Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Los Angeles yakınlarındaki Manhattan Beach ayrıcalık kelimesinin sözlükteki karşılığı gibi bir yer. Onlarca milyon dolar değerindeki okyanus kıyısındaki villalar, küçük lokantalar, pahalı arabalarla yine beyaz insanların huzur içinde yaşayabilecekleri küçük bir vaha oluşturulmuş. “La La Land” filminde aşıkları sahildeki iskelede görebilirsiniz, Jerry Maguire’in “You had me at hello,” dediği yer burası, ya da Joaquin Phoenix’in yerlerde süründüğü—gerçi hiçbiriniz “Inherent Vice”ı izlemediniz. Beyaz insanların beyaz güzel hayatlarını yaşadığı şehirde erkek arkadaşının evine giden bir siyah tanıdığımı gören komşuların polisi aramışlığı var. “Exclusive” kelimesini Manhattan Beach sakinleri “herkese açık olmayan” diye yorumluyor.

Oysa 1900’lerin başında bugün otopark ve cankurtaran eğitim merkezi olarak kullanılan sahildeki alanda Charles ve Willa Bruce çiftinin işlettiği Bruce’s Beach vardı. Çift 1912’de arsayı 1225 dolara almış, üzerine bayağı bir yatırım yapmış, soyunma kabinleri, duşlar inşa etmiş ve epey güzel bir tesise dönüştürmüştü. Bruce’s Beach siyahlara hitap eden bir tesisti, sık sık komşuların tehdidine hatta KKK saldırılarına uğradı. Şehir Bruce’ları pes ettiremeyince sonunda tesisi kamulaştırma yoluna gitti, 1924’te değerinin çok altında 14 bin 125 dolara satın aldı. Beş sene boş kaldı, sonra da otoparka dönüştürdüler.

ABD’de geçen yaz hız kazanan “Black Lives Matter” gösterilerinin bir sonucu olarak şimdi Bruce’s Beach arazisinin sahiplerine iade edilmesi gündemde. Bruce çifti artık hayatta değil, ama arazinin sahibi durumundaki California eyaleti mirasçılarına bu kıymetli toprağı her an geri verebilir. Bugünkü değerinin 75 milyon dolar olduğu söyleniyor.

TOPRAK VERME MODASI BAŞLARSA

Bruce’s Beach olayı ilgimi çekiyor, çünkü böyle tekil bir hadise gibi görünen olaylar zamanla başka ülkelerde de karşılığını bulur. Geçen sene heykeller sadece ABD’de yıkılmadı, aynı dalga Belçika’ya da ulaştı. Sokak, meydan, havalimanı adlarının değiştirilmesi pek çok diyarda geçmişte hesaplaşma adına karşılığını buluyor. Amerika’dan çıkan ve insanın duyarlı-bilinçli olmasını şart koşan “woke” kültürü dünyaya dalga dalga yayılıyor.

Geçen senenin modası heykellerin kaldırılmasıysa bu sene de toprakların iadesi modası mı başlayacak? Kaykay, avokado, meyve suyuyla beslenme gibi toprak iadesinin pek çok modanın merkezi California’dan çıkması tesadüf değil.

California’daki Ermeni diaspora’sının önde gelen ismi gazeteci Harut Sassounian’a göre Joe Biden’ın “soykırım”sözcüğünü kullanması o kadar da önemli değil. “Bizim için fark etmiyor, zaten biz soykırım olduğunu biliyorduk,” diyor. Ermeni toplumu için asıl mücadele bitmedi, davalarını sürdürmeye devam edecekler. Sassounian’a göre üç ana hedef var: 1915’te hayatını kaybeden Ermenilerin akrabalarına tazminat verilmesi, Ermeni mülklerinin ve kaybedilen toprağın iadesi. “Kaybolan hayatların yanı sıra 2500 kadar kilise, mezarlık, okul, ev var,” diyor. “Ama bütün bunların üzerine bir de Batı Ermenistan olarak bildiğimiz tarihi topraklarımızı kaybettik.”

Ermeni diasporası elbette Türkiye’nin yakın zamanda bu talepleri gerçekleştireceğine inanmıyor. Kim neye göre hesaplıyor bilmiyorum ama Türkiye’ye “Ermeni soykırımı” dolayısıyla 100 milyar dolardan 1.2 trilyon dolara değişen abartılı faturalar çıkıyor. Yahudi Soykırımı’ndan sonra Almanya’nın 20 yılda ödediğini iddia ettiği rakam bile 90 milyar dolar civarında. ABD de 1988’de toplama kamplarında tuttuğu Japon-Amerikalılara 1.6 milyar dolar tazminat ödedi. Ayrıca 1946-1978 arasında Amerikan yerlilerine de topraklarına el konduğu için 1.3 milyar civarında ödeme yapıldı ama bu rakam da göstermelik bulundu. Kölelik dolayısıyla siyahlara tazminat ödenmesi 2020 seçimlerinin de en sıcak tartışmalarından biriydi, hatta ilk kez açık açık gündeme geldi bile denebilir. Bu konu gündemde tutulacaktır illaki; Manhattan Beach’teki mülkün devri de ilk adım olabilir.

TÜRKİYE’NİN HALA GÜÇLÜ KOZLARI VAR

Ermeni diasporasının da beklentisi öyle birkaç yıl içinde bir çözüm değil. Bir gün – artık o gün ne zaman gelirse – yeterli iklimin oluşacağını, istediklerini alacaklarını düşünüyorlar. Sassounian bile bugün Türkiye’nin hala güçlü olduğunu, genelde güçlünün kazandığını kabul ediyor. “Gerekirse 100 yıl sonra bile…” sık duyduğum bir ifade. Joe Biden’ın soykırım demesinin hukuki bağlayıcılığı yok; siyasi bir hamle. Hatta kendince Türkiye Cumhuriyeti’ni muaf tutmak için Osmanlı İmparatorluğu ve ‘Constantinople’ da diyor. Dahası, Amerika’da Kongre’nin kararı ve Başkan’ın kabulüne rağmen bu konuda kanun yok; bu da federal mahkemede işleri karmaşıklaştırıyor, tıkıyor. Bugüne kadar federal mahkeme bu yöndeki kararları hep “Yetki alanımız değil,” diyerek reddetti. Bundan sonra değişik karar verecekler mi, göreceğiz. Ama hiçbir mahkeme sadece Amerikan Başkanı’na bakarak karar vermeyecek, delil ve belge isteyecek. Dahası dört sene sonra olası bir yeni başkan “soykırım” demeyebilir. Bütün bunlar diplomasi satrancında olası hamleler.

Gün geldiğinde “zamanın ruhu” adaleti de etkiler ama. Türkiye o gün geldiğinde bu konuları tartışmaya devam edecektir, ama o günün gelmesini hala engelleyebilir, Biden’ın soykırım demesini sadece ağızdan çıkan bir söz olarak kalmasını sağlayabilir. Milliyetçiliğin gazına gelmeyen, uluslararası alanda geçerliliği olan nesnel bir tarihi çalışma ilk adım olacaktır. Muasır medeniyet seviyesi ülküsünün yeniden kabulü, ülkenin yeniden yüzünü Batı’ya dönmesi gibi uzun vadeli beklentiler de var Türkiye’ye yönelik. Karabağ bir sorun olmaktan çıktığı için iyi niyet adına Ermenistan sınırının açılması öncelik kazanabilir. Türkiye’nin toprak vermeden veya soykırım olduğunu kabul etmeden bile hala elinde kuvvetli kartlar var.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00