Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Pandemi günlerinde -hayatını kaybedenler dışında- okuduğum en korkutucu haber Türkiye’den geldi. Bir vatandaşımız maske takmayan turist çiftin fotoğraflarını çekip sosyal medyada Emniyet’i de etiketleyerek paylaşıyor, polis de gecenin bir saatinde kaldıkları otelde bu çifti buluyor ve para cezasına çarptırıyor. Her önüne gelenin @EmniyetGM'i ekleyerek beğenmediği komşusunu, bir yazarı, bir ünlüyü ihbar etmesi yeni değil. Ama bu kadar kolay karşılığının gelmesi, polis devletinin bu kadar titizlik ve ataklıkla müdahale edebilmesi, önceliğini suçluluğu tartışmalı böylesi küçük bir kabahati cezalandırmaya adaması epey ürkütücü.

11 Eylül’den sonra başlayan güvenlik fetişizminin ardından COVID-19 salgınıyla birlikte virüsle mücadele de benzer bir fetişizm doğurdu. Üzerinden 20 sene geçmesine rağmen, terör saldırılarından hemen sonra başlayan tedbirleri hala gündelik hayatımızda hissediyoruz. Bugünlerde pek uçamasak da güvenlik fetişizminin gözümüzün içine net sokulduğu yer uçak yolculukları. Havalimanında ayakkabılarımızı çıkartıyoruz, bilgisayarlarımızı ayrı bir tepsiye koyuyoruz, kabine ancak 100 ml’nin altında sıvıları alabiliyoruz. Birçoğumuz bu tedbirlerin uçuş güvenliği, hatta dünya barışı için gerekli olduğunu düşündüğümüzden sorgulamıyoruz bile. 11 Eylül günü hepimiz uçmaktan öylesine korktuk ki yeni kurallara kendi güvenliğimiz için olduğu ön kabulüyle aynen uyuyoruz. Uymazsak cezası büyük zaten.

MASKE VE TEMİZLİK FETİŞİZMİ

Sorgulamadan kabul ettiğimiz bu tedbirler ne kadar mantıklı? Uçağa bir litre sıvıyla binmekle 10 kişinin 100 ml’lik ayrı sıvılarla binip uçakta birleştirebilme ihtimalleri -boş şişe alınıyor kabine hala- arasında nasıl bir güvenlik farkı var mesela? Kuşkusuz uçağa binerken sıkı güvenlikten geçmek, güvenlik zaafından daha iyi.

Benzer şekilde maske takmanın da hem kamu sağlığı hem de bireysel korunma açısından önemini araştırmalar ortaya koyuyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün son güncellemesine göre maske takarak sadece karşımızdakini değil, kendimizi de koruyabiliyoruz. Gerçi aynı DSÖ ve Anthony Fauci gibi rock yıldızı seviyesine yükselmiş bilim uzmanları Mart ayında maskenin gerekli olmadığını söylüyordu. “Virüsü yeteri kadar tanımıyorduk, şimdi daha hakimiz,” açıklamalarını da kabul ediyoruz çünkü biz sıradan bireylerin bilimi karşısına alacak yeterli donanımı yok.

Ancak unutmamak gerekir ki pek çoğumuz hala virüse karşı en fazla korunmayı sağlayan N95 modeli maskeye sahip değiliz. ABD’de tıp çalışanları bile maske kıtlığından N95 maskelerini bir haftadan fazla yıkayarak kullanmak zorunda kalıyor--normal şartlarda her gün değiştirilmesi gerekiyor. Kullandığımız kumaş maskelerin çoğu yüzde 70 geçirgen, kimi de virüse karşı göstermelik tedbir sadece. Yine de risk almaya, hele hele başkalarından uzak duramayacağımız ortamlarda kendimizi göz göre göre tehlikeye atmaya değmez. Ancak virüsün bulaşmasının nispeten zor olduğu dış mekanda bile maske takmayı zorunlu kılmak, maske takmayana vebalı muamelesi yapmak, hatta ihbar etmek tedbir fetişizminden başka bir şey değil. Yakın zamana kadar dışarıdan gelen paketler, ya da markette yapılan alışveriş eve sokulmadan önce dezenfekte edilirdi. Fauci de eve gelen paketleri balkonda bırakıp iki gün sonra açtığını açıkladı, milyonlarca insan onu takip etti. O ara tamamen kafayı yiyen bir arkadaşım süpermarkete gittikten sonra aldığı her şeyi küvete doldurup yıkadı; küvetin yüzeyinde ne kadar bakteri birikmiş olabileceğini bile hesaplamadan. Çünkü o da bu fetişizme kapılmıştı.

Yakın zamanda virüsün yüzeyden bulaşmasının hiç mümkün olmadığı da açıklandı. Buna rağmen hala dezenfektan, çamaşır suyu, Türkiye’de kolonya ya da tezgahları deli gibi silme hastalığı bitmedi. Maskeler de bundan böyle hayatımızın kalıcı bir parçası olacağa benziyor; Japonya’da uzun yıllardır böyle zaten.

Bu sene pandeminin merkezi olan New York’ta bile maske dışarıda zorunlu olmadı; iç mekanlarda elbette zorunlu. Sadece kuvvetli bir tavsiye olarak önerildi, “Sosyal mesafeyi koruyamadığınız anlarda…” denilerek. Cezai yaptırım olmadan bile New Yorklular’ın çoğu açık havada, sokakta bile maskeyle dolaşıyor gerçi; bireysel sorumluluk alarak. Metrolarda maske takmayanlara ceza kesiliyor, ama çok nadir uygulandığını gördüm. Şehir kapatıldı, ama sokağa çıkma yasağı uygulanmadı; sadece evde kalmamız şiddetle tavsiye edildi ve bizler de laf dinledik. İlk haftalarda parklarda biriken kalabalıkları polis dağıttı ama insanlar yaş gruplarına ayrılarak zorla eve tıkılmadı, herhangi bir mahkemede kolaylıkla bireysel özgürlüklerin ihlali sayılabilecek ayrımcı kısıtlamalara gidilmedi.

New York polis devleti yöntemlerine ihtiyaç duymadan salgını kontrol altına almayı başardı kısacası. Tabii bu kış başka birçok şehirde olduğu gibi burada da vaka sayısı artışa geçti -bu durum kaçınılmaz- ama en azından ölü sayısı aynı oranda artmıyor.

TÜRKİYE’YE ÖZGÜ MECBURİYET

Türkiye’deki sokağa çıkma yasakları, gençlerin ve yaşlıların zorla evde tutulması gibi tedbirlerin katı bir şekilde uygulanması “Türkler başka türlüsünden anlamaz,” mantığından yola çıkıyor anladığım kadarıyla. Bu konuda merkezi hükümetin de yerel yönetimlerin de eli kolu bağlı. Elimizdeki insan malzemesi bu; tatlı dille tedbirler anlatıldığında dinlemeye meyilli olmayan bir halkımız var.

Türkiye’de bireysel özgürlükler hiçbir zaman kutsal sayılmadı. Başta toplum özgürlüğe inanmadığı için devlet katında karşılığını bulmadı. O yüzden bu sokağa çıkma kısıtlamaları, alınan abartılı önlemler bu çerçeveden tartışılmıyor. Ne böyle bir entelektüel ortam var, ne de bu tartışmaya ihtiyaç.

Maske takmayan turistlerin cezalandırılma haberinin medyada övünçle verilmesi de bundan. Oysa büyük ağabeyinin gözlerinin nerelere kadar uzandığını, hepimizin nasıl her an takipte olduğumuza dair bir ibret vesikası olmalıydı. Yavaş yavaş hepimiz panoptikona yerleştiriliyoruz. Batılı filozoflar bu tartışmayı çoktan başlattı. Ben de bu konuyu uzatmaya niyetliyim.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00