HRANT Dink, 1996’daki “23.5 Nisan” başlıklı yazısında bugünü şu sözlerle anlatıyor: “Sancılı onyıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir ak gündür 23 Nisan. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ düsturunun Meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün ‘yaşam’ denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk ulusunun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. ‘Gelecek’ ve ‘çocuk’ ne de güzel buluşturulmuştur öyle...”

Bugün 23 Nisan’ı kutlayacak, yarın da dedelerimizin bizler için verdiği büyük ölüm kalım savaşı Çanakkale’nin 100’üncü yılını dualarla, minnetle anacağız.

Bizler Çanakkale’yi anarken, sınırımızın öte tarafındaki Erivan’da ise bu toprakların insanlarının yaşadığı büyük katliamın 100’üncü yıldönümü hatırlanacak.

Umarım öyle olmaz ama kuvvetle muhtemel Erivan’daki anmalarda her zaman olduğu gibi bir yandan giden canlar anılırken diğer yandan bayraklar yakılacak, intikam sloganları atılacak.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dün söylediklerine bakılırsa 23 Nisan ve Çanakkale törenlerinde Erivan’dakinden farklı bir hava olacak. Tüm dünyaya ve galiba özellikle de 1915’in acısını yaşayan Ermenistan’a barış mesajları gönderilecek.

Aslında Ankara’nın Erivan’a yönelik bu pozitif siyaseti yeni değil. İlişkilerdeki devrim 6 Eylül 2008’de saat tam 16.15’te Ankara’dan kalkan bir uçağın Erivan’daki piste inmesiyle başladı. Sayın Abdullah Gül’ün Erivan’ı ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı olmasının ardından farklı bir sürece girildi. 2009’da Zürih Protokolleri imzalandı, ilişkilerdeki normalleşme umudu zirveye çıktı.

Ne yazık ki o güzel hava, Ermenistan’ın, diasporanın baskılarına boyun eğmesiyle bozuldu. Protokoller rafa kalktı, normalleşme süreci sekteye uğradı.

Buna rağmen Ankara yılmadı ve normalleşmeden yana olan tavrını sürdürdü. Sayın Erdoğan geçen yıl Ermeni halkına taziye dileklerini ileten ilk Türkiye Başbakanı oldu. Erdoğan bu mesajıyla Erivan’a Türkiye’nin 2008’den beri boşta bekleyen dostluk elini hatırlattı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Ermeni diasporası ve Erivan karşısındaki tavrı da genellikle pozitif yönlü oldu.

Gelgelelim bugün geldiğimiz noktada Türkiye’nin tek taraflı çabalarıyla normalleşmenin sağlanamayacağı artık gayet net şekilde görülüyor. Erivan’ın bir an önce 2008 ruhuna dönmesi gerekiyor.

İşin kötü tarafı şu ki, yasa tasarılarıyla Ankara’yı diplomatik açıdan rahatsız eden Ermeni diasporası negatif tavrından vazgeçmiyor. Günün sonunda bu tavrın faturası ise Ermenistan halkına ödetiliyor. Türkiye sınırının kapalı kaldığı her gün, yoksul Ermenistan’ın hanesine zarar olarak işliyor.

Diaspora da durumun farkında ama umursamıyor. Ermenistan’ı “Türkiye’den tazminat ve toprak kapma” gibi içi boş vaatlerle kandırmayı sürdürüyor. İçi boş diyorum; çünkü bu taleplerin anlamsızlığı gayet iyi biliniyor.

2002’de ABD’deki Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, New York merkezli Uluslararası Adalet Geçiş Merkezi’nden Türkiye’den toprak ve tazminat talep edilmesinin mümkün olup olmadığına dair bir uzman raporu hazırlamasını istedi. Hazırlanan raporda, ABD’nin soykırımı tanıması halinde bile Ermenilerin Türkiye’den tazminat veya toprak talep edemeyeceği belirtildi. Bunun gerekçesi de şu şekilde açıklandı: “1948 tarihli BM Soykırımı Önleme Sözleşmesi, geriye dönük maddeler içermiyor.”

Raporun vardığı sonuç şaşırtıcı değil. Avrupa Parlamentosu’nun “soykırımı” kabul ettiği 1987 tarihli tasarıda bu gerçek çok daha net şekilde vurgulanıyor.

Çünkü AP de biliyor ki, soykırım sözleşmesi geriye dönük işletilse dünyada tazminat ödemek zorunda olmayan devlet kalmaz.

En iyisi, Türkiye’nin uzattığı elin daha fazla boşta bekletilmemesi... Aksi takdirde Ermenistan halkından başka kimseye zararı olmayan bu kör dövüşü belki bir yüzyıl daha böylece sürüp gidecek.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!