Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        İsrail Gazze'yi vurmaya devam ediyor. Yüzlerce insan hayatını kaybederken bu saldırılar bir meşru müdafaa hakkı olarak sunuluyor. Gerçek şu ki ABD tarafından İsrail'e yılda 3.8 milyar dolar askeri destek yapılıyor. ABD Temsilciler Meclisi'nin Müslüman milletvekillerinden İlhan Omar bu konuda şöyle dedi: "Bu saldırı, ABD hükümeti tarafından finanse edilen ve desteklenen bir devletin başka bir devletin insanları üzerinde gerçekleştirdiği askeri işgalidir."

        Peki İslam ülkeleri bu tablo karşısında ne yapabiliyor? Kınama mesajlarını saymazsak aslında bir hiç! Henüz uluslararası mekanizmaları bile hareket geçirebilecek birlik ve motivasyondan çok uzaktalar. Türkiye dışında da bunu ayakta tutmak ve gerçekleştirmek isteyen bir ülke yok gibi...

        Arap Birliğini oluşturan ülkelerin İsrail ile vardıkları anlaşmayla bu psikolojik eşiği çoktan aştıklarını daha önce ifade etmiştim.

        Yıllar önce Mescid-i Aksa kundaklandığında dönemin İsrail Başbakanı G.Meir'in şu sözlerini hatırlıyorum: "O gece sabaha kadar korkudan uyumadım. Sanıyordum ki Müslümanlar dört bir taraftan İsrail’e girecekler. Lakin korkulan olmadı. İşte o zaman anladım ki biz istediğimizi yapabiliriz, zira ümmet uyuyan bir ümmettir.”

        İşte bu noktada Prof. Dr. Erol Güngör’ün “İslam’ın Bugünkü Meseleleri” adlı çalışmasından bir bölümü paylaşmak istiyorum. Güngör, İslam Dünyasının maddi ve manevi bir tür esaret altında olduğundan söz ederken bunu şu temel gerekçelere bağlar:

        REKLAM

        Birincisi bu yönetimlerin bizzat İslam'dan ayrılmasıdır. Eğer öyle olmasaydı İslam birliği ve kardeşliği emrederken birbirlerinin kuyusunu kazmazlardı. İslam ilmi teşvik ettiği halde cehalet kıskacında kalmazlardı. Ve İslam sadeliği emrettiği halde lüks ve şatafatta boğulmazlardı. En önemlisi de adalet Müslümanlara emredilirken bu ülkeleri yönetenler zulme ortak olmazlardı.

        İkincisi bugünkü Müslüman ülkelerden hiçbirinin diğerlerini güçlü bir dayanışmaya sokacak güce sahip olamayışıdır. Hiçbir İslam ülkesi karşısında kendisi için ideal edineceği, hayranlık duyduğu bir devlet göremiyor. Bu zayıflık ve bölünmüşlük onları kendileri dışında teşekkül eden politikaları kabule zorluyor. Yakınlaştırmak şöyle dursun husumetleri artırıyor.

        Üçüncüsü İslam Dünyası arasındaki birliktelik Arap milliyetçiliğinin gerisinde kalmakta ve dünyada Müslümanları ortak bir zeminde buluşması engellenmektedir. Burada en büyük engel yönetimdeki hakim zümreler ve elitlerdir. İyimser değerlendirmeyle İslam Dünyasının yarısından fazlasının monarşik bir yönetim sistemi ve oligarşik bir yönetim topluluğu ile idare edildiği görülüyor. Bu kadrolar ülkelerinde neredeyse tüm kaynakları kontrol ederek tahakküm altında tutuyor. Güngör bu bahiste Türkiye’yi demokratik ülke olarak saymakta ve buradan gelecek önerilerin de söz konusu zümreyi ürküttüğünü vurgulamakta. Tabi bu kitabın ilk kez 1981'de çıktığını belirtelim!

        Güngör'ün tespitleri hala güncelliğini koruyor ve bu hal karşısında sorun daha da vahim bir hal alıyor.

        Ve en önemlisi Türkiye'nin varlığı ve cumhuriyetin kazanımlarıyla şekillenen özgün pozisyonunu koruması İslam Dünyası için de hayati gözüküyor.

        Diğer Yazılar