Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Çocukluğumun geçtiği evin sokağının tek özelliği mahalledeki tenis kulübü, alt sokaktaki sünnet salonu ve yakındaki Zeki Müren’in villası olabilirdi en fazla. Şimdi dünya tarihinin en karanlık cinayetinin işlendiği sokak olarak hatırlanacak. Cemal Kaşıkçı’yı az ilerideki villada öldürdüler, aşağı sokakta, cesedini sünnet sarayının az ilerisindeki bir başka villada yok ettiler. Konsolosluğun arka kapısı Zeki Müren’in villasına bakar. Yan villa bir zamanlar özel okuldu, orada bir sene hazırlık okumuştum. Bir tesadüf ya da birbiriyle ilgili bir olaylar zinciri değil, belki de sadece benim için anlamı var. Sık sık gittiğim Migros’un önünde bir gün dünyanın en zengin insanı Jeff Bezos’u göreceğim de aklıma gelmezdi büyürken. Ama şimdi ekrandaki drone görüntüsünü durdurup tepeden semte bakıyorum. Bizim ev, Zeki Müren’in evi, Suudi Arabistan konsolosluğu, konsolosun konutu. Zeki Müren de olabilirdim, gazeteci oldum.

        Konsolosluk binasında öldürüyorlar, konsolosun konutunda 32 kilo çiğ etle birlikte bir kuyuda –ya da tandır– yakarak cesedi yok ediyorlar.

        İstihbarat raporunda yazanları belgesel çok önceden ortaya çıkarmıştı.

        Cemal Kaşıkçı cinayetinin işlendiği artık ayrıntılarıyla biliniyor. Önceki gün Amerikan istihbaratının, yazıları Washington Post’ta yayımlanan, Kaşıkçı cinayetine dair rapor nihayet kamuoyuyla paylaşıldı. Daha önce Kongre –iki partinin ortak kararıyla– raporun paylaşılmasını istemişti. Önceki gün Başkan Joe Biden da rapor açıklanmadan Suudi Kralı’nı arayarak bilgi verdi, çünkü istihbarat raporu cinayet emrini net bir şekilde Kral’ın oğlu Prens Muhammed Bin Selman’ın verdiği sonucuna varmıştı. Ne şaşırtıcı ne de yeni bir bilgiydi.

        Cinayet anından konuşma kayıtları, hatta konsolosluğun ve konsolosun konutunda Kaşıkçı’nın yakıldığı tahmin edilen kuyunun görüntüleri bile var. Amerikan istihbaratından önce Türk istihbaratı cinayeti ve failini ortaya çıkarmış, bütün dünyayla paylaşmıştı. Hatta bu rapor kamuoyuna açıklanmadan önce bu sene başında vizyona giren “The Dissident”belgeseli de Türk istihbaratının bilgileri ışığında MSB’ye işaret ediyor.

        REKLAM

        Ancak bu belgeseli izlemek çok kolay olmadı.

        Brian Fogel daha önce Netflix için yaptığı “Icarus” belgeseliyle Oscar almıştı. Kaşıkçı cinayeti gibi dünya gündemine oturan bir konudaki belgeselinin de bu yıl ödül sezonunda kendinden konuşturması beklenirdi. Ancak “The Dissident”a hiçbir platform ilgi göstermedi. Netflix satın almadı, Kaşıkçı’nın yazdığı Post’un sahibi Jeff Bezos’un kurduğu Amazon da ilgilenmedi. Streaming platformları Arap pazarını ürkütmekten korkuyordu. Sonuçta Netflix’in patronu Reed Hastings görevlerinin dünyaya demokrasi getirmek olmadığını söylemişti. Çin, hatta Türkiye gibi kimi ülkelerde istenmeyen içerikler kaldırılıyor. Ama bu belgesel alıcı bile bulamadı.

        “The Dissident”ı sadece sinemalarda vizyona girdi. Ancak ufak bir sorun vardı: COVID-19 yüzünden ABD’nin en önemli sinema pazarları olan New York ve Los Angeles da dahil pek çok şehrinde sinemalar kapalıydı. Ben de belgeseli ancak izleyebildim, sonunda evden kiralayarak.

        Türk istihbaratı belgeselle iş birliği yapmış.

        Türk istihbaratı çok iyi çalışmış. MİT’in Kaşıkçı raporunun İngilizce kopyası “The Dissident”la paylaşılmış, ayrıca Türk istihbaratı Suudi konsolosluğundan ve konsolosun evinden çekilen görüntüleri de yapımcılara vermiş. Türk yetkililer de kameraya konuşuyor.

        Türk devletinin kendi topraklarında uçan kuştan bile anında haberi olduğunu ortaya koyuyor belgesel. Türkiye kısa süre içinde olayı en ince ayrıntısına kadar çözüyor. Özellikle soruşturmayı yöneten savcı İrfan Fidan olaya hakimiyetiyle belgeselin yıldızı.

        Fidan daha evvel gazetelere yansıyan bir bilgiyi yeniden paylaşıyor belgeselde: İstanbul’un ünlü bir et lokantasından sipariş verilen 32 kilo et. Araştırdım lokantanın adını bulamadım, belgeselde de bahsetmiyor; zaten konusu o değil. Ama Arap konsolosuna 32 kilo et götüren lokantayı hala merak ediyorum. 4. Levent’e yakın, etleriyle meşhur, Arap konsolosluğuna 32 kilo çiğ et temin edecek bir kasap… Hmm…

        REKLAM

        En ilginç kısımlardan biri cinayet sonrası yaşanan telefon trafiği.

        Nişanlısı Hatice Cengiz saatlerce Kaşıkçı’dan haber alamayınca bir dönem Al Jazeera’nın başındaki Wadah Khanfar’ı arıyor. Khanfar ne kadar güvenilir bir anlatıcı emin değilim; WikiLeaks belgelerinde Al Jazeera’nın haberlerini Amerika’nın isteği şeklinde verdiği ortaya çıkınca rezil olup istifa etmek zorunda kalmıştı.

        Arabada eve dönmek üzereyken telefonu çalan isimlerden biri Türk-Arap Medya Derneği’nin başındaki Fatih Öke. İlk tepkisi “Olur mu böyle şey,” inanamıyor ama soruşturmak için Reuters, Washington Post ve Al Jazeera’dan tanıdığı gazetecileri arıyor. Bu arada birkaç saat içinde Post yönetimi de devreye giriyor, hem ABD hükümet yetkilileri hem de Washington’daki Suudi büyükelçisi üzerinden MSB’ye ulaşmaya çalışıyorlar.

        Türk hükümetine haberi verense anlattığına göre Khanfar. Hemen AK Parti Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay’ı arıyor, Aktay da “anında” Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mesaj atıyor.

        Hangi medya kuruluşu Kaşıkçı haberini vermek istemedi?

        Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun’un belgeselde anlattığına göre Kaşıkçı’nın öldürüldüğü haberini medyaya servis etmek istiyor Türk hükümeti, ama bir medya kuruluşu haberi inandırıcı bulmadığı için vermiyor. Bu yayın kuruluşunun kim olduğunu merak ettim, ancak Altun belgeselle ilgili mesajıma yanıt vermedi. Anladığım kadarıyla kastettiği yabancı bir medya kuruluşu. Cumhurbaşkanlığı bu sefer ikinci kez Kaşıkçı’nın öldürüldüğünü duyurmak zorunda kalıyor, ancak öyle haber oluyor.

        REKLAM

        Aslında belgesel Saray’ın iletişimi yönetme konusunda ne kadar ustalaştığını da gösteriyor. Kaşıkçı cinayetiyle ilgili bilgileri kamuoyunun ilgisini canlı tutmak için çok ilginç bir stratejiye başvuruyor. Altun’un anlattığına göre bütün bilgileri aynı anda duyursalar hemen konu kapatılabilirmiş, o yüzden konuyu hep manşette tutmak için ayrıntıları parça parça açıklıyorlar. Kaşıkçı kılığına girmiş Suudi ajan haberi Altun’un tabiriyle “maksimum etki” yaratmak için sonraya saklanmış bir yapboz parçası.

        Bir başka usta hamle de Suudi Arabistan’ın olayı Türkiye’nin üzerine atıp aradan sıyrılacağının kestirilmesi. Bu yüzden de erken davranıp olayın gerçek yüzünü dünya devletlerine teker teker açıklıyor Türk hükümeti.

        Ortadoğu’da hiçbir devlet masum değil anlaşılan.

        Aslında Jeff Bezos’un MSB’den çıkarları vardı. Hatta “Ortadoğu’nun Davos’u” toplantısının da gizli konuğu olacaktı. Amazon’ın Arap pazarına girmesi gibi planlarıyla Bezos ve MSB doğrudan haberleşmeye başlamışlardı. MSB’nin affedemediği olay Bezos’un sahibi olduğu Post’a “Kaşıkçı olayının peşini bırakın,” diye talimat vermemesi. Daha sonra Bezos’un telefonunun hack’lenip mahrem fotoğraflarının sızdırılmasına varan olay da buna dayanıyor.

        MSB, WhatsApp üzerinden bir video yolluyor Bezos’a. Video’yu açınca Bezos’un telefonuna her türlü güvenli yazışmayı takip edebilen, mikrofon ve kamerayı uzaktan devreye sokabilen, fotoğraflara ulaşabilen Pegasus adlı casus yazılımı yükleniyor. Bu yazılımı üretense ülkesinin savunma bakanlığıyla da iş yapan bir İsrailli firma. Başka yazılımlardan farklı olarak Pegasus’un telefonu ele geçirmek için yolladığı link gerçek gibi gözüküyor. Mesela biniş kartına yönlendiren bir mesaj yolluyorlar, hakikaten de link sizi biniş kartına yönlendiriyor. Ama o arada da yazılım telefona yüklenmiş oluyor.

        Amerikan istihbaratında çalışan bir yetkili “Ömrüm boyunca dört büyük siber tehdide yoğunlaştım,” diyor. “Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore kadar kapasitesi var Suudi Arabistan’ın da.” Baskıcı rejimler İsrail menşeli Pegasus yazılımı sayesinde insanların telefonlarını kolayca ele geçiriyor. Suudilerin elindeki Pegasus bu işin bir numaralı yazılımı. Uzaktan bakarsanız Arap-İsrail çatışması görürseniz, biraz yaklaşınca çıkarların her türlü husumeti örttüğü anlaşılır.

        REKLAM

        Joe Biden’ın da gücü MSB’ye yaptırım uygulamaya yetmedi.

        Joe Biden’ın cinayet emrini veren MSB’ye yaptırım uygulamaması kabul edilebilir değil. Ama basın o kadar taraflı ki, görevde Trump olsaydı ona yapmadıklarını bırakmazlardı. Basının desteklediği Başkan görevde olduğu için “Pragmatik dış politikayı tercih etti, özellikle İran tehdidine karşı MSB’yi karşısına alması Amerika’nın çıkarlarına uymayacaktı,”yorumunu yapıyorlar. Trump zaten başından beri bu konuyla ilgilenmemiş, Kaşıkçı cinayetini önemsememişti. Kongre’nin Suudi Arabistan’a silah satışı yasağını veto etti örneğin. Biden da şimdi kibarca aynı politikayı uyguluyor. Bari seçimden önce atıp tutmasaydı, “Suudi Arabistan hiçbir saygınlığı kalmamış parya bir devlet,” diye tehdit savurmasaydı.

        Ama koltuk değiştiriyor. Göstermelik bazı adımları var Biden yönetiminin: Suudi Arabistan’a silah satışı devam ediyor, ama Yemen’e saldırmak için silah satın alamayacaklar. 76 Suudi vatandaşına yaptırım var, basın özgürlüğü üzerinde baskı kuran ve muhalifleri susturan rejimler de bundan böyle “Kaşıkçı yasağı”na tabi olacaklar. Ama cinayet emrini veren MSB bu işten sıyrılıyor.

        Bir parantez: “Kaşıkçı yasağı” yakında Türkiye’nin de başına bela olacak şimdiden uyarayım. Zira gazetecileri ve muhalifleri cezalandıran rejimler derken Türkiye örneği sık sık veriliyor.

        Bu arada belgeselin hala yanıt vermediği sorular var.

        Bunlardan biri Kaşıkçı’nın neden konsolosluğa gittiği. Resmi yanıt belli, evlenmek için gerekli belgeleri alacak. Ama daha önce Kanada’daki bir başka Suudi muhalife MSB adına ulaşan yetkililer onu da büyükelçiliğe davet edince Kaşıkçı gitmemesi için uyarıyor. Başkasına bu tavsiyesi veren biri neden bile bile konsolosluğa gider?

        REKLAM

        Sık sık “Çok yalnızım” diyen Kaşıkçı’nın kendisinden epey genç nişanlısıyla tanıştığı “aşk hikayesi”ne de pek ikna olmadım açıkçası. “Uçağı kaçıracağım, ama seninle o kadar güzel vakit geçiriyorum ki uçağı kaçırsam da fark etmez,” iyi bir romantik cümle mi?

        Üzerinden hızlıca geçilen bir diğer soru 30 sene boyunca uluslararası alanda Suudi rejimini canla başla savunan ve rejim için çalışan Kaşıkçı’nın neden son birkaç senede devletin bir numaralı düşmanı seviyesine gelecek kadar muhalif olması… Bu soru hiç ama hiç gündeme gelmiyor. Son birkaç sene öncesine kadar Kaşıkçı hepimize Suudi Arabistan’ın diktatörlük olmadığını pazarlıyordu, özellikle vurgulayayım. MSB’yi ve “reformlarını” da destekliyordu.

        “Evet rejimi destekliyordu ama Suudi Arabistan’da her gazeteci zaten rejim için çalışır,” yanıtıyla geçiştirilecek kadar basit değil yanıtı. Kaşıkçı’nın ABD basınında yer almasının nedeni Trump’ın Suudi politikasını özellikle eleştirmesiydi.

        Bir de yanıtını hiç bilemeyeceğimiz bir başka soru var. Görevde Trump değil de Demokrat bir başkan olsaydı “Jamal Khashoggi” yine böyle muhalif olur, Amerikan basınında kendisine yer bulur muydu? Çok emin değilim.

        Diğer Yazılar