sınırlı bir tanımı kabul görmüşe benziyor. Normal yeniden tanımlanırken sandığa da olması gerektiğinden daha fazla sorumluluk yükleniyor. Bir kesimin moral bozukluğu da sandıktan kazanmanın mahkemeden daha zor olduğu gerçeği.

        Diğer Yazılar