Bira Fabrikası cinsiyetçi, militarist ve kapitalist düzenin düzen ve düzülenlerini neşeli, dinamik ve direkt bir dille sahneliyor. Fildişi Sahili doğumlu bir yazarın oyununa gitmek bile farklı bir beklenti yaratıyor, ne de olsa adlandırılmış sınırlar ve etiketlendirilmiş coğrafyalara göre değerlendirme yapmaya alıştırılmış eğitimli insanoğluyuz. Sömürgeleştirilmiş ülkelerin mücadeleci yazarlarından, her daim dünyayı başka renklerde göstermesi isteniyor gayri ihtiyari. Oyunun yazarı Koffi Kwahul’nin sadece ismi bile en baştan böyle bir beklenti yaratıyor.

Koffi Kwahule’nin simgesel düzenini iyice sadeleştiren yönetmen Kemal Aydoğan, dengesi tekrarlara ve uyumsuzluk balansına bağlı bir akış tercih ediyor. Bira Fabrikası içi boşaltılmış kavramları iyice oyarak artık fantezisi bile yapılmayan değerlerle kesiştiriyor, hassasiyet ve derinlik gerektiren olguların her biri ucuzlaştırılıp basitleştirilerek çirkinleşiyor. Böylece sık tekrarlar ve uzun tiratlarla ezberletilen mevzular adeta imgesel ürünlere dönüşüyor ve dolayısıyla konuşulması, anlaşılması ve üzerinde düşünülmesi imkanlı kılınıyor. İlk perdede odaklanılan ses, gizem ve çözüm arayışı metnin yapısında gevşek bırakılan düğümlerle seyirciye net anlatılıyor.

Oyun yüzdesel tanımlamayla bakılırsa ilk bölümü siyah beyaz film tadında ilerliyor ve sonra sanki siyah beyazın içine daha siyahlar ve beyazlar katılarak akış renkli bir yapı kazanıyor. Bu kullanım sağlam metnin özellikle öyle yazıldığı için eksik bırakılan kolonlarını güçlendirmiş duygusu yaratıyor. Ortak meselenin malzemelerine dönüşen oyuncular elastik ve deformasyonu doğrulayan söylemlerle günümüzün şeyleşen ve hiçleşen insan prototipini resmediyorlar. Kaldı ki deformasyon oyun içinde gelişmiyor, sadece deformasyonun sonsuzluğu oyun boyunca uzatılıyor.

Kemal Aydoğan, metnin zaten kendisinde var olan acı ve kara komediyi kasıtlı olarak bir kere daha acılaştırıp çirkinin, şiddetin, kötünün olağanlaşma durumuyla seyirciyi karşı karşıya bırakıyor. Basitçe gülmeye iten sahnelerin her birinde seyirci ‘bu kadar acıklı bir duruma nasıl gülerim’ vicdan kuyusuna düşürülüyor. Boş bulunup gülmekle gülmemek arasında şaşırtıcı ve iğreti edici bir dolu karanlık ve derin mevzu öylesine alt seviyede veriliyor ki gülünene sinirlendiren, üzen ya da aşağılanan bir noktada seyirci sabitleniyor. Sırf bu yüzden yönetmenin kolayı seçtiğini düşünenler belki de farkında olmadan yönetmenin tercih ettiği çiğliğin içinde kalmanın çaresizliğine öfkeleniyor olabilirler. Zira Aydoğan somut içeriğin netliğini yüzeysel karakterlerin doğallaşmış kötülüklerine vurgu yaparak kaba ve antipatik özelliklerle sivriltiyor. E hailiyle bu kadarı izleyiciye batıyor, kızdırıyor, itiyor.

Ancak sahneler sanki tam olarak birbirine bağlanamıyor gibi. Güçlü ve etkileyici müzik ise eklektik, yabancı ve dış malzeme gibi oyunun içinde yabancı kalıyor. Oyunculuklar ise birbirinden flaş isimlerin haklı ünüyle peşinen konsantrasyonu yükseltiyor. Özellikle sadece Necip Memili’nin yüksek performansı ve enerjisi bile oyunu seyretmek için fazlasıyla sebep teşkil ediyorken, ilk tiyatro oyununu göz alıcı güzelliği ve etkileyici sesiyle unutulmaz kılan Melis Birkan seyir keyfine keyif katıyor. Onur Ünsal ve Gürsu Gür ise var oluşlarını sadece oyuna adayarak ve kendilerini silikleştirerek oyuna hizmet ediyorlar. Ne var ki genel olarak ses ayarının ayarsızlığı ve konuşma hızından olsa gerek epeyce diyalog duyulamıyor. Bu arada Necip Memili’nin günümüz konuşma biçimiyle oyuna yedirdiği aksan ve üslup ne yazık ki yer yer metni aşıyor. Dolayısıyla kendi müthiş yeteneklerini oyuna malzeme etme heyecanı, metnin içinde sıklıkla oyuncunun kendi şovuna dönüştüğü için kopuk duruyor, fazla kalıyor. Evet kesinlikle hayranlık uyandırıyor, güldürüyor ve fakat oyunu gereksiz ya da kendi meselesinden uzak bir alana savurduğu için sırıtıyor. Sonuçta tüm eksi ve artılarıyla Bira Fabrikası önümüzdeki sezonun da parlak işlerinden biri olacağını elbette garantiliyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!